2018 Uluslararası Dünya Tiyatro Günü Bildirileri

Mimesis Haber / Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) 70. kuruluş yılını kutlamak ve tiyatronun ve ITI’nın kültürlerarası ve uluslararası yönünü vurgulamak için, Enstitü’nün Yürütme Kurulu bu yıl uluslararası mesajın beş UNESCO bölgesinin her birinden birer yazar tarafından kaleme alınmasına karar verdi. Mesajları yazması için Kurul’un seçtiği yazarlar ve bölgeleri şöyle:

Asya Pasifik Bölgesi: Ram Gopal BAJAJ, Hindistan

Arap Ülkeleri: Maya ZBIB, Lübnan

Avrupa: Simon MC BURNEY, İngiltere

Amerika Kıtaları: Sabina BERMAN, Meksika

Afrika: Were Were LIKING, Fildişi Sahili

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Asya Pasifik

Ram Gopal Bajaj

Hindistan (tiyatro yönetmeni, tiyatro ve sinema oyuncusu, akademisyen, Delhi Ulusal Drama Okulu eski direktörü)

Bütün evrimsel hikâyelerin sonunda öğrendiğimiz tek şey; yaşam formlarının sonsuza dek hayatta kalma eğilimi gösterdiğidir. Mümkün olabilse, yaşam, ölümsüzlüğe ulaşmak için zaman ve mekânın ötesine yayılma eğilimindedir. Bu süreç devam ederken, yaşam formu, aynı zamanda, evrensel döngüde kendini bozar ve yok eder. Bununla birlikte, insanlığın hayatta kalması ve Taş Devri’nin avcı mağara adamından günümüzün Uzay Çağı adamına evrilmesi konusundaki tartışmalara sınırlandırmalar getirmemiz gerekiyor. Şimdi her şeye karşı daha mı saygılıyız? Daha mı duyarlı, daha mı neşeliyiz? Bir parçası olduğumuz doğayı daha mı çok seviyoruz?

İnsanoğlunun ilk zamanlarından beri var olan canlı performatif sanatlar (Dans, Müzik, Oyunculuk/Drama), şimdilerde sesli ve sessiz harflerden oluşan gelişmiş bir dile de sahip olmuştur. Temelde, sesli harf, duyguları veya hisleri ifade eder; sessiz harf ise biçimin ve düşüncenin/bilginin iletişimini sağlar. Matematik, Geometri, Silahlanma ve günümüzde Bilgisayar bunun sonucudur. Dolayısıyla dilin bu evriminden artık geri dönemeyiz. Eğer canlı gösteri sanatlarının ve (teknoloji dahil) bilgisinin kolektif coşkusu, öfke, açgözlülük ve kötülükten özgürleştirilmez ve yüceltilmez ise dünyamız varlığını sürdüremez.

Kitle iletişim araçları, bilim ve teknolojimiz bizi iblisler gibi güçlendirdi. Dolayısıyla tiyatro (biçimi) bugünkü krizin nedeni değildir, bugünkü kriz; içerik, ifade ve endişe krizidir. Bugünün dünyasının insanına, dünyamızı ve sonuç olarak “tiyatro”yu kurtaracak varlıklar olarak yaklaşmalıyız. Pragmatik anlamda yapılması gereken, oyunculuk sanatının ve (canlı) gösteri sanatlarının ilk öğretim içinde çocuklara sunulmasıdır. Böyle yetişecek bir kuşağın, yaşamın ve doğanın doğrularına daha duyarlı olacağına inanıyorum. O zaman dil üstünlüğü, dünya anaya ve diğer gezegenlere daha az zarar verebilir. Üstelik tiyatro, yaşamın korunması ve sürdürülmesi için giderek daha önemli hale gelecektir; dolayısıyla, bu kozmik beraberlik çağında oyuncu ve seyirci birbirine tehdit oluşturmadan güçbirliği içinde olmalıdır.

Tiyatroyu selamlıyorum ve tiyatronun hem kırsal alanlarda hem kentlerde en temel seviyede, ilk öğretimde yerleştirilmesi ve önünün açılması için dünyaya çağrı yapıyorum. ‘Nesiller yetiştirilirken Beden, Dil ve Sevgi Eğitimi Birlikte Düşünülmelidir.”

Çeviren : Şeyda Akova Balcıoğlu

Dünya Tiyatro Günü Mesajı 2018-Arap Ülkeleri

Maya Zbib,

Lübnan (yönetmen, oyuncu, yazar, Zoukak Tiyatro Topluluğu’nun kurucularından)

Bu, başka hiçbir seküler etkinlikte görülmeyen bir ruh ortaklaşması, tekrarı mümkün olmayan bir buluşma ânıdır. Bu, paylaşılan bir deneyimin parçası olmak üzere aynı zamanda ve aynı mekânda bir araya gelmeye karar veren bir grup insanın basit bir edimidir. Bu, fikir paylaşımı ve gerekli eylemlerin yükünü bölüşmek için yöntemler düşünmek… insanlar arasındaki bağlantıları yeniden kurup, farklılıklar yerine benzerlikleri keşfetmek üzere kişilere yapılan bir ortak girişim çağrısıdır. Belirli bir öykü işte bu noktada evrenselliğin izini sürmeye başlar… Tiyatronun büyüsü de burada yatar; temsilin kadim özelliklerini yeniden kazandığı noktada.

Öteki’ne karşı giderek büyüyen bir korku duyulan, yalıtılmışlığın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir küresel kültürde, burada ve şimdi, duygusal olarak bir araya gelmek bir sevgi edimidir. Hayatın çok hızlı aktığı tüketim toplumlarımızda acil hazlardan ve kişilerin kendi arzularını sınırsızca tatmin etmelerinden uzaklaşıp acele etmemeye; yavaşlamaya, birlikte etraflıca ve derin düşünmeye karar vermek, politik bir edimdir, bir diğerkâmlık edimidir.

Büyük ideolojilerin çöküşünün ardından ve bugünkü dünya düzeni de iflasını onlarca yıldır durmadan ilan ederken, geleceğimizi nasıl yeniden tahayyül edebiliriz? Güvenlik ve konfor hâkim söylemlerin başlıca kaygı ve önceliğini oluştururken, yine de rahatsız edici sohbetlere girebilir miyiz? Ayrıcalıklarımızı yitirmekten korkmadan tehlikeli bölgelere uzanabilir miyiz?

Günümüzde, enformasyonun hızı bilgiden daha önemli, sloganlar sözcüklerden daha değerli ve ceset görüntülerine canlı insan bedenlerinden daha çok saygı duyuluyor. Tiyatro bize et ve kandan oluştuğumuzu ve bedenlerimizin bir ağırlığı olduğunu hatırlatmak üzere burada. Bütün duyularımızı canlandırmak için; ele geçirmek ve tüketmek için yalnızca görme yetimizi kullanmak zorunda olmadığımızı bize anlatmak için burada. Tiyatro sözcüklere yeniden güç ve anlam vermek, sözü politikacılardan geri alıp hak ettiği yere… fikir ve tartışma alanına, kolektif vizyon sahasına koymak için burada.

Tiyatro hoşgörüsüzlüğün ezici cehaletinin ortasında ortak düşünceler için bir alan açarak, hikâye anlatmanın ve imgelemin gücüyle dünyayı ve birbirimizi yeni bakış açılarından görmemizi sağlar. Yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve beyazların üstünlüğünü savunan ırkçı düşünce; bunları utanç verici kılmak ve kabul edilemez saymak için yıllar boyu bütün dünyada yapılan çalışmalara, milyonlarca insanın kendini bu uğurda kurban etmesine karşın, rahatlıkla yeniden gündemimize oturduğunda… Ergenlik çağındaki kız ve erkek çocuklar, adaletsizliğe ve ırk ayrımına boyun eğmedikleri için başlarına vurulup hapsedildiklerinde… Akıl hastalığından mustarip şahıslar ve sağcı despotlar gelişmiş kapitalist ülkelerden bazılarını yönetirken… Nükleer savaş iktidardaki çocukadamlar arasında sanal bir oyun olarak ufukta belirirken… Mobilite sayıları giderek azalan seçilmiş insanlarla sınırlanırken; mülteciler, giderek daha pahalıya mal olan surlarla çevrelenen aldatıcı düşlerin yüksek kalelerine girmeye çalışırken denizlerde ölürken… Medya büyük ölçüde satılmışken, dünyamızı nasıl sorgulayacağız? Tiyatronun samimi ortamı dışında başka nerede, hep birlikte, sevgi ve şefkatle, ama aynı zamanda zekâ, esneklik ve güçle girişeceğimiz yapıcı bir yüzleşmeyle insanlık durumumuz üzerinde yeniden düşünebileceğiz, yeni dünya düzenini hayal edebileceğiz?

Arap bölgesinden gelen biri olarak sanatçıların işlerini yaparken karşılaştıkları zorluklardan söz edebilirim. Ama ben imha edilmesi gereken duvarlar her zaman gözle görünür olduğu için kendini ayrıcalıklı hisseden bir tiyatrocular kuşağının parçasıyım. Bu durum bizi elimizdeki imkânları dönüştürmeye, işbirliğinin ve yeniliğin sınırlarını zorlamaya; bodrumlarda, çatılarda, oturma odalarında, sokak aralarında ve caddelerde tiyatro yapmaya, şehirlere, köylere, mülteci kamplarına gidip kendi seyircimizi oluşturmaya sevk etti. Her şeyi kendi koşullarımızda sıfırdan inşa etme, yakamızı sansürden kurtarmak için yöntemler geliştirme, bu arada da kırmızı çizgileri çiğnemekten ve tabulara meydan okumaktan geri durmama avantajına sahip olduk. Bugün dünyadaki bütün tiyatrocular bu duvarlarla karşı karşıya çünkü tiyatroya ayrılan kaynaklar hiç olmadığı kadar kıtlaştı ve politik doğruculuk da yeni sansür türü haline geldi.

Bu nedenle, uluslararası tiyatro toplumunun üstlenmesi gereken her zamankinden daha önemli bir rol var: Giderek çoğalan, elle tutulan, tutulamayan bu duvarlarla yüzleşmek. Bugün sosyal ve politik yapılarımızı dürüstlük ve cesaretle, yaratıcılıkla yeniden keşfetmek, her zamankinden daha gerekli. Yetersizliklerimizle yüzleşmek ve biçimlenmesinde rol oynadığımız dünya için sorumluluk almak adına. Bu dünyadaki tiyatro insanları olarak, bir ideoloji ya da inanç sisteminin peşinden gitmiyoruz, ama ortak özelliğimiz hakikati bütün biçimleriyle sonsuza dek aramak, statükoyu her daim sorgulamak, baskıcı iktidarlara meydan okumak ve sonuncusu ama en önemlisi, dürüstlüğümüzü korumak.

Kalabalığız, korkumuz yok ve hiçbir yere gitmiyoruz!

Çeviren: Gamze Varım

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Avrupa

Simon McBurney,

Birleşik Krallık (oyuncu, yazar, yönetmen ve Théâtre de Complicité’nin kurucu ortağı)

Kuzey Libya’nın Sirenayka sahilinin 800 metre içerisinde büyük bir mağara bulunuyor. 80 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde. Yerel dilde buraya Haua Fteah deniyor. 1951’de yapılan karbon tarihlendirmesi, burada aralıksız en az 100 bin yıllık bir insan yerleşimi olduğunu kanıtladı. Ortaya çıkarılan insan yapımı araç gereçlerden biri 40 ilâ70 bin yıl öncesine ait kemik bir flüttü.

Küçükken bunu duyduğumda babama sordum:

“Müzikleri mi vardı?”

Bana gülümsedi:

“Tüm insan toplulukları gibi.”

Babam Amerika doğumlu bir tarihöncesi uzmanıydı, Sirenayka’daki Haua Fteah’da ilk kazıları o yapmıştı.

Bu yılki Dünya Tiyatro Günü’nde Avrupa temsilcisi olmaktan onur ve mutluluk duyuyorum.

1963’te, önceki kuşaktan büyük Arthur Miller, nükleer savaş tehdidi dünyayı baskı altında tutarken şöyle demişti: “Diplomasi ve politikanın son derece kısa ve güçsüz kollara sahip olduğu bir dönemde yazmanız istendiğinde, sanatın o hassas ama bazen fazlasıyla uzaklara ulaşabilen kolları, insan topluluğunu bir arada tutma sorumluluğunu yüklenmelidir.”

Drama kelimesi, Yunancada “yapmak” anlamına gelen “dran”dan türemiştir… ve tiyatro kelimesinin kökeni de Yunancada tam karşılığı görme yeri” olan “Theatron” kelimesidir. Sadece baktığımız değil, gördüğümüz, kavradığımız, anladığımız bir yer… 2400 yıl önce genç Polykleitos, büyük Epidaurus tiyatrosunu tasarladı. 14 bin kişi alabilen bu açık hava alanının hayret verici akustiği olağanüstü. Sahnenin ortasında yakılan bir kibrit, 14 bin koltuğun tümünden duyulabiliyor. Tüm Yunan tiyatrolarına özgü bir şekilde, oyunculara baktığınız sırada, onların ötesindeki manzarayı da görüyorsunuz. Bu yalnızca yöre halkı, tiyatro ve doğal yaşam gibi unsurları aynı anda bir araya getirmekle kalmıyor, ayrıca tüm zamanları da bir araya getiriyordu. Oyun, geçmiş efsaneleri o ana taşırken, sahnenin ötesine, yani nihai geleceğinize, doğaya bakabiliyordunuz.

Londra’daki Shakespeare’s Globe’un yeniden inşası sırasındaki en dikkat çekici keşiflerden biri de ne gördüğünüzle ilgilidir. Bu keşif ışıkla ilgilidir. Hem sahne hem de salon eşit şekilde ışıklandırılmış. Oyuncular ve halk birbirlerini görebiliyor. Her zaman. Baktığınız her yerde insanlar var. Bunun sonuçlarından biri de şu. Bu bizlere, örneğin Hamlet ya da Macbeth’in büyük tiradlarının yalnızca özel meditasyonlar değil, kamusal tartışmalar olduğunu hatırlatıyor.

Net bir şekilde görmenin zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Çevremiz, tarihte ya da tarihöncesinde hiç görülmemiş çoklukta kurguyla çevrili. Her “olgu”ya meydan okunabiliyor, her öykü “gerçeklik” iddiasında bulunabiliyor. Özellikle de bir kurgu, sürekli olarak bizi kuşatıyor. Bizi bölmeyi amaçlayan; bizi gerçekten ve birbirimizden koparmayı amaçlayan bir kurgu. Siz ayrısınız diyen. İnsanlar insanlardan; kadınlar erkeklerden; insanlar doğadan ayrıdır diyen bir kurgu.

Ancak bir bölünme ve parçalanma döneminde yaşasak da, aynı zamanda büyük bir hareket döneminde yaşıyoruz. Tarihte hiç görülmemiş şekilde insanlar hareket halinde; sık sık kaçıyor; yürüyor, gerekirse yüzüyor, göç ediyorlar; dünyanın dört bir yanında. Ve bu sadece bir başlangıç. Bildiğimiz gibi, buna verilen tepki, sınırları kapatmak. Duvarlar inşa etmek. Engellemek. Yalnız bırakmak. Duyarsızlığın geçer akçe, umudun kaçak kargo haline geldiği acımasız bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Ve bu zorbalığın bir bölümü de sadece mekânı değil, zamanı da kontrol etmeyi kapsıyor. İçinde yaşadığımız zaman, şimdiden kaçınıyor. Yakın geçmiş ve yakın geleceğe odaklanıyor. Bende bundan yok. Şunu satın alacağım…

Artık onu aldığıma göre, şimdi bir sonraki… şeyi almalıyım. Köklü geçmiş tamamen silindi. Geleceğin hiçbir önemi yok.

Pek çok kişi, tiyatronun bu durumu değiştirmeyeceğini ya da değiştiremeyeceğini söylüyor. Ama tiyatro hep burada olacak. Tiyatro bir mekân, hatta şunu da söyleyebilirim, bir sığınak. İnsanların bir araya geldiği ve anında topluluklar kurduğu bir yer. Tıpkı her zaman yaptığımız gibi. Tiyatro yapılarının tümü ilk insan topluluklarının boyutlarında, 50 kişiden 14 bin kişiye kadar değişiyor. Bir göçer kervanından antik Atina’nın üçte birine kadar.

Ve tiyatro sadece şu anda, şimdide var olduğu için, o feci zaman görüşüne de meydan okuyor. Tiyatronun konusu her zaman şu andır. Anın anlamları oyuncu ve seyirci arasındaki ortak edim içinde inşa edilir. Sadece burada değil, bu anda. Oyuncunun oyunculuğu olmadan izleyici inanamaz. İzleyicinin inancı olmadan oyun tamamlanmaz. Aynı anda güleriz. Duygulanırız. Soluğumuz kesilir ya da şaşkınlıktan susarız. Ve o anda tiyatro sayesinde o en temel gerçeği keşfederiz: Aramızdaki en özel ayrım diye düşündüğümüz şey, yani kendi bireysel bilincimizin sınırı, aynı zamanda sınırsızdır. O, paylaştığımız bir şeydir.

Ve bizi durduramazlar. Her gece tekrar ortaya çıkarız. Her gece oyuncular ve seyirci tekrar bir araya gelir ve aynı oyun tekrar sahnelenir. Çünkü, yazar John Berger’in de söylediği gibi, “Tiyatronun doğasının derinlerinde törensel bir dönüş duyusu vardır”, işte bu yüzden tiyatro her zaman mülksüzleştirilmişlerin sanat formu olmuştur. Dünyamızın dağılması nedeniyle de hepimiz o durumdayız. Oyuncuların ve seyircilerin olduğu her yerde, başka hiçbir yerde anlatılamayacak öyküler sahnelenecek. İster büyük kentlerimizin opera binalarında ve tiyatrolarında, ister Kuzey Libya ve dünyanın dört bir yanındaki göçmen ve mültecileri barındıran kamplarda… Bu sürekli yinelenen sahneleme eylemi, bizi hep birbirimize bağlayacak.

Ve eğer Epidauros’da olsaydık başımızı yukarı kaldırıp, bunu daha geniş bir manzarayla nasıl paylaştığımızı anlardık. Her zaman doğanın bir parçası olduğumuzu ve tıpkı bu gezegenden kaçamayacağımız gibi doğadan da kaçamayacağımızı anlardık. Eğer Globe’da olsaydık, hepimize ne denli özel sorular yöneltildiğini görürdük. Ve 40 bin yıl öncesinden gelen Sirenayka flütünü tutsaydık, buradaki geçmiş ve şimdinin bölünemezliğini; insan toplulukları zincirinin tiranlar ve demagoglar tarafından asla koparılamayacağını anlardık.

Çeviren: Deniz Erbaş

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Amerika Kıtaları

Sabina Berman.

Meksika (yazar, oyun yazarı, gazeteci)

Hep birlikte hayal edelim.

Bir kabile, havaya fırlattığı küçük taşlarla kuş avlamaya çalışmaktadır. Tam bu sırada dev gibi bir mamut sahneye girer ve KORKUNÇ BİR HOMURTU çıkarır. Aynı anda ona göre küçücük sayılabilecek bir insan da tıpkı mamut gibi HOMURDANIR. Sonra da herkes kaçışır.

Bir insan, bir kadın tarafından –onu bir kadın olarak hayal etmeyi tercih ediyorum– çıkarılan o mamut homurtusu bizi biz yapan şeydir, türümüzün kökenidir: Olmadığı şeyi taklit edebilen bir tür. Öteki’yi temsil edebilen bir tür.

Şöyle ileri doğru on veya yüz ya da bin yıl gidelim. Kabile artık başka varlıkları da taklit etmeyi öğrenmiş. Mağaranın derinliklerinde bir yerde yanan ateşin titrek ışığında dört erkek mamut olmuş, üç kadın bir nehri canlandırmakta, diğer erkekler ve kadınlar kuş olmuşlar, cüce şempanze olmuşlar, ağaç, bulut olmuşlar; kabile, sabah çıkılan avı temsil ediyor. Tiyatro yetenekleri sayesinde geçmişi yakalayıp koruyorlar. Bundan daha da şaşırtıcı olan, kabile daha sonra olası gelecekler hayal ediyor, kabilenin düşmanı olan mamutu haklamanın olası yollarını deniyor.

Homurtular, ıslıklar, mırıltılar –bu ilk tiyatronun ses öykünmeleri− daha sonraları bir sözel dil oluşturacak. Konuşma dili yazı diline de dönüşecek. Sonra tiyatro farklı yollara da girecek, ritüel olacak, bir gün gelecek sinema olacak.

Fakat sonradan ortaya çıkacak bu daha geç oluşumların hepsinin çekirdeğinde tiyatro var olmaya devam edecek. En basit temsil biçimi. Tek canlı temsil biçimi.

Tiyatro, ne kadar basit olursa, bizi insanın en harika yeteneğine, Öteki’ni canlandırabilme yeteneğine o kadar yakından bağlar.

Bugün dünyanın tüm tiyatrolarında insanın bu muhteşem performans yeteneğini kutluyoruz: Temsil etme ve böylelikle geçmişimizi koruma –ve kabileye daha çok mutluluk ve özgürlük vaat eden olası gelecekler kurgulama− yeteneği.

Bugün insan kabilesi tarafından alt edilmeleri gereken mamutlar nelerdir? Kabilenin bugünkü düşmanları kimlerdir? Bir eğlence aracı olmanın ötesine geçmek isteyen tiyatro neleri konu almalıdır?

Bence en büyük mamut insan yüreklerindeki yabancılaşmadır. Ö teki ile birlikte hissetme kapasitemizin yitirilmesidir. İnsanlara ve insan olmayan diğer yaşam formlarına şefkatin yitirilmesidir.

Büyük bir çelişki. Günümüzde, İnsanlığın –İnsan Çağı’nın− vardığı bu son merhalede –insanoğlunun gezegeni en çok değiştiren doğal kuvvet olduğu ve buna devam edeceğinin belli olduğu bu çağda− bence, tiyatronun görevi, insanları mağaranın derinliklerinde temsil vermek üzere bir araya getirdiği zamankinin tam tersi olmalı, bugün tam aksine doğa ile bağlantımızı kurtarmaya uğraşmalıyız.

Canlı insanların diğer insanların karşısına çıkmasını gerektiren tiyatro, bizi basit algoritmalar, katıksız soyutlamalar olmaktan kurtarma görevine edebiyattan da, sinemadan da daha uygundur.

Gereksiz her şeyi tiyatrodan çıkartalım. Onu çıplak bırakalım. Çünkü tiyatro ne kadar basit olursa, inkâr edilemez tek gerçeği, zamanın içinde var olduğumuzu, etten kemikten yapıldığımızı, göğsümüzde bir yürek attığını, şimdi ve burada olduğumuzu bize daha iyi anımsatabilecektir.

Yaşasın tiyatro. En kadim sanat. Şimdinin içinde olmanın sanatı. En harika sanat. Yaşasın tiyatro.

Çeviren: Eray Eserol

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Afrika

Were Were Liking, Fildişi Sahili

(yazar, şair, tiyatro yazarı, ressam, yönetmen, oyuncu, rap şarkıcısı)

Bir gün

Bir insan aynanın (seyirci) karşısına geçip kendine sorular sormaya,

Bu sorulara cevaplar bulmaya ve yine aynı aynanın (kendi seyircisi) önünde

Kendini eleştirmeye, kendi sorularıyla ve cevaplarıyla dalga geçmeye

Bunlara gülmeye veya ağlamaya, önemli değil, ama sonunda

Bu soluklanma ânını ve olanağını kendisine tanıdığı için

Aynasını (seyircisi) selamlamaya ve kutsamaya karar verir.

Şükran ve saygısını göstermek için eğilerek selamlar onu.

Benliğinin derinlerinde aradığı Barış’tı,

Aslında kendisiyle ve aynasıyla barışı arıyordu:

O Tiyatro yapıyordu…

O gün konuşuyordu…

Kusurlarını, çelişkilerini ve çarpıklıklarını küçümseyerek,

İnsanlığını kirleten alçaklıklarını

Nice felakete yol açan sahtekârlıklarını

Mimikleri ve vücut büklümleriyle eleştiriyordu,

Konuşuyordu…

Kendini aşmasını sağlayan atılımlarına,

Yücelik, güzellik özlemlerine hayranlık duyuyordu

Kendi düşünceleriyle kurabileceği

Kendi elleriyle şekillendirebileceği

Daha iyi bir varoluş, daha iyi bir dünya özlemi…

Bakarken aynadaki aksine, ah eğer isteseydi, dedi

Eğer paylaşsaydılar kendisi ve aynadaki aksi bu isteği…

Ama biliyor: Onun yaptığı iş Temsil,

Biraz alay, çokça hayal,

Ama aynı zamanda zihinsel bir eylem söz konusu

Kuruyordu dünyayı ve yeniden kuruyordu

O Tiyatro yapıyordu…

Suçlayan sözleri ve jestleriyle

Her türlü umudu baltalasa bile

İnandırmaya çalışıyordu var gücüyle

Her şey ama her şey o akşam, orada olup bitecekti

Onun çılgın bakışlarıyla,

Tatlı kelimeleri,

Kurnaz gülümsemesi

Tadına doyulmaz mizahıyla

Yaralarken de yaraları sararken de

Mucizevi bir cerrahi müdahale olan sözleriyle.

Evet, o Tiyatro yapıyordu…

Ve bizde, Afrika’da,

Özellikle benim geldiğim Kamit[1] bölgesinde

İnsan her şeyle alay eder, hatta kendisiyle de

Her şeye gülünür, hatta yas tutup ağlarken bile

Toprak bizi hayal kırıklığına uğrattığında

Bineriz tepesine Gbegbe[2] veya Bikutsi[3] ile

Ürkütücü masklar yontarız

Glae’ler,[4] Vabele’ler[5] veya Poniugo’lar[6]

Döngüleri ve zamanları bize dayatan

Değişmez Prensipleri canlandırmak için

Ve kuklalar yaparız

Sonunda Yaratıcılarını temsil edip

Oynatıcılarını da köleleştiren,

Tıpkı bizler gibi.

Ağızlardan dökülen sözlerin

Yelkenlerini şişirerek şarkılar ve zikirlerle

Kutsalı fethe çıktıkları ritüeller yaparız.

O ayinlerdeki danslar esriktir

İman çağrıları ve efsunlu sözler yükselir

Ama kahkahadan kırılırız yine de

Kutlamak için yaşam sevincini.

Ne kölecilik, ne sömürgecilik asırlarca süren

Ne ırkçılık, ne ayrımcılık,

Ne sonu gelmez, adı konmaz ceza çağları

Boğamadı, koparamadı

İnsanlığın Anası ve Babası olan Ruhumuzdan

O yaşam sevincini.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Afrika’da da

Tiyatro yapılıyor.

Ve İTİ’ye adanmış bu özel yılda,

Barış mesajını taşımak üzere

Tiyatronun Barış Mesajını taşımak üzere

Kıtamızı temsil ettiğim için

Çok mutlu ve onurluyum.

Çünkü kısa süre öncesine kadar

En küçük bir rahatsızlık veya eksiklik hissedilmeden

Dünyanın kolaylıkla gözden çıkarabileceği söylenen bu kıtanın

Sahip olduğu kadim rol bir kez daha teyit edildi

Afrika İnsanlığın Anası ve Babasıdır dendi.

Ve tüm dünya akın ediyor buraya şimdi…

Sonuçta herkes huzuru bulmak için

Ana baba kucağına koşar, değil mi?

İşte bu sıfatla tiyatromuz tüm insanları

Ve özellikle de tiyatro sözünü, düşüncesini ve eylemini paylaşanları

Kendilerine ve birbirlerine her zamankinden daha çok saygı duymaya

Her insanın içinde daha iyi bir insanlık parçası kazanma umuduyla

En hümanist değerleri öne çıkarmaya çağırıyor:

Böyle bir insanlık aklı ve anlayışı yeniden hâkim kılacaktır.

Ve bu, insan kültürlerinin en etkililerinden biri olan,

Tüm sınırları silen tiyatro ile başarılacaktır…

Tiyatro en diğerkâm kültürlerden biridir, çünkü her dili konuşur,

Tüm uygarlıkları kapsar, tüm idealleri yansıtır,

Tüm yüzleşmeler, karşılaşmalar içinde

Aslında birbirlerini daha iyi tanımaya,

Huzur ve barış içinde birbirlerini sevmeye çalışan

İnsanlar arasındaki derin birlik duygusunu ifade eder.

Temsil, tiyatronun insanları birlikte güldürme ve ağlatma gücünün;

İnsan yeniden insanlığın en büyük zenginliği olsun diye

Cehaletlerini azaltıp bilgilerini artırma gücünün

Önümüze koyduğu eylemlilik görevine çağırırken bizi, katılıma dönüşür.

Tiyatromuz UNESCO tarafından onca vazedilen

Tüm bu hümanist ilkelerin, tüm bu yüksek erdemlerin,

Halklar arasındaki tüm bu barış ve dostluk fikirlerinin

Yeniden incelenip, yeniden değerlendirilmesini öneriyor;

Böylece bugün yarattığımız sahne eserlerinde vücut bulacak

Bu fikirler ve ilkeler bizzat tiyatro yaratıcıları için temel bir ihtiyaç

Ve derin bir düşünce halini alırlarsa

O zaman yaratıcılar bunları seyircileriyle daha iyi paylaşacaklardır.

İşte bu nedenle, Ustamız Kindack[7] Ngo Biyong Bi Kuban’ın[8] tavsiyelerini ele alan son oyunumuz “Ağaç Tanrı”da şöyle deniyor:

“Tanrı bir Büyük Ağaç gibidir,

Her birimiz, nereden baktığımıza bağlı olarak,

Onun sadece bir yanını algılayabiliriz:

Ağacın üzerinden uçan sadece yaprakları

Ve mevsimine göre, açan çiçekleri veya yetişen meyveleri görür.

Toprağın altında yaşayan kökler hakkında daha fazla bilgi sahibidir

Sırtını ağaca yaslayanların bilgisi

Sırtlarındaki histen kaynaklanır.

Farklı yönlerden gelenler

Tam karşıdan bakanların erişemeyecekleri şeyleri görebilirler

Bazı ayrıcalıklılar ağacın özü ile kabuğu arasındaki sırrı çözeceklerdir

Ve bazıları da ağacın iliğindeki en mahrem bilgiye erişeceklerdir

Ama her birimizin algısındaki yüzeysellik

Veya derinlik ne olursa olsun

Hiç kimse, bizzat bu tanrısal ağaca dönüşmediği sürece,

Tüm bu farklı yönleri bir anda ve bir arada algılayamaz.

Zaten ağaca dönüştüğünde, insan değilsindir artık.

Dünyanın tüm tiyatroları birbirlerine hoşgörü ile yaklaşıp

Birbirlerini kabul etsinler

Böylece ITI’nin küresel amacına daha iyi hizmet etsinler

ITI’nin bu 70. yaş gününde,

Tiyatronun da güçlü katkısıyla

Dünyada artık daha çok Barış olsun.

 

Çeviren: Ali Berktay

Kaynak: http://www.world-theatre-day.org/messageauthor.html

[1] Kamita’nın, “Siyahlar Ülkesi”nin, bugün “Afrika” adı verilen kıtanın sakini. Kamit aynı zamanda dünyaya, diasporalara dağılmış durumdaki tüm Afrika doğumluları ve onların soylarından gelenleri; ayrıca bu bölgenin ilk dinine göre ibadet edenleri de ifade eder.

[2] Gbegbe, Fildişi Sahili’nde Bete’ler Ülkesi’nin geleneksel bir dansıdır; kutlama veya yas tutma törenlerinde sık sık yapılır. Tüm Bete köylerinde yapılan bu dans, Fildişi Sahili’nin bu Ortabatı bölgesinin dışına da yayılmıştır.

[3] Bikutsi = a) Kut: “vurmak; b) si: “toprak”. Güney Kamerun’dan Fan Beti menşeli bir dans; ilk başlarda Toprak Ana’dan bir şey, mesela daha iyi mahsul, daha iyi bir hava durumu, birtakım felaketlerin sona ermesi, vb istemek gerektiğinde kadınlar tarafından yapılırdı ve bu dans esnasında, toprağın aklını başına getirmek için ayaklarla yere güçlü bir şekilde vurulurdu. Bu dans bugün bütün ülkeye yayılmıştır, çünkü gençlik tarafından benimsenmiştir. Ayrıca uluslararası yıldızlar sayesinde ünü ülke sınırları dışına da taşmıştır.

[4] Glae: Fildişi Sahili’nin batısında yaşayan Ve ve Vobe halklarının masklara dayalı dinsel sistemi. Çoğu ürkütücü olan masklardan oluşan bir hiyerarşi, bu halkların tüm inançlarının ve toplumsal örgütlenmelerinin temelini teşkil eder.

[5] Vabele: Fildişi Sahili’nin kuzeyindeki Senufo dinsel sistemi içinde yer alan masklardan biri. Ağzından alevler saçan Sırtlan başlı Vabele, bilgi ve iktidarı temsil eder. Félix Houphouet Boigny (Fildişi Sahili’nin ilk cumhurbaşkanı) Üniversitesi’nin de amblemidir.

[6] Poniugo: Senufo dinsel sisteminden bir diğer mask; kutsal ormanların içinde yapılan ve tüm topluma yön veren Poro erginlenme törenine dayanır.

[7] Kindack: Tam karşılığı, “Tavsiyeler Sahibesi”; anaerkil düzenin kadın önderlerine bu unvan verilirdi. Orta Kamerun’daki Bassa ülkesinin dinsel sistemi olan Mbock veya Mbog’da erginlenerek belli bir bilgelik düzeyine erişen kadınlara verilen bu unvan, erkekler için kullanılan Mbombock’un kadınlardaki karşılığıydı.

[8] Ngo Biyong Bi Kuban: Biyong’un kızı, Kuban’ın oğlu. Beni bu yola sokan, bana el veren büyükannemin adı. “KiYi-Mbock” bilgisine son sahip olanlardan biriydi; ondan aldığım bu bilgiyi aktarma görevini de üstlendim ve otuz yılı aşkın bir süredir bunu devam ettiriyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: