Hülya Savaş: Siz Yasakladığınızı Zannedersiniz…

Mehmet Bozkır’ın, Öteki Beriki Tiyatro’nun Hizmetçiler’inde rol alan Hülya Savaş ile Hizmetçiler ve Jean Genet üzerine konuştuğu röportajını yayınlıyoruz.

Ne oyunun adını tam tutabilmişim aklımda ne de beni kendine hayran bırakan oyuncunun ismini. 1999 yılında bir turne sebebiyle Bursa’da sahnelenen Carmela ve Paolino’nun aklımda sapasağlam bir yer edinen Carmela’sının 2000’li yılların sonlarından itibaren her oyununu seyrettiğim ve hep iyi oyunculuğunun tadına vardığım Hülya Savaş olduğunu fark etmem büyük bir sürpriz oldu benim için, görece yakın zamandır var olduğunu düşündüğüm hayranlığımın çok daha eskilere dayanıyor olduğuyla yüzleştim. Sahnede gördüğüm ilk günden bu sezona kadar geçen süreçte Hülya Savaş her oyunla, her karakterle daha da ustalaştı ve ruhundaki rengarenk renklerden hiç görülmemiş olanlarını paylaştı seyirciyle. Bu yıl Öteki Beriki Tiyatro’da Yılmaz Tüzün’ün rejisinde Yasemin Şimşek Tüzün ve Aslıhan Işık’la birlikte rol aldıkları Hizmetçiler vesilesiyle buluştuk Hülya Savaş’la, Hizmetçiler’le başlayan sohbetimiz Jean Genet’ten İzmir’de özel tiyatro olarak var olmanın zorluklarına kadar pek çok konuya uzandı, sohbetimizden yazıya dökülenler.

“Ben galiba biraz arsızım bu konuda, iyi yazılmış bütün rolleri oynamak isterim. Saymakla bitmez ama hele de Lorca’nın, Brecht’in, Jean Genet’in, Shakespeare’in bütün oyunlarında olmak isterim.”

Halihazırda sahnelenmekte olan oyununuz olduğu için Hizmetçiler’le başlamak istiyorum, siz Solange’ı oynuyorsunuz ama ben Solange ve Claire’ı iki farklı karakter gibi düşünmüyorum. Hem birbirlerine çok benzeyen noktaları var, tek bir kadın gibiler, hem de çok keskin farkları olan ama o derece keskin şekilde ayrılamayan yanları var.

Üç ayrı kimlik desek belki de aslında en doğrusu, hem kendileri hem birbirleri hem de hanımefendi. Oyunun içinde de böyle bir devinim var, hem kendileri hem birbirleri oldukları anlar ve bir de hanıma öykündükleri anlar. Biliyorsunuzdur muhakkak, yaşanmış bir olaydan çıkılarak yazılmış bir oyun bu. Jean Genet’in özelinde bakacak olursak hep başkaldırmış, dayatılan bir yaşam biçimine hep karşı çıkmış bir insan. Yazarın bu tavrı eserlerine de yansımış hatta toplum düzenine karşı çıkmanın ve güzelliğe ulaşmanın suçtan geçtiğini bile söylemiş. Kız kardeşlerin, hanıma karşı bir hayranlıkları var ama daha çok öfkeleri ve nefretleri var tabi. Kız kardeşlerin, iktidara karşı çıkışları var ama bir yandan da sanki o erke sahip olduklarında aynı iki yüzlülük ya da baskıcılığı kendileri de yapıyor mu acaba insanlar. İki kız kardeşin birbirlerine karşı olan davranışlarında bu var sanki, hangisi gücü eline geçirirse diğerinin üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.

Kız kardeşlerin hanımefendiye bir hayranlıkları ve buna nazaran daha baskın olarak da nefretleri var, onun iktidarını yıkma gayretindeler ama o iktidarı yıkıp da yerine daha adil bir sistem getirme gayretleri yok bence. Bilakis o iktidarı ele geçirip hanımefendi olma istekleri daha güçlü gibi.

Tabi tabi, mesela bizim oyunumuzda kullandığımız koltuk normal ölçülerin dışında, yüksek ve büyükçe bir koltuk. Oyunun bir yerinde kız kardeşler olarak o koltuğun üzerindeyiz, o koltuğa olan hayranlığımız görünüyor. Hep silmiş, hep temizlemiş, hep işçisi olmuş oldukları o koltuğun ilk defa kendileri üzerindeler. Güç elde edilince aynı zavallılığa herkes düşebiliyor sanırım.

Kız kardeşler birbirlerine karşı da çok yaralayıcılar, özellikle Sütçü Mario üzerinden birbirlerine saldırdıkları noktalar var. Ya da işte “sen oyalandın, sen getiremedin, sen yetişemedin” gibi şeyler üzerinden beceriksizlikle suçluyorlar birbirlerini, ortak bir hedefleri varsa da tam anlamıyla bir işbirliği yok aralarında.

Altında şu yatıyor bence, hep birileri tarafından beğenilme, onaylanma ihtiyacı var. Yani Sütçü Mario, ablayı ya da kardeşi beğenmişse, beğenilen diğerine karşı üstünlük sağlamış oluyor. Kadın olarak da aralarında çekişme var.

Ve yine bir erkek dolayısıyla da erk üzerinden bir çekişme var.

Evet, doğru söylüyorsunuz. Bu beğenilme, takdir edilme ihtiyacı sürdüğü müddetçe sanıyorum ki iktidar savaşı hiç bitmeyecek.

Oyunda Solange’ın bir cümlesi var, hanımefendiden bahsederken “Güzel ve zengin olunca elbette iyi olur insan, kolaysa hizmetçi olup da iyi olsun.” diyor. Jean Genet kendi görüşlerinden, tavrından hiç sıyrılmış değil oyunlarında ama bu cümle bana yazarın kendisini en açık ettiği, doğrudan kendisinin söylediği bir cümle gibi geldi.

Aslında hiç böyle bakmamıştım, elbette yazarın kendi görüşleri ve deneyimleri etkili bu oyunun yazılmasında. Haklısınız sanırım. Bu cümleden yola çıkarak Jean Genet’in kötü olduğunu söyleyebilir miyiz, kötü değil ama öfkeli ve nefret dolu olduğunu söyleyebiliriz belki. Çok zor bir hayatı var Jean Genet’in, Sartre ona aziz diyormuş. Genet, çok enteresan, çok özgün bir adam.

Kötü olduğundan değil ama evlat edinildiği aile tarafından yapmadığı bir hırsızlıkla suçlanmasıyla birlikte bilinçli bir kötülüğü tercih etme hali var.

Sizin istediğiniz gibi olmayacağım diyor aslında. Hizmetçiler için ezen ezilen ilişkisinin en keskin anlatıldığı oyun denir.

Hizmetçiler’de çok keskin, çok sert bir hikâye anlatılıyor, kız kardeşleri çok zalim bulmak da mümkün.  Oyunu seyrettikten sonra bende şöyle bir his oluştu, ben çok iyi anladım o kız kardeşleri ve beni hiç rahatsız etmediler. Çok naif, çok insani geldi bana gördüklerim. Nasıl bir masa başı çalışması yapıldı, dramaturji ve reji anlamında bu hedeflenen bir şeydi sanırım.

Kızların planlayarak hareket ettikleri bir başkaldırı ve öldürme isteği var, bu elbette pek de alkışlanacak bir şey değil. Onları o noktaya getiren bir sistem, bir düzen var ama onlar da insan en nihayetinde. O iki kız birbirlerinden ve hanımdan başka kimseyi görmüyorlar, hayatları o evin içinde geçiyor. Yer yer zayıf düştükleri noktalarda üzülüyoruz belki de.  Her birimizin kendi hayatında dillendiremediği, sakladığı, bu nedenle de hep sahtekarca yaşadığı durumlar var. İkiyüzlülük var temelde, Genet’in derdi de bu zaten, o ikiyüzlülükleri ortaya çıkarmak.

Rejinin hoşuma giden yanlarından biri de hanımefendiyi sahnede görüyoruz ama tam olarak bir karakter olarak da görmüyoruz aslında. Yine çok sade bir sahne tasarımı var. Biraz tuhaf bir söylem olacak belki ama tüm bu tercihleri çok sade ve çok ihtişamlı diye tanımladım kendimce.

Doğru tanımlamışsınız bence, öyle gerçekten de. Sahnede bir koltuk ve iki oyuncu var. Oyuncular, oyunculuklar ön planda rejide, metinde ciddi bir malzeme var. Çok keyifliydi oyuncu olarak içinde yer almak ama çok da korktum. Bir Shakespeare, bir de Jean Genet oyunlarını ne zaman duysam korkarım. Çok süsleyip allayıp pullamak istemiyorum, Hizmetçiler’de oynamak istiyorum ve oyuncu olarak gereği neyse yapmalıyım kapasitemin elverdiği kadar, yapabileceğimin üstüne çıkmaya çalışarak. Ama sancıdı derler ya, ilk başlarda hakikaten öyle oldu. Araştırdık, okuduk, çok çalıştık, kendimizce doğrusunu yaptık. Tabi seyirci ne der, seyirci gözüyle nasıl görünür bilemiyorum ki o kısmı da çok önemli.

Hizmetçilerle başladık söyleşiye ama konuşulacak çok oyun, çok karakter var sizin sanat hayatınızda, hepsini buraya sığdırmak mümkün değil. Bunlardan birisine özellikle değinmek istiyorum. Bir oyuna gideceğim zaman kimin yazdığı, kimin yönettiği, kimin oynadığı önemli benim için, bir de bazı isimler var-bu sorunun özelinde oyuncuları hatta sadece kadın oyuncuları ele alalım-ki o isimler işin içindeyse gerisinin bir önemi yok benim için, örnekse Tilbe Saran, Şebnem Köstem, Zerrin Tekindor gibi. Sizi de hemen bu isimlerle birlikte sayabilirim. Bu isimler işin içindeyse biliyorum ki başka her şeyi geçelim hiç yoktan çok iyi bir performans göreceğim. Ama sizinle ilgili bir kez endişeli ve önyargılı geldim bir oyuna, bu kez olmayacağını düşünüp sevdiğim bir oyuncuyu öyle görecek olmanın kaygısıyla. Bu oyun da geçtiğimiz sezon rol aldığınız Ağaçlar Ayakta Ölür idi. Endişemin sebebi de kendi yaşınızdan, bedeninizden çok uzakta bir kadını canlandırıyor olmanız ve başka örneklerinde gördüğüm üzere böyle karakterlerin hep eğreti kalmasıydı. Ama seyredince bütün endişelerim boşa çıktı, hayran kaldım size, sahnede gördüğümüz kadın sesiyle, bedeniyle, haliyle tavrıyla gerçekten yaşlı bir kadındı ve çok doğaldı.

Çok teşekkür ederim bu yorumunuz için. Beni yine çok korkutan rollerimden biri oldu, sizin de söylediğiniz gibi benim yaşımdan çok büyük, fiziki anlamda benden uzak bir kadın. Bu nedenle de o bahsettiğiniz eğreti kalma durumundan, tuzağa düşmekten çok korktum. Hatta Bozkurt Kuruç beni oyunun kadrosuna aldığı zaman “Hocam, ben olmasam mı acaba” dedim. Bozkurt Bey benim konservatuardan hocam, hocalarımız bizim sınırlarımızı aşağı yukarı biliyorlar. Ağaçlar Ayakta Ölür çok bilinen bir oyun, özellikle de orta yaş üstü seyircilerin “Aaaa Ağaçlar Ayakta Ölür, Macide Tanır” diye bildikleri bir oyun. Macide Tanır oynamış, üstüne bir de ben oynayacağım korkusunu da yaşadım. Bir de böyle Güneyli Bayan’da aynı korkuyu yaşamıştım çünkü o da Işık Yenersu ile özdeşleşmiş bir oyun. Her iki ismin de ustalığı tartışılmaz, onlar gibi oynayayım diye düşünmüyor insan ama yanlış da oynamayayım, onların yorumuyla akıllarda kalan oyunlarda seyirciye hayal kırıklığı yaşatmayayım, insanların ağzındaki o tadı bozmayayım duygusunu çok güçlü hissetmiştim. (Gülümseyerek) Çok zarar vermeden bir şeyler yapmaya çalıştım, öyle söyleyeyim.

Siz uzun yıllardır hem oyuncu olarak hem de yine uzunca bir dönem idareci olarak İzmir’desiniz, herhalde İzmir seyircisini en iyi tanıyan kişilerden birisisiniz. Yine İzmir’desiniz ama bu kez devlet tiyatrosu dışında bir iş yapıyorsunuz. Devlet tiyatrosu seyircisi ile özel tiyatro seyircisi arasında bir fark var mı İzmir’de, memnun musunuz şikayetçi misiniz İzmir seyircisinden?

Kanayan bir yaraya parmak bastınız. Devlet tiyatrosu ile özel tiyatro arasında bir kere bilet fiyatı olarak fark var, öyle de olmak zorunda. Devlet tiyatrosu bilet fiyatları sebebiyle daha çok insanın ulaşabileceği bir yer. Özel tiyatro olunca İzmir’in tiyatrosu bile olsa devlet tiyatrosuna göre daha pahalı elbette. Özel tiyatro seyircisi İzmir’de başka ne yazık ki, şöyle söyleyeyim; popüler olanın peşinde bir seyirci kitlesi var. Televizyonda, sinemada gördüklerini sahnede de görmek istiyorlar, oyunun niteliği önemli değil. Sadece o kişiyi görmeye giden ve o oyuna hiç acımadan yüksek paralar ödeyen bir seyirci kitlesi var. O seyirci zaten devlet tiyatrosuna da gelmiyor. Ya da burada kendi özel tiyatrolarımızda da görmüyoruz o seyirciyi. Enteresan bir şey daha var, bunu bir sitem olarak da alabilirsiniz, İzmir seyircisi kendi sanatçısına pek sahip çıkmıyor. Popüler olması ya da İstanbul’dan geliyor olması yeterli birçokları için. Aslında İstanbul’da olmakla İzmir’de olmak arasında bir fark yok, oyuncu değişmiyor, seyirci değişiyor. İzmir’den İstanbul’a giden bir arkadaşımız hele bir de bir dizide falan oynadıysa aynı oyuncu tekrar buraya geldiğinde “Aaa bilmem kim gelmiş” diye koşuyor seyirci. Halbuki bu insan yıllardır buradaydı. Bunun en güzel örneği Zuhal Olcay’dır, Zuhal İzmir Devlet Tiyatrosu’nun oyuncusuydu, Zuhal’le biz yıllarca birçok oyun oynadık. Zuhal İzmir’de de iyi oyuncuydu, İstanbul’da da iyi oyuncu, değişen bir şey yok ama seyirciye sormak lazım nerdeydiniz diye. O yüzden ben buradaki özel tiyatro sahibi arkadaşlarıma şakayla karışık şunu söylüyorum, isminizin başına İstanbul ekleyin ya da gidin İstanbul’da kurun tiyatronuzu ondan sonra buraya gelin. İzmir seyircisinden bir tek bu konuda şikâyetim var.

Aslında hep gündemde olan ama bu aralar biraz fazlaca gündemde olan bir sansür konusu var, kişilerin ya da olayların özelinde sormayacağım ama yakın tarihimiz boyunca hep biliyoruz ki oyunlar, şarkılar, kitaplar yasaklanıyor, engelleniyor ki tiyatro da bundan en çok nasibini alanlardan. Bir tiyatro oyunu ne yapabilir bize ki bu kadar korkuyoruz bu oyunlardan, nedir bu oyunların gücü, etkisi?

Sosyal medya müthiş bir haberleşme alanı, yasakladıkça cazip hale getiriyorsunuz ve bilmeyen bile o oyunu, o kitabı, o filmi duyar, bilir hale geliyor. Yasaklanan eserin söylediğinden çok daha fazlasını sosyal medyada söylüyor insanlar. Bir oyun ne söyleyebilir, ne yapabilir, neye zarar verebilir. Sansürledikçe cazip hale getirirsiniz çünkü insanların yasağa, gizliye daha çok ilgisi vardır, sansürle insanları buna daha çok yöneltirsiniz. Siz yasakladığınızı zannedersiniz ama insanların daha çok onun peşine düşmesine neden olursunuz.

Hizmetçiler İzmir’de sahnelenmeye devam ediyor, İzmir dışındaki seyirciyle buluşacak mı, var mı netleşen turne programları?

Turneyle ilgili hazırlıklar var, tarihler ve şehirler tam kesinleşmemiş olmakla birlikte sanırım Mart ayında bir Afyon turnemiz olacak. Ankara ve İstanbul turnemiz de olacak ancak şu an için bunların tarihlerini bilmiyorum. Hizmetçiler’in yolculuğu İzmir ile sınırlı kalmayacak yani.

Devlet tiyatrosunda ne zaman göreceğiz sizi tekrar, var mı yeni bir proje?

Bu sene şu ana kadar yok, bilmiyorum sezon sonuna doğru bir oyun olur mu olmaz mı. Ben buradayım, bir oyun olur ve bana bir rol verirlerse gider oynarım. Bu yıl bir oyun olmazsa da önümüzdeki sezon yeni bir oyun olur diye düşünüyorum.