Geçen Mevsimin En İyi Oyunları

[Erdoğan Mitrani’nin Şalom gazetesinde yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, her tiyatro mevsiminin sonunda sezon boyunca izlediklerime kısa kısa değindiğim birkaç yazı ile İstanbul’da yaklaşık 10 yıldır mucizevi şekilde gelişmeye devam eden tiyatro Rönesans’ı için karınca kararınca bir arşiv çalışması yapmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz tiyatro mevsimi çok sayıda birbirinden iyi oyununun sahnelendiği, çok özel bir sezon oldu.

Bu yıl, uzun bir aradan sonra, kasım ayına ve senelik düzene dönen 21.İstanbul Tiyatro Festivali, ‘III Richard’la gelmesi beklenen Schaubühne’nin gösterilerini iptal etmesine rağmen, Leman Yılmaz ve ekibinin yapmış olduğu olağanüstü program sayesinde başarılı oldu. Bu ilk yazıda festivalin yabancı misafirlerine değinmek istiyorum

Festivalin ilk büyük olayı, antik tragedya performansları ile dünya çapında 30 üniversitede ders olarak okutulan Attis Tiyatrosu’nun efsane yönetmeni, 1945 doğumlu Theodoros Terzopoulos tarafından sahnelenen ‘Encore / Daha’ ile Moda Sahnesi’ne gelmesiydi. ‘Encore / Daha’, Attis Tiyatrosu’nun hiçbir zaman taviz vermediği çizgisinin temsilcisi bir üçlemenin son halkası. Terzopoulos, üçlemenin geçmiş yıllarda sahnelenmiş ilk iki bölümünden İstanbul seyircisini mahrum etmemek için, oyundan önce ‘Alarme’ ile ‘Amor’u iki özel video gösterimi aracılığıyla beyazperdede izletiyordu.

Terzopoulos’un Thomas Tsalapatis’in şiirinden uyarladığı, Sahne ve Işık Tasarımı ile Sahne Kompozisyonunu da üstlendiği ‘Encore / Daha’da Attis Tiyatrosu’nun iki eşsiz oyuncusu,   Sophia Hill ve Antonis Myriagkos ellerinde tuttukları ve oyun ilerledikçe doğal uzantıları haline gelen devasa usturalarla, yok oluş haricinde hiçbir şeyin galip gelemeyeceği tükeniş anına kadar birbirlerini yaralamaya çalışıyor. Nefes kesici bir erotizmin sınırlarında dolaşan performans; tutkulu birleşme ve takip eden yıkımla açığa çıkan enerjisiyle, tiyatronun camdan duvarını kırarak seyirciyi tepeden tırnağa kuşatıyordu.

‘Alarme’da erkeğin nakarat gibi tekrarladığı ‘putanes / orospular’ eşliğinde iki kadının  diyalogunun, müzikal bir çift sesli kanon oluşturmasını, Aglaia Pappa’nın üzerinden sürünerek geçen Sophia Hill’in gözümüzün önünde Pappa ile iki başlı bir yılana dönüşmesini izlediğimizde; ‘Amor’da, Antonis Myriagkos’un dur durak bilmeyen rakamları ve elleri onu  değil, bizleri nefessiz bıraktığında; ‘Encore’da, birbirlerine değdikleri anda iki başlı, dört kollu, dört bacaklı bir varlığa dönüşen Sophia Hill ve Antonis Myriagkos’un ayrıldıklarında inanılmaz bir ‘slow motion’a dönüşen devinimlerini soluk almayı unutarak seyrettiğimizde Terzopoulos’un nasıl yaşarken efsane olduğunu anlıyorduk.

Yapıtları, Paris Opera ve Balesi, La Scala ve New York Şehir Balesi olmak üzere birçok topluluğun repertuarında yer alan 1957 Paris doğumlu Angelin Preljocaj, İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında topluluğu Ballet Preljocaj ile son yapıtı ‘La Fresque / Fresk’i sahneledi.

İki yorgun seyyah, geceyi geçirmek için yolda karşılaştıkları bir manastıra sığınırlar. Keşişlerin onları götürdüğü odada sanki usulcacık hareket eden kadınların oluşturduğu bir duvar resmi vardır. Kadınların en güzelinin saçları, henüz evlenmemiş olduğundan yapılmamıştır. Kadına çılgınca aşık olan yolculardan biri resmin içine çekilir, kadını baştan çıkarır, onunla evlenir. Çiftin mutlu yaşamı, yıllar sonra dünyalarına bir ölümlünün girdiğini fark eden ve adamı kovan kızgın ifritler yüzünden alt üst olur. Adam kendini, on beş dakikadır kayıp olduğu için herkes tarafından arandığı manastırda bulur. Freske bakar. Kadın oradadır ve bu kez saçları evli kadınlar gibi yapılmıştır.

Angelin Preljocaj ‘Duvarın Üzerindeki Resim’ adlı Çin masalını özgürce uyarlarken, bir resme doğru yapılan sembolik yolculuğu beden diliyle anlatmaktan çok, her şeyin mümkün olabildiği paralel evrenlerin büyüsüne, yaşananla düşlenen, gerçekle görünen, resim ile hareket arasındaki ilişkilere odaklanmış. Dansla, dans tiyatrosu arasındaki sınırda gezinen, masalsı, baş döndürücü, meditatif bir deneyim; sert, cesur, çağcıl, sorgulayıcı ve olağanüstü etkileyici bir gösteri! Beden dili ve hareketle sadece öykü anlatmanın değil, duyguları, düşünceleri yansıtmanın da mümkün olduğunu gösteren müthiş bir yorum!

1975 Portekiz doğumlu, sahne direktörlüğü ve oyunculuğun yanı sıra, yazarlık, çevirmenlik, eğitmenlik gibi geniş bir yelpazede adından söz ettiren Pedro Penim, eserleri başta Portekiz olmak üzere çok sayıda ülkenin en saygın tiyatrolarında sahnelenen bir sanatçı. İki yıldır İstanbul’da yaşayan Penim, bir dergide melankoli duygusuna, acı veren şimdiki anın inkârına, pek çok kültürde rastlanan yitip gitmiş bir mutluluğa duyulan özleme işaret eden, tatlı bir üzüntüyü simgeleyen hüzün sözcüğüne rastladığında, hüzün ve Portekizce benzer anlamlısı saudade’nin başka hiçbir yerde Portekiz ve Türkiye’de olduğu kadar yaygın tesiri olmadığını hissetmiş. Penim’in bu duygu durumunun etkisi altında yazıp yönettiği, seyirciyi bir melankoli atlasının kılavuzluğunda zamanda yolculuğa çıkaran ‘Before / Önce’, keyifle okunabilecek hem komik hem şiirsel bir metni keyifle izlenen dört dörtlük bir teatral yorum olarak sunuyordu.

Boş bir sahne. Fonda büyük bir ekran, önünde masa başında oturmuş, düşünen, belki yazan belki de yazdıklarını kendi kendine okuyan bir adam. Önünde iki koltuk. Duman efekti ile sahneye giren bir dinozor, karşısında oturan adama (belki terapisti, belki de tek başına konuşmamak için yarattığı hayalî arkadaşı) ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaktadır. Çünkü önce… Ve böylece “önce”ye doğru bir yolculuk başlar. Dinozor ve dinleyicisi devinimleri ve beden dilleriyle iki karakteri konuşmadan canlandırırken, arkada oturan yazar (Pedro Penim) tüm diyalogu iki farklı ses tonu ile onların ağzından konuşarak seyirciye aktarır…

Festivalin son mucizesi, seçkiye son anda giren, 1968 doğumlu, Lübnan asıllı Kanadalı yazar, oyuncu, yönetmen Wajdi Mouawad’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı La Colline-Théâtre National yapımı tek kişilik ‘Seuls / Yalnız’ oldu.

Türk tiyatro ve sinemaseverleri Mouawad’ı, 2010’da ünlü yönetmen Denis Villeneuve’ün beyazperdeye uyarladığı, 2011’de Devlet Tiyatrosunda Cem Emüler’in ‘Yanık’ adıyla sahnelediği, ‘Incendies / İçimdeki Yangın’ın yazarı olarak tanır.

Ailesiye birlikte iç savaştan kaçmak için 1977’de Fransa’ya, peşinden de 1983’de Kanada’ya göç eden,  oyunları dünyanın pek çok önemli tiyatrosunda sahnelenen, sayısız ödül ve unvan sahibi Mouawad’ın yaşamıyla oyunları, göçebelikten, kimlik arayışı ve kültürel yabancılaşmadan izler taşır:

‘Seuls’, adından da anlaşılacağı gibi bütün öfkesi, şüpheciliği ve başkaldırısıyla yalnızlığın, bir başınalığın değişik veçhelerini konu edinen bir oyun. Wajdi Mouawad’ın, canlandırdığı, zihninin içine hapsolmuş doktora öğrencisi Harwan, bir yandan hayran olduğu yönetmen Robert Lepage külliyatı üzerine “hayali olanın sosyolojisi” adlı tezini yazarken, bir yandan da beyin kanaması geçiren komadaki babasıyla büyük bir hesaplaşmanın girdabına girerek Montreal’daki doktora hayatının puslu havasından, dilini unutmuş olmasına rağmen hâlâ hatırladığı capcanlı Lübnan sokaklarına doğru zorlu bir zihinsel yolculuğa çıkar.

‘Le Sang des Promesses / Vaatlerin Kanı’ dörtlemesini oluşturan ‘Littoral’, ‘Incendies’, ‘Forêts’, ‘Ciels’ den sonra farklı bir üslup arayışına giren Mouawad, ‘Seuls’ü ille de bir tiyatro oyunu değil, olsa olsa bir tiyatro gösterisi olarak tasarlamış:

Sözcüklerle, seslerle, müzikle, ışıkla, kostümlerle, sessizlikle ve çok seslilkle örülmüş, seyirciyi ilk anından itibaren içine alan, iki saat boyunca sular seller gibi akan, oynanan, yaşanan, finalde cam üzerinde soyut resim enstalasyonuna dönüşen, bittiğinde on dakika süreyle çığlık çığlığa alkışlanan benzersiz bir tiyatro gösterisi olmuş sonuçta.

Az önce sözü geçen ‘Le Sang des Promesses / Vaatlerin Kanı’ dörtlemesiyle ilgili bir haberim de var. Dörtlemenin ilk oyunu olan ‘Littoral’i, gelecek mevsimin ilk oyunu olarak Moda Sahnesi’nde ‘Kıyı’ adıyla izleyeceğiz.

Şalom