Zeynep Kaçar İle Röportaj

Mimesis Haber/ (Nadide Deniz Korkmaz’ın oyuncu ve yazar Zeynep Kaçar ile yaptığı röportajı yayınlıyoruz.)

Zeynep Kaçar’dan bahseder misiniz biraz?

1972’de Lüleburgaz’da doğdum. Annem felsefe öğretmeni, babam edebiyat öğretmeniydi. Bursa Anadolu Lisesinde yatılı olarak okudum. Sonra İstanbul’a geldim ve Müjdat Gezen Sanat Merkezinde tiyatro okudum. MSM’yi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümünde okumaya başladım. Okul biter bitmez 2000 yılında Tiyatro Boyalı Kuş’u kurduk. O günden bu yana alternatif tiyatro yapmaya devam ediyorum.

 Siz MSM oyunculuk bölümünden mezun oldunuz. Akabinde hangi sebepler dramaturji okumanıza ve yazar olmanıza yol açtı?

 MSM’yi bitirdiğimde yirmi iki yaşımdaydım, piyasanın seçenekleri bugünkü kadar geniş değildi. Çalışabileceğimiz pek tiyatro yoktu. Dramaturji bölümü de MSM’den mezun olmadan bir sene önce açılmıştı. Oyunculuk okurken yeterli teorik donanıma sahip olamıyorsunuz. Bu anlamda bir eksiklik duyuyordum.

 Dramaturjiyi bitirdiğim yıl tiyatro kurmaya karar verdik. Feminist tiyatro yapmak istiyorduk. Ama Türkiye’de çok az feminist tiyatro metni vardı ve onları sahnelediğimizde, birkaç yıl içinde bu metinlerin tükeneceğini anladık. Ayrıca telif ücreti denilen bir gerçek varmış ve biz bu gerçekle o zaman yüzleştik. Okul da yeni bittiği için yazma pratiğimiz tazeydi. Sonuçta hem uzun vadeli planlarımız olduğu hem de telif ücretlerini ödeyemeyeceğimiz için oyun yazmaya başladım. Bilerek, isteyerek, karar vererek değil, daha çok koşullar gereği yazdım.

Feminist oyun yazarı olarak biliniyorsunuz. Farklı kuşak feministler var. Sizin için feminizmin tanımı nedir? Bu yolu yani feminist oyunlar yazmayı seçmenizde etkili olan şeyler nelerdi? O dönemde sizi yazmaya iten, dünyada özellikle Türkiye’de , politik olaylar toplumsal hareketler nelerdi ya da var mıydı?

 Türkiye’de feminizm biraz sosyalizmle birlikte tanınmaya başlandı. O yüzden sosyalizmin bir yan dalı gibi algılandı bir süre. Sonra bizim kuşak geldi. Daha çok düşünsel bir kuşağız biz. Ama pek çok önemli adım bizim kuşağımızla atıldı. Sanatta da etkilerini görmeye başladık. Asıl mahareti bizden sonraki kuşağın gösterdiğini düşünüyorum. Ben genel anlamda radikal feministim diyebilirim. Ama benim feminizmim daha çok düşünsel anlamda ilerledi hep.

 Feminist oyun yazmak politik değil, içsel bir seçimdi. Ama her seçim politiktir. Türkiye’de yazarların çoğu -dünyada da olduğu gibi- merkeze erkek karakterleri alıyorlar. Ancak bir erkeğin hikayesi gerçek bir hikayedir gibi bir algı var tiyatro edebiyatında. Elbette yazarların büyük çoğunluğu erkek olduğu için bu kaçınılmaz. Bir yazar olarak kendim olandan, kadından yola çıkmam gerektiğini hissediyordum. Çünkü içinde yaşadığım beden bu ve beni ben yapan en temel özelliğim kadın olmak. Öte yandan tüm kadın oyunculara ve kendime bunu borçlu hissediyordum. Toplumsal açıdan kadını çevreleyen koşulları ve o koşulların çıkmazındaki kadınları anlatan oyunlar kaleme aldım.

Sizce tek bir türe ait olarak yazmak sakıncalı mı? (yani feminist yazar olarak bilinmek)

Bunu tek bir tür olarak düşünürseniz, erkek yazarlar da erkek oyunları yazıyor. Feminist yazarlar erkek olmayanı anlattığı için ana akımın dışına çıkmış gibi algılanıyor. Ama bir erkek yazar da ömür boyu erkekleri anlatan oyunlar yazar. Ayrıca tek bir biçimde yazmıyorum oyunlarımı. Konumun ihtiyacı olan biçim ve dil neyse onu arayıp bulmaya çalışıyorum. Ve konu tabi hiç tükenmiyor. Türkiye’de kadın konusu tükenmez. Dünyada da elbette böyle. Bu yüzden beni kısıtlayan bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Oyunlarınızda özellikle neyin altını çizmek istiyorsunuz? Ortak bir söylemi vardır diyebilir misiniz?

 Evet, bir süre sonra şunu farkettim; genelde bir kıstırılmışlık hikayesi anlatıyorum oyunlarda. Bir durumun içine hapsolmuş, oradan çıkamayan, nasıl çıkacağını hiçbir zaman bilememiş ve aslında o durumu kendi yaratmış kadının hikayesi. En azından dört beş oyunumun ana teması bu.

Ben konuşmalarımızdan ‘ Sahici İnsanlar/Plastik Ölümler’ ve ‘Medine’ oyunlarınızın gerçek olaylardan esinlenerek yazıldığını hatırlıyorum. Öncelikle kısaca onlardan bahseder misiniz? Bunların haricinde çokça oyununuz var ve genelde soyut oyunlar yazıyorsunuz. O soyut oyunları yazmak aklınıza nasıl düşüyor, ne itiyor buna sizi?

 ‘Sahici İnsanlar/Plastik Ölümler’ ve ‘Medine’ gazete haberlerinden yola çıkarak yazdığım oyunlar. Farklı zamanlarda karşıma çıkan çok trajik iki ayrı haberdi ve yazmamak elimde değildi sanki, çok kuvvetli bir his beni onları yazmaya itti. Diğer oyunlarım için ‘ironik’ diyebilirim ama bu iki oyunumu trajedinin açmazlarını kullanarak kaleme aldım.

Soyut oyun yazma kısmına gelince; soyutlamanın sanatın temeli olduğunu düşünüyorum. Gerçek dünya yeterince sıkıcı, kuru, o yüzden kurguyu seviyoruz insanlık olarak. Soyut bir düzlem oluşturduğumuzda gerçeği inceltmiş, başka bir boyuta taşımış oluyoruz. Bir nevi rüya görmek gibi. Hem gerçek hem değil. Soyut biçim aynı zamanda derin ve anlamlı boşluklar bırakmama da olanak sağlıyor. Bir süre sonra sanatın boşluk yaratmak olduğunu anladım. Söylediğimiz sözden çok söylemediğimiz söz sanat. Soyut biçim bu boşlukları yaratmakta anlamlı kapılar açabiliyor. Ayrıca bir seyirci ve alımlayıcı olarak, hayal gücümü canlandırdığını düşünüyorum soyut sanatın.

Oyunlarınız arasında en kıymetlim budur diyebileceğiniz bir oyununuz var mı? :)

Evet var. ‘Var Olmayan Ayşe’nin Muhteşem Maceraları’ benim için hem dil hem de içerik açısından en sevdiğim oyunum.

Yazdığınız bir oyun sahnelenince biliyorum ki izlemeye gidiyorsunuz. Birçok oyununuzda farklı çeşitli sahnelerde oyunlarınız oynandı. Çok etkilendiğiniz bir reji ile karşılaştınız mı?

İki sene önce İzmit Şehir Tiyatrosunda ‘Krem Karamel’ adlı oyunum oynandı. Veysel Sami Berikan yönetti. Kurgulamaya çalıştığım dünyayı çok güzel yakalamış, üstüne de kendi yorumunu katmıştı. Geçen yıl Ümit Çırak, Sahne3’te birlikte oynadığımız ‘TOK’ oyununu yönetti. O da çok ilginç bir dünya yarattı. Metnin üstüne çıkan bir yorum oldu. Metin zaten orada, yönetmen metni kavrayıp kendi yorumuyla doğru bir şekilde harmanladığında metin anlam kazanıyor. Yoksa sözcüklerin bir anlamı yok. Önemli olan o sahne dilini yakalayabilmek.

Yurtdışında da oyunlarınız oynandı. Nerelerde oynandılar?

 New York’ta 2010 yılında S/HE başlığı altında ‘Köprüden Önce Son Çıkış’ adlı oyunum Cornell Üniversitesi projesi olarak sahnelendi.

2012’de İsveç’te ‘Medine’ okuma tiyatrosu olarak sahnelendi.

2013’te Tayvan’da yine ‘Medine’ okuma tiyatrosu olarak sahnelendi.

Bu yıl da 7 Haziran’da ‘Şimdi Uçuşa Geçiyoruz’ Seattle’da sahnelenecek.

 Sevdiğiniz oyun türleri nelerdir?

 Epik tiyatroyu seviyorum. Postmodern metinler yazan bir yazar olarak elbette postmodern tiyatroyu da seviyorum.

İlham aldığınız , beğendiğiniz yabancı ya da türk yazarlar var mı? Varsa kimlerdir ?

 İlham almak diyemem. Çünkü postmodern tiyatro her şeyi bir araya getirmenin tiyatrosu. Shakespeare’den, Harold Pinter’dan, Brecht’ten, Strinberg’ten, Sevim Burak’tan bizim kuşaktan önceki tüm yazarlardan izler taşıyor postmodern tiyatro. Yaptığımız hepsini harmanlamak işi. O yüzden tek bir yazardan etkilendim, onun devamı işler yapıyorum diyemem.

Türk tiyatrosunda çokça yazarlar çıkmaya başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz? Takip ettiğiniz, beğendiğiniz birileri var mı?

 Telif hakkı önemli bir mesele. Çare yoklukta bulunur. Yokluk varsa daha üretken olmaya başlıyorsunuz. Türkiye’de bir çok yazar, hem benim dönemimde hem benden sonra, kendi kurdukları tiyatrolarda oynanmak üzere oyunlar yazmaya başladılar. Bu pratik bir ihtiyaçtı. Bir kısmı devam etti, ediyor. Çok iyi yazarlar çıktı. Pek çok tiyatronun kurulduğu bu dönem, daha cesur yazarların ve metinlerin ortaya çıkmasına aracı oldu. Cumhuriyet kuşağının klasik metin anlayışının dışına çıkıldı. Geleneksel yapıyı aşan birçok deneysel metin yazıldı. 2008’den bu yana en azından ondan fazla kıymetli yazar kazandı Türk tiyatrosu. Bu çok büyük bir adım.

 Genel olarak Türk tiyatrosunu düşünce, Türk tiyatrosunun geçmişi ve bugünü hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne noktadayız?

Türk Tiyatrosu bence altın çağını yaşıyor. 1990’ların sonuna kadar kurum tiyatrolarına bağımlıydık. Devlet Tiyatrosunun, Şehir Tiyatrosunun ve ancak birkaç prodüksiyon tiyatrosunun seyircisiydik. Ve elbette orta sınıf beyaz erkek hikayelerini izliyorduk. Bana göre bugünkü tiyatronun kıymeti, sözü söylenmemiş, ötekileştirilmiş insanı artık sahnede görebiliyor olmamızdır. Transseksüelleri, kadınları, vicdani redçileri, çingeneleri… Toplumun kenara itmiş olduğu her kesimi sahnede görebiliyoruz ve bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sahnede temsil edilme meselesi çok çok önemli bir mesele. Dünya tiyatro tarihine baktığınızda gördüğümüz bu. Kim sahnede temsil ediliyorsa, hayatta da söz hakkına sahip oluyor çünkü. Ayrıca deneysel işlerin ortaya çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Denemek yanılmayı da getirse, ilerlemek ancak yeniyi denemekle olur. İstanbul’da her akşam en az iki yüz ekip oyun oynuyor. Bu iki yüz oyunun on tanesi başarılı yenilikçi iyi diye nitelendirebileceğimiz özellikler taşıyor olsa, bu mucizevidir. Türkiye son on yıldır böylesi hareketli ve heyecan verici bir dönemi yaşıyor.

Son olarak son göz ağrınız ‘Kabuk’ tan yani romanınızdan konuşmak istiyorum. Biraz ondan bahseder misiniz? Oyun yazmadan sonra roman yazmak nasıl geldi size, nasıl hissettirdi?

 Kabuk, 2017’nin Ocak ayında yayınlandı. İlk romanım. O tarihte nasıl bir süreçten geçeceğimi bilmiyordum ama şu an görüyorum ki, her şey iyi gitti.

Roman yazmanın güzel tarafı şuydu; oyun yazarken, tek bir tema, tek bir sözünüz olması gerekir. Çok dağılamazsınız. Hedefe yönelik olmalısınız ve nerdeyse teknik bir metin yazarsınız. Sahnelenmeye uygun olmak zorundadır sözünüz. Edebiyatla tiyatronun arasında bir yerdedir oyun metni. Ama romanın alanı çok geniş. Bir konuya girip ordan çıkıp başka bir konuya rahatlıkla geçebiliyor insan roman yazarken. Tiyatro yazarken hep sosyolojik bir dünya kurguladım. Kabuk’ta psikolojik bir dünyaya geçiş yaptım. İnsanı başka bir disiplinden anlatmak benim için çok rahatlatıcı oldu. Yeni bir roman yazabilecek vaktim olmasını hevesle istiyorum açıkçası.