Sanatta Hak İhlalleri- Mayıs 2019

Mimesis Haber/ Sanat Meclisi’nin hazırladığı Mayıs 2019 Sanatta Hak İhlalleri Raporu’nu okuyucularımızla paylaşıyoruz:

Ülke gündemi yılın ilk günlerinden itibaren yerel seçimlere kitlendi. Seçim geldi geçti, kış bitti, bahar geçti, yaz geldi, seçim kavgası hala bitmedi. Bu arada sanata ve sanatçıya yapılan baskı, engelleme ve hak ihlalleri acımasızca sürdü. Mayıs ayında dışarıdaki sanatçılar hapis, engellemeler, hak ihlalleri ve sansürlerle cezalandırılırken cezaevlerindeki sanatçılar payına düşeni alıyor. İşte Mayıs 2019’da sanat alanının başına gelenler:

  • “Halay çekmek, türkü söylemek, sohbet ve yayın hakkı ihlali gibi hak gasplarını protesto etmek” gerekçeleriyle son 6 ayda birer aylık olmak üzere 4 kez iletişim, 1 kez de görüş cezası alan Grup Yorum üyesi Helin Bölek’e son olarak 13 günlük hücre cezası verildi. Gebze Kapalı Kadın Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Grup Yorum Üyesi Helin Bölek, kapı yerine parmaklığın bulunduğu, elektriği dahi olmayan bir hücreye konuldu. Hücrenin kapısı olmayan tuvaletinde ise yarım duvar bulunuyor ve 24 saat projektör altında tutuluyor. Spor salonundan gözaltına alınarak tutuklanan Grup Yorum üyesi Helin Bölek, yaklaşık iki yıldır tutuklu olarak yargılanıyor. Durum tespiti amacıyla hapishaneye giden avukatı Berrak Çağlar, Bölek’in insanlık dışı uygulamalara, işkenceye maruz kaldığını vurguladı. Çağlar, F tipi hapishanelerin kuruluşu sırasında oluşturulan komisyon içinde yer almış olan ve şu an Gebze Hapishanesi’nde bulunan doktorun ise hücrenin “insani açıdan yaşanabilir olduğunu” söylediğini belirtti. 15 Şubat 2018’de görülen duruşmada tahliye olan Bölek, hapishane çıkışında yeniden gözaltına alındı. 8 gün gözaltında kaldıktan sonra 23 Şubat’ta tekrar tutuklanarak Silivri 9 No’lu Hapishanesi’ne gönderildi. Helin Bölek, daha önce de halay çektiği, türkü söylediği, sohbet hakkını istediği gerekçesiyle defalarca cezalar almış ve işkence görmüştü.
  • Oyun Sandalı ekibi tarafından sahnelenen, Harun Güzeloğlu’nun yönetmenliğini yaptığı, Cansu Fırıncı’nın tek kişilik performansıyla sahnelenen “Taranta Babu” oyunu, MHP’li Amasya Belediyesi tarafından “politik” bulunarak engellendi. Mussolini İtalya’sında geçen oyun bir diktatörün yönetimi altındaki ülkede yaşayan ve kurşuna dizilen bir delikanlının eşine yazdığı mektuplar üzerinden faşizmi hicvediyor. Nâzım Hikmet’in eserinden tiyatro sahnesine uyarlanan ve bugüne kadar Ankara, İzmir, Bursa, Bergama, Mudanya, Bandırma ve 50’nin üzerinde pek çok yerde sahnelenen oyunun seyirci ile buluşması, MHP’li belediye başkanının ‘ideolojisine’ uygun bulunmadığı için keyfi bir biçimde engellendi. Oyunu organize etmek isteyen üniversiteli gençleri önce makamında ağırlayıp yaygın duyuru sözü veren, ertesi gün ise salon tahsisini iptal eden Amasya Belediye Başkanı, üniversitelilerin görüşme talebine rağmen, onları saatlerce belediye binasında bekleterek geri çevirdi. Oyuncu Cansu Fırıncı, Amasya Belediyesi’nin kararına tepki gösterdi ve “Nâzım Hikmet’e kimler düşmandır? Faşistler, yobazlar, gericiler, kapitalistler, halka dost gibi görünüp kesesini doldurma peşinde koşanlar! Nâzım’dan kimler korkar? Yine onlar! Ama komünist şair Nâzım Hikmet bu memleketin en ‘meşru’ ve ‘meşhur’ evlatlarından biri olduğundan onun şiirlerini miting meydanlarında okumadan da duramazlar… Meydanlarda şiirlerini okurlar ama salonların kapılarını kapatırlar! Belediyelerin kültür merkezleri belediye başkanlarının tapulu malı değildir. Halka aittir! İstedikleri kadar engellesinler. Taranta Babu seyirci ile buluşmaya devam edecek. Hem de daha çok!” ifadelerini kullandı.
  • Oyuncu Müjdat Gezen’e baskılar sürüyor. Tiyatro oyunu ekibi uçağa binerken Gezen Türkiye’de kaldı. Avukatı Celal Ülgen tarafından verilen bilgiye göre; pasaporta el konulmasının ardından Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğüyle iletişime geçildi. Yetkililer, sistemlerinde hata olduğunu, pasaporta “sehven” el koyulduğunu söyledi. Avukat Ülgen, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Büyük rezalet. Yurt dışına çıkış yasağı kaldırılan Müjdat Gezen şu anda yurt dışına çıkamıyor çünkü pasaportu iptal edilmiş. Sabiha Gökçen’de pasaportuna el konuldu ve geri dönüyor. Yurt dışında oyunu vardı. Ekip gitti Müjdat Gezen gidemedi. Pasaport iptali yargısal bir işlem değil idari bir işlemdir. Üstelik bize bildirilmeyerek büyük zarara uğramamıza neden olundu.” İfadelerini kullandı.
  • 1971 yılında kurulduğundan bu yana Devlet yardımına başvurmadan ve sermaye çevrelerinden destek almadan tiyatro yapan ender profesyonel tiyatrolardan Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından oynanan “Üç Kuruşluk Diktatör” adlı oyuna Burhaniye Belediye başkanı, Cumhuriyet Savcılığına giderek suç duyurusunda bulunmuştu. 45 yıl boyunca sahneye koyduğu oyunların neredeyse tamamı yasaklanan ve mahkeme kararıyla tüm oyunlarını yeniden oynayan Ankara Birlik Tiyatrosu bir davadan daha beraat etti, beraat kararını sosyal medya hesabından “Her şey çok güzel olacak” notuyla paylaştı. “Cumhurbaşkanını hakaret” iddiasıyla soruşturma açılan oyunun yönetmeni Gül Göker, bu durumu şöyle duyurmuştu: “Ama bu kez açılan soruşturmayı farklı kılan Burhaniye Belediye başkanının hemen arkamızdan Cumhuriyet Savcılığına koşuşturarak suç duyurusunda bulunması… Belediye Başkanı oyuna gelmedi, salonun kapısından bile geçmedi, hatta oyun başlamadan salon görevlilerini arayarak, salonda sürekli bulunan yapma çelengini de kaldırttı… Ee… Hiç izlemediği bir oyunda suç işlendiğini, üstüne üstlük Cumhurbaşkanı’na hakaret edildiğini nasıl iddia ediyor?”
  • C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Müdürlüğü himayelerinde Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin (SESAM) düzenlediği “Türk Sinemasını Geçmişten Geleceğe Taşıyanlar” gecede ödül alacak olan usta sanatçı Cahit Berkay’ın da ödülü iptal etti. Berkay’ın açıklaması şöyle: Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği tarafından “Türk Sinemasını Geleceğe Taşıyanlar” adlı ödül gecesinde ödül almak üzere davet edilmiştim. Evladıma, torunuma, arkadaşlarıma, mesleğime ve ülkeme olan sevgim bu yaşıma kadar yolumu şaşırmama müsaade etmedi. Sevmekten korkmayanlar ve vazgeçmeyenler sayesinde #herşeyçokgüzelolacak” paylaşımını yaptığım için ödül Kültür Bakanlığı tarafından iptal edildi. Sinema benim için ayrı bir tutku. Sinema ile ilgili etkinliklere katılmak da ayrı bir keyif. Davetiye gelince de haliyle mutlu oldum. Dün arayıp “konuşma süreleri yetmez” gibi saçma bir bahaneyle benim ödülümü 2 ay sonraki başka bir törende vereceklerini söylediler. Dolayısıyla da geceye iştirak etmeyeceğim. Bu yaştan sonra paraymış şöhretmiş pek umurumda değil ama ne yalan söyleyeyim sevilmek, hatırlanmak şımartılmak hoşuma gidiyor. Bu davetiye gelince de mutlu olmuştum. Bana layık görülen hiç bir ödülü geri çevirmedim, yıllar boyunca aldığım her ödülü evde itinayla saklıyorum. Yanlış anlaşılmasın ödül meraklısı falan değilim. Ödülü verenlere saygımdan yapıyorum”.
  • Athena müzik grubunun solisti Gökhan Özoğuz, Grup Yorum dinlediği gerekçesiyle kendisine, “terörist” diyenler sosyal medya hesabı üzerinden tepki gösterdi: “Bu adamlar hâlâ konserler veriyorlar. Spotify’da albümleri çalıyor. Sevdiğim bir şarkısını paylaştım, konu yine teröre geldi” diyen Özoğuz, “Milletce iyice delirdik” ifadesini kullandı.
  • Ege Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından düzenlenecek resim sergisindeki iki çalışma, Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı (SKS) tarafından fazla müstehcen bulunarak ya çalışmaların sergide yer almaması ya da çalışmalardaki figürlerin biraz daha kapatılması istendi. Denetlenen çalışmaların birindeki kadın figürünün sırt dekoltesi kapatılırsa sergiye kabul edilebileceği söylendi. Müstehcen bulunan ve yasaklanan iki resim için öğrenciler itiraz dilekçesi yazdılar, sergi bitene kadar bir yanıt alınır mı bilinmez.
  • Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini  imzaladıkları için “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla yargılanan akademisyenlerin duruşmalarına devam edildi. 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (ACM) Boğaziçi Üniversitesi’nden Arş. Gör. Hazal Halavut‘un altıncı; 24. ACM’de Ankara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Süreyya Karacabey‘in birinci duruşmaları görüldü. Süreyya Karacabey’in katılmadığı duruşmada hazır bulunan Kürşat Bafra, yetkisizlik hususunda bir talepleri olmadığını belirterek kovuşturmanın durdurulmasına ilişkin taleplerini sundukları yazılı dilekçeyi tekrar etti. Duruşma savcısı, mahkemenin yetkisizliğine karar verilmesini istedi. Heyet, mahkemenin yetkisizliğine karar vererek “sanığın yargılamasının yapılması için” dosyanın “görevli ve yetkili” Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmetti.
  • Nazlı Masatçı oynadığı bir rolden dolayı “örgüt propagandası yapmak” ile yargılandığı davadan 1 yıl ceza almıştı. Ardından bu oyunun videosu sosyal medyada yayınlanınca Masatçı’ya ikinci bir suçlama ile 6 aylık bir ceza daha eklenmişti. Sosyal medya paylaşımını kendi yapmadığı halde ceza verilen Nazlı Masatçı, toplamda 1 yıl 6 aylık cezasının infazı için 30 Ocak’ta tutuklanarak İzmir Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti. Ziyaretine ilişkin bilgi veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Sarıbal; faşizm tarihinin düşünceyi, düşünen insanı, sanatçıları hatta kitapları, oyunları, filmleri hedef alan sayısız örnekle dolu olduğunu hatırlatarak “Bir sanatçının, Nazlı Masatçı’nın bugün yaşadıkları kara bir tarihin tekerrürüdür” dedi. Masatçı’nın durumunun gerici ve baskıcı dönemlerdeki yargılamalara benzer bir anlayışla suç isnat edilerek cezalandırılmasının ardından cezaevinde geçirdiği süre içinde keyfi ve mesnetsiz uygulamalarla yasal haklarından mahrum bırakıldığı belirtildi. Normalde Nazlı Masatçı cezasının kalan 6 ayını açık cezaevinde, 6 ayını ise denetimli serbestlikle tamamlaması gerekirken, cezaevi yönetimi keyfi olarak buna engel oluyor. Cezaevi yönetimi ‘örgüt bağlantısı henüz bitmemiş’ iddiasıyla Nazlı Masatçı’nın açık cezaevine gönderilmesine engel olmakta”dedi. Sarıbal, Masatçı’nın aldığı cezanın “oynadığı rol” sebebiyle verilmiş olmasının çağdışı ve kabul edilemez olduğunu ifade etti. Cezanın Gogol’un dünyaca ünlü oyunu Palto’ya istinaden “halkı askerlikten soğutmak” suçlamasıyla verilmiş olmasının zamanın ruhuna ve siyasal iktidarın düşünceyi, sorgulamayı, aydınlanmayı yok etmek üzere kurguladığı “yeni rejime” uygun ancak çağdışı ve kabul edilemez olduğu belirtildi. Sarıbal “Oyunun vicdani red hakkının tanınması ve tutuklu vicdani retçi İnan Süer’in serbest bırakılması amacıyla yapılan eylemde sergilenmiş olmasının kaç hak ihlalini birden içerdiğine bir bakın; En önce 21.yüzyılda muhalif tiyatro yaptığı için KHK ile bir tiyatro hedef alınmış ve kapatılmıştır. Ardından Nazlı Masatçı özelinde protesto hakkı, özgür sanat hedef alınmıştır. Şimdi de Masatçı’nın cezaevi koşullarına ilişkin hakları ihlal ediliyor” dedi. Sarıbal sözlerine şöyle devam etti: “Nazlı Masatçı’nın açık cezaevine nakil hakkı ‘örgüt bağının bitmediğinin tespiti’ gerekçesiyle engelleniyor ancak Masatçı’nın bağlı olduğu iddia edilen örgüte dair hala bir netlik sağlanabilmiş değil. İddia edilen örgüt sürekli değişiyor. Kendisini ziyaret eden avukatların terör ile bağlantılı oldukları iddia edilen ancak Masatçı’nın tanımadığı ve yan yana dahi gelmediği başka hükümlüleri de ziyaret etmiş olmaları, Masatçı’ya mektup yazanlar arasında eski tutukluların yer alması, Masatçı’ya Ot ve Kafa gibi her yede satılan hatta içeriği siyasi dahi olmayan dergiler gönderilmiş olması gibi bir dizi akıl almaz gerekçe ile nakledilmeyerek kapalı cezaevinde tutulmaya devam ediliyor, dilekçeleri gündeme alınmıyor, itirazına yanıt verilmiyor. Bu tamamen yasa dışı ve keyfi bur uygulamadır. Sanat suç değildir. Aksine sanat barışçıldır. Sanat eleştiri ve düşünce kültürünü geliştirerek özgürlüğü, ilerlemeyi, çağdaşlaşmayı getirir. İktidar sanata düşman çünkü sanat gerçekleri ayan beyan göz önüne serecek olan düşünsel zemini güçlendirir. Sanat uyanıştır. Kendi kültürel iktidarını oluşturamamaktan yana dertli olan siyasal iktidar düşünmeyen toplum yaratacağım diye baskıyı artırdıkça kendi sığlığında ve kültürsüzlüğünde kendi sonunu hazırlıyor. Sanatçılarımız yalnız değildir. Nazlı Masatçı’nın yasal hakları yok sayılamaz.” OHAL KHK’si ile kapatılan Yenikapı Sanat Tiyatrosu’nun oyuncularından olan Nazlı Masatçı, 2010 yılında, vicdani ret hakkının tanınması ve tutuklu vicdani retçi İnan Süer’in serbest bırakılması amacıyla yapılan eylemde sergilenen sokak tiyatrosunda oynamıştı. Oyun sonrası TCK’nın 318’inci maddesi uyarınca “Halkı askerlikten soğutmak” suçlamasıyla hakkında dava açılan Nazlı Masatçı ceza almıştı. Masatçı 2019 Şubat başında cezaevine gönderilmişti.
  • 2019 yılını peşpeşe baskınlarla geçiren İdil Kültür Merkezi bir baskın da Mayıs ayında yedi. Yüzlerce polisin saldırısına uğrayan kültür merkezinde Grup Yorum konseri için hazırlık yapan kültür merkezi çalışanları gözaltına alındı. İdil Kültür Merkezi’ne yapılan baskına sanat insanları tepki gösterdi. Baskının ertesi günü Okmeydanı’na gelen onlarca sanatçı baskını protesto eylemi gerçekleştirdi.
  • 15 Mayıs günü çalıştığı Akdeniz’de Yeni Yüzyıl Gazetesinden mesai çıkışında İdris Özyol’a saldıran üç kişi, muhalif yazılarıyla bilinen deneyimli gazeteciyi yumruk ve tekmelerle döverek yaraladı. Geniş çevrelerin tepkisini çeken çirkin saldırının ardından harekete geçen polis, güvenlik kamerası görüntülerinden yola çıkarak saldırganları yakaladı. Üç saldırgandan birinin MHP Muratpaşa İlçe Başkanı Talu Bilgili’nin şoförü olduğu ortaya çıktı. Yazar Özyol saldırının ardından şu açıklamayı yaptı: “Saldırganlar yakalandı. Adres, bizim en baştan beri söylediğimiz yer çıktı. O kadar rahat, kendilerinden hesap sorulmayacağından o kadar eminler ki, saldırıdan sonra caddenin karşısına geçip MHP Muratpaşa ilçe başkanlığına gitmişler. Kamera kayıtlarında görülen 3 saldırgandan kot gömlekli olan kişinin de, ‘ben azmettirmedim, saldırtmadım, ilgim yok’ diye açıklama yapan MHP Muratpaşa İlçe Başkanı Talu Bilgili’nin şoförü Taner Canatek olduğu belirlendi.”
  • Melih Gökçek 19 Mayıs ile ilgili paylaştığı video’da Grup Yorum’un ‘Devrim Yürüyüşümüz Sürüyor’ adlı ezgisini kullandı, Halkın Hukuk Bürosu ise Gökçek hakkında dava açacağını belirtti: “İ.Melih Gökçek; Vekâleten Uyarıyoruz; Aşağıdaki paylaşımda Grup Yorum adlı müzik grubunun Telif Hakkı koruması altında olan Devrim Yürüyüşümüz Sürüyor isimli eserini kullanmaktasınız. Grup Yorum isimli müzik grubunun avukatları olarak şu sebeple uyarıyoruz: Müvekkillerimiz; Ankara Belediye Başkanı olduğunuz sürede Sincan OSB’de emperyalizmin işbirlikçisi sermayenin hizmetini görmenizden ötürü ‘manda ve himayenin’ reddedilmesiyle simgelenen 19 Mayıs gününü kutlamak için eserlerini kullanmanızdan son derece rahatsızdır. Müvekkilimiz Grup Yorum Tam Bağımsızlık mücadelesi vermekte olan bir grup olup sizinle fikirsel olarak uzaktan yakından ilgileri bulunmamaktadır. Fikir Ve Sanat Eserleri Kanununa göre fon müziğini izinsiz kullandığınız aşağıda linkini verdiğimiz twiti derhal yayından kaldırınız. “
  • Bir kavgaya karıştığı sırada olay yerine gelen polislere hakarette bulunup darp ettiği öne sürülen oyuncu Özgün Aydın hakkında, “tehdit”, “hakaret”, “görevi yaptırmamak için direnme” suçlarından 19 yıl 6 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.  Özgün Aydın’ın üstünü polislere aratmadığı kaydedilen iddianamede, kelepçe takmak isteyen polislere, “Sen kimsin lan, bana kelepçe takamazsın” dediği, kelepçe takıldığı sırada polis memuru olan müşteki T.Ö.’ye yumruk attığı, elindeki telefona tekme attığı, yere düşen telefonu almaya çalışırken de yüzüne tekme attığı, hakaretler ve tehditler savurduğu belirtildi. Özgün Aydın’ın, ekip otosundayken de polis memurlarına hakaret ettiği ifade edildi. Özgün Aydın’ın arkadaşları olan diğer şüpheliler Elif Çelikcan ve Tamer Yurtbaşı’nın da görevini yapan polislere zincirleme şeklinde hakaret ettiği kaydedildi.
  • Yazar, çevirmen Işık Ergüden, çevirmenlik haklarına karşı yapılan gasbı eleştiren bir mektup yayınladı. Ergüden yayınladığı “açık mektup”da şu görüşlere yer verdi: “Bu açık mektubu, Yapı Kredi Yayınları’nın yıllardır basmakta olduğu ve Şubat 2019’da 43. baskısını yapmış olan Amin Maalouf’un Tanios Kayası kitabının çevirmeni sıfatıyla yazıyorum. Söz konusu kitap için yayıneviyle yapmış olduğumuz sözleşme gereği kitabın her yeni baskısından brüt yüzde altı oranında bir ödeme almaktaydım. Bu ödeme yıllara ve baskı sayısına göre değişmekle birlikte yılda 2000 ile 4000 TL arasında bir miktara denk düşmekteydi. Söz konusu kitap genel olarak yılda bir kez, ender olarak da iki kez baskı yapıyor ve yayınevi baskı sayısına göre yukarıda telaffuz ettiğim miktarda parayı kitabın basılmasından üç ay sonra çeviri karşılığı olarak tarafıma ödüyordu. Yakın dönemde yayınevinin muhasebesi tarafından aranarak brüt yüzde altı oranındaki çeviri ücretinin yayınevi tarafından düşürülmek istendiği tarafıma bildirildi. Öngördükleri oran “brüt yüzde iki” idi. Bu koşulu kabul etmeyeceğimi, “çay parasına” çeviri yapmamın kabul edilebilir olmadığını belirttim. Karşılığında gönderdikleri tek taraflı fesih beyanında “muhatap ile yapılan şifahi görüşmelerde, sözleşmenin uzatılması noktasında ticari şartlarda mutabık kalınamamıştır” ibaresiyle aramızdaki sözleşmeyi tek yanlı olarak feshettiklerini belirttiler. Bu durum, çevirmenlere dayatılmak istenen kölelik koşullarının somut bir örneğidir. Türkiye’de tamamen güvencesiz koşullarda, hiçbir sağlık güvencesi ve emeklilik olanağı, tek bir ücretli tatil günü olmaksızın, asgari ücretin altında gelirlerle hayatta kalmaya çalışan kalifiye emek sahibi çevirmenler açısından çevirdikleri kitapların yeni baskı yapmasının ve bu baskılardan ücret almanın bir tür “olmayan ikramiye” ya da “olmayan emeklilik” anlamına geldiğini, keza kitap çevirmenliğinin diğer sorunlarını “Kitap Çevirmenliğinin Kölelik Hâline Doğru” başlıklı yazımda belirtmiştim (https://t24.com.tr/k24/yazi/cevirmenlik, 2026).Yapı Kredi Yayınları, Amin Maalouf ve “Tanios Kayası” okurlarının yıllardır bildiği ve tanıdığı bu nitelikli çeviriyi reddedip verilen emeği (ve tarafımdan yapılan çeviriyi) ıskartaya çıkarıp çöp haline getirmekte, üstelik kitabın yeni yapılacak çevirisinde eski çeviriden “faydalanma”, açık tabirle “intihal” ihtimalini apaçık ortaya koyarak kitabın eski çevirmenini tedirgin ve teyakkuz halinde tutmakta, ayrıca kitabın çevirisine talip olacak yeni çevirmen için de olası bir mayınlı alan yaratmaktadır. Yapı Kredi Yayınları’nın yarattığı bu çok yönlü mağduriyetin temelinde, yılda 2000 ile 4000 TL arası bir parayı ödemekten imtina etmesi, yani “çoksatar” nitelikteki kitapların çevirisini tek seferde ödenecek bir miktar parayla kapatıp bütün kârı gasp etme talebindeki neoliberal yayıncılık zihniyeti yatmaktadır. Üstelik güvencesiz çalışma koşulları çerçevesinde çevirmenlerin bir sendikası; görev tanımı gereği çevirmenin hakkını aramakla mükellef, görev tanımı gereği buna zorunlu ve bununla bağlı bir örgütlenmesi mevcut değildir. Dolayısıyla “yasallık” görüntüsü altındaki bu “bir tür işten çıkartma”, bir tür “taşeronlaştırma”, bu emrivaki karşısında çevirmen şahıs olarak tek başına mücadele etmek mecburiyetindedir. Çevirmen emeğini köle emeğine dönüştürmeye yönelik bu politikayı, bastıkları ve yayımladıkları kitapların çizgisiyle, ruhuyla nasıl bağdaştırdıkları sorusunun cevabını yayınevine bırakmak üzere, böyle bir tavrı benimsemeyeceğine inandığım kitap okurlarına ve bu kölelik koşullarını kabul etmeyeceğini düşündüğüm çevirmenler ile çevirmen dostu yayınevlerine teşhir etmeyi, keza yurtdışındaki yayıncılara da bildirmeyi görev bildiğimi belirtmek isterim.
  • Konya’da, TRT için çekilen ‘1 Hadis 1 Film’ setinde meşalenin düşmesi sonucu çıkan yangında alevler içinde kalan 12 yaşındaki Muhammet Ali Çimen’e ne TRT ne de yapımcı şirket sahip çıktı. Olaydan sonra yaklaşık 2 ay yoğun bakımda kalan küçük Muhammet Ali’nin vücudunun yüzde 41’i ikinci ve üçüncü derecede yanmıştı. Yaşam mücadelesi devam eden talihsiz çocuğun acılı babası Mehmet Çimen, “Kimseden davacı olmamıştım ama kimse de bizim yanımızda olmadı… Ne şirketi, ne TRT’si! Oğlumun hem yüzü hem vücudu yanık… Ameliyatlar olması gerekiyor” dedi. Konya’da 1 Mayıs 2018 yılında Konya Tüyap Film Platosu’nda TRT’de yayınlanmak üzere çekilen ‘1 Hadis 1 Film’ setindeki olayda, meşalenin devrilmesi sonucu dökülen yanıcı madde ile biri çocuk 5 kişi yaralanmıştı. Besicilikle uğraşan Mehmet Çimen, Tahir T. İle Sanatçı Alper K.’nin yetkilisi olduğu Filhakika şirketinin dizi çekimleri için koyun, eşek ve tavuklardan oluşan hayvanlarını kiraladı. Çekim günleri hayvanlarını film setine götüren baba Mehmet Çimen, okulların tatil olması nedeniyle 12 yaşındaki oğlu Muhammet Ali Çimen’i de yanında aldı. Senaryo gereği hayvanların yönlendirildiği esnada içinde yanıcı bir jel bulunan meşale küçük Muhammet Ali’nin üzerine devrildi. Oğlunun yandığını gören baba Mehmet Çimen ise, ilk müdahaleyi yaparak oğlunu yanmaktan kurtardı. Ambulansla Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan Muhammet Ali Çimen daha sonra Ankara’ya sevk edilmiş ve Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde 56 gün yanık yoğun bakımında kalmıştı. Ancak Muhammet Ali için, parmak, bilek, dirsek, omuz ve boyun eklemlerinde anormal bir şekil alma endişesi ile fizik tedavi egzersizlerinin kritik önem arz ettiği ifade edildi. Baba Mehmet Çimen, “biz ilgileneceğiz gerekli ameliyatları yaptıracağız, siz savcılığa başvurmayın dediler. Biz Konya’ya geldik, ne gelen oldu ne de soran. Davacı olma çocuğunu Avrupa’ya götüreceğiz dediler Konya’ya götüremediler. Artık hiç kimse telefonlarımızı bile açmıyor” diye konuştu. Yaşanan olaydan sonra Oyuncular Sendikası’nın açıklamasının ardından yapımcı şirket ve TRT, “Kazada bir yardımcı oyuncu ve sette görevli olan babasını ziyarete gelen bir çocuk yaralanmıştır. Hayati tehlikesi olmayan yaralıların tedavileri halen sürmektedir. Kazanın olduğu ilk andan itibaren yaralıların tedavi süreci ve soruşturma aşamaları kurumumuz tarafından yakından takip edilmektedir. Gelişmeler kamuoyu ile paylaşılacaktır” açıklamalarında bulunmuştu. TRT tarafından alınan kararla “1 Hadis 1 Film” çekimleri sonlandırılmıştı. Oyuncular Sendikası’nın ihbarı üzerine, “Taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma” suçunun soruşturma işlemleri Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tamamlandı. Ceza kanuna göre, suçun takibinin şikâyete bağlı olduğu ve bu sebeple kazaya ilişkin şikâyetçi bulunmadığı gerekçesiyle alınan kararda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Ayrıca kararın, şikâyetçi olmayan müştekilere tebliğ edilmesine de yer olmadığı belirtildi. İkinci ve üçüncü derece yanıklarla yanık yoğun bakıma kaldırıldıktan bir süre sonra taburcu olan Muhammet Ali’nin, fizik tedavilerinin yapılmaması nedeniyle anormal eklem bozuklukları devam ediyor.
  • Firüzköy Karakolu’nda götürülen araştırmacı yazar Faik Bulut’un ifadesi alındı. Bulut, “10 yıl önceki DTK (Demokratik Toplum Kongresi) toplantılarındaki farklı konuşmalardan hareketle ‘terör örgütü yapılanmasında yer almak’ gibi saçma bir suçlamayla, talimatla ifadem alındı” dedi. Talimatın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan İstanbul’daki ilgili savcılığa gönderildiğini aktaran Bulut, Onlarda emniyetin ilgili güvenlik birimine havale etmişler, gelip evden alıp götürdüler. Avukat eşliğinde, uzun ifade alındı ve evime dostlarımla döndüm” diye konuştu
  • Avcılar’da, makas atarak ilerlediği ileri sürülen bir otomobilin sıkıştırdığı “Kuzgun” dizisi seti için çalışan kamyonet, üst geçidin direğine çarptı. Kazada bacağı kopan kamyonet sürücüsü hayatını kaybetti. Kazaya sebep oldukları iddia edilen 3 kişi, otomobillerini olay yerinde bırakarak kayıplara karıştı. Ölen sürücünün kamyonetiyle, bir televizyon kanalında yayınlanan “Kuzgun” adlı dizinin setine çalıştığı öğrenildi.
  • Eskişehir’in Han ilçesindeki Friglere ait tarihi Yazılıkaya Midas Anıtının bulunduğu Midas Şehri alanında restore edilen 6 numaralı yeraltı mezarına demir parmaklı kapıyı kırarak giren, kimliği belirsiz kişi veya kişiler, restore edilmiş mezar odasındaki klineler (ölü konulan mezar yeri)  parçaladı. Yeraltı mezar odasını hazine bulmayı hayal eden definecilerin parçaladığı tahmin ediliyor. Yeraltı mezarının metal kapısının kırıldığını belirten arkeolog Coockson, bekçinin o anda ne yaptığını merak eden ifadeler kullandı. Tahrip edilen kaya mezarı, Yazılıkaya Midas Anıtı’nın  450 metre güneybatısındaki sarnıçların yakınında ve anayola bakan kesimde yer alan 6 numaralı Frig (Phryg) kaya mezarı.  1970 yılında toprak kayması sonucu tesadüfen ortaya çıkan yeraltı mezarı, Eski Eserler Genel Müdürlüğü adına Ankara Müzesi ekiplerinde arkeolojik kurtarma kazıları ile gün yüzüne çıkartılmıştı. 2.40 X 3.90 metre ebadındaki mezar odası Phryg mezarları içinde özgün yapısı ve özenli işçiliği ile dikkat çekiyordu. Olay hakkında resmi bir açıklama yapılmadı.
  • Van Valiliği, kent genelinde yürüyüş, toplantı, konser, basın açıklaması, oturma eylemi ve stant açma gibi her türlü eylem ve etkinliklerin 15 gün süreyle yasaklandığı açıkladı. Valilikten yapılan açıklamada yasak için “vatandaşların can ve mal güvenliklerini sağlamak, terör örgütlerinin planlarını bertaraf etmek, milli güvenliğin sağlanması, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, temel hak ve özgürlükler ile başkalarının hak, özgürlük ve genel asayişin korunmasıyla şiddet olaylarının önlenmesi” gerekçe olarak gösterildi.
  • Mersin’de alternatif sanat üretimleriyle tanınıp, bilinen Özgün Sanat Atölyesi’ne bağlı müzisyenler, kentin sokaklarında farklı dillerde müzik yaptıkları için sık sık polis ve zabıtaların engellemeleri ile karşı karşıya kalıyor. Her gün kentin başka bir cadde ve sokağında farklı dillerde şarkılar seslendiren müzisyenler, kent halkının büyük bir bölümünün ilgi odağı olsalar da, karşılaştıkları engellemelerden dolayı sanatlarını icra edemez hale geldiler. Müzisyenlerden Garip Aşkın, yıllardır sokaklarda müzik yaptıklarını ve bugüne kadar halktan olumsuz tepki almadıklarını ifade etti. Sadece farklı dil ve kültürlere ait şarkıları halklara tanıtmak, aktarmak istediklerini söyleyen Aşkın, “Biz kültürleri, dilleri birleştirmek için müzik yapıyoruz. Onun dışında herhangi bir amacımız da yok. Sanatımızı yaparken birçok farklı kültür ve kimlikten insanlar bizi dinliyor. Bu da bizi çok mutlu ediyor” diye belirtti. Bu durumun kimilerinin hoşuna gitmediğini dile getiren Aşkın, bu nedenle birçok kez polis ve zabıtalarla karşı karşıya kaldıklarından yakındı. Polislerin çoğunlukla ‘kavga var’ şikâyeti üzerine gelip, sanatlarını icra etmelerine engel olduğunu anlatan Aşkın, “Galiba farklı dillerde müzikler yaptığımız için geliyorlar. Oysa biz sanat yapıyoruz. Bundan dolayı da zabıta ve polisler bize gocunmasınlar” dedi. Müzisyen Sevcan Aykut ise, yıllardır sokak müziği müzik yaptıklarını fakat Özgün Sanat Atölyesi bünyesinde farklı dillerde müzik yapmaya başlamaları ile birlikte engellemelerle karşılaştıklarını kaydetti. “Bizi şikâyet edenlerin söylediğimiz şarkıların anlamlarını bilmediklerini düşünüyorum” diyen Aykut, şöyle devam etti: “Bizim yaptığımız sanatı alıp, siyaset ile birleştiriyorlar. Oysa biz siyaset için bir şey yapmıyoruz. Oysa bizim amacımız herkese hitap etmek. Biz insanları bağdaştırmaya çalışıyoruz. Bu şekilde farklı dilleri bilsinler diye uğraşıyoruz.” Aykut, maruz kaldıkları engellemelere tanık olanların ‘Biz seviyoruz, neden onları buradan kaldırıyorsunuz?’ şeklinde tepkilerini gösterdiklerini de belirtti.
  • “Her şeyi çuval gibi torbalara koyup emniyete götürdüler. Onunla birlikte beni de götürdü polisler. İfade verdikten sonra serbest bırakıldım ama görüntülerim, filmlerim, arşivim onlarda kaldı.” Oktay İnce, bir video aktivisti ve belgesel film üreticisi. “Seyri Sokak” adlı sosyal medya hesabı ile “Video ve Belgesel Kolektifi” için işler üretiyor. Ana akım medyanın gözünü diğer tarafa çevirdiği alanlarda, sokaklardaki hak arama çalışmalarını kaydediyor ve mücadeleleri görünür kılmaya çalışıyor. Her belgeselci gibi bir arşivi var. Daha doğrusu vardı. 20 yıllık arşivine polis el koydu. Tüm çabasına karşın yıllarca biriktirdiği görüntüleri geri alamıyor. Polis İnce’nin evine 16 Ekim 2018 günü sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek başlatılan soruşturma çerçevesinde baskın yaptı. Oktay İnce o gün gözaltına alındı; aynı gün serbest bırakıldı. Ancak arşivini geri alamadı. Serbest bırakılmasının ardından arşivinin peşine düştü. Kendi tabiriyle “hukuk yollarını tükettiği için” arşivini geri alabilmek ve sesini duyurabilmek umuduyla İzmir’de eylem yapıyor İnce hayatını adadığı bu işi ve arşivine el konulma sürecini “Bir ayağımız hep sokak haberlerinde, sokak videolarında ve aktivist faaliyetlerinde. Çektiğimiz görüntüleri daha sonra belgesel filmlere dönüştürüyoruz. Videonun farklı biçimlerinde uğraş alanlarımız var” sözleriyle anlatıyor. İnce, Seyri Sokak’ın adının OHAL sürecinde özellikle Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın Yüksel Direnişi’yle birlikte daha fazla duyulur hale geldiği ve böylelikle devletin hedefi haline geldiklerinden bahsediyor: “Orada defalarca kez gözaltına alındık çünkü kayıt yasaklarını dinlemedik. Bundan dolayı de devletin hedefi haline geldik.”Aslında tüm olaylar ve baskılar da bu dönemden sonra başlamış. İnce, yaklaşık bir yıl önce Seyri Sokak hesaplarından yapılan paylaşımlar nedeniyle “terör örgütü propagandası” yapıldığı iddiasıyla Seyri Sokak ile ilişkilendirilen bazı kişilerin gözaltına alındığından ama daha sonra serbest bırakıldığından bahsediyor. “Bu süreçte belgeselci bir arkadaşımızın 10 yüksek hafızalı hard diskine el konuldu. İçinde yüksek miktarda görüntü, kurgu ve montaj bekleyen projeleri vardı. Daha önce kurgulanmış, montajlanmış belgeselleri vardı. Ham görüntülerden oluşan arşivi vardı.”Arkadaşımız üç, dört gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı fakat aradan bir yıl geçmesine rağmen arşivi kendisine hala geri verilmiş değil. “İnce, bu olaylar yaşanmaya başladığında Ankara’da yaşıyordu fakat dokuz ay önce ailesiyle birlikte İzmir’e taşındı. İnce’nin İzmir’e taşınmasından hemen sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi Seyri Sokak’ın Twitter adresinden yapılan bir paylaşım nedeniyle soruşturma açılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı gönderdi. Yazıda Dersim’de öldürülen iki Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TİKKO) militanının ölümüyle ilgili olarak “halk savaşçısı” ibaresi kullanıldığı belirtilerek “terörizmi övmek” suçlamasıyla işlem yapılması istendi ve savcılık Seyri Sokak’la ilişkili olduklarını düşündükleri kişiler hakkında yeni bir soruşturma başlattı.Bu sayede terör,terorist tanımı o kadar genişletilir ki,kişi ne yapsa tanımın dışına çıkamadığını hisseder.Tek yol bırakılır,kendisine terorist diyenin durdugu noktada durmak. insanın kendine düşman olanın dilini kullanması, kendisini düşmanının diliyle tarif etmesi böyle başlar. Soruşturma yazısı Haziran 2018’de İzmir Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi fakat İnce hakkında savcılık Ekim 2018’e kadar herhangi bir işlem gerçekleştirmedi. İnce o dönemi “Ne ifadeye çağrıldım ne de evime tebligat yapıldı” sözleriyle anlatıyor… Ama daha sonrasında olanlar ile her şeyi öğreniyor. “10 Ekim katliamının İzmir’deki anmasında canlı yayın yaparken bir kameranın sürekli olarak beni çektiğini gördüm. Yayın sonunda gidip ‘Niye sürekli beni çektin?’ diye sorduğumda beni çekenin polis kamerası olduğunu anladım. Bana ‘Ben emniyet kamerasıyım, herkesi çekiyorum’ dedi.” Bu olaydan tam altı gün sonra ise 16 Ekim 2018’de Oktay İnce’nin evi polisler tarafından basıldı ve Kemalpaşa Sulh Ceza Hâkimliği’nden alınan arama kararı ile evi arandı. “Polisler eve geldiler ve 20 yıldır yapmış olduğum tüm belgesel filmlerin ana kopyalarının olduğu, ham görüntülerin olduğu, proje halinde olan beş belgesel filmin görüntülerinin olduğu, yine video ve belgesel üzerine yazmış olduğum yazıların bulunduğu arşivime el konuldu. “Benim ya da başkasının varlığı şeklinde bir ayrım yapmadılar. Çocuğumuzun doğumundan itibaren aile arşivimizin olduğu eşime ait hard diske de, bunu belirtmiş olamam rağmen aldılar. “Bana ait olmayan bilgisayar ve hard disklere el koyma, götürme, kopyalama ve inceleme haklarının olmadığını belirtmiş olamam rağmen evde buldukları tüm dijital cihazlara ve filmlere tutanak tutup götürdüler.” İnce, polisin el koyduğu arşivi içerisinde 18 hard disk ve 41 DVD olduğunu söylüyor. DVD’ler içerisinde ise kendisinin bizzat montajladığı belgesellerin olduğunu ifade ediyor: “Her şeyi çuval gibi torbalara koyup emniyete götürdüler. Onunla birlikte beni de götürdü polisler. İfade verdikten sonra serbest bırakıldım ama görüntülerim, filmlerim, arşivim onlarda kaldı. Şimdi dönüp geriye baktığımda şöyle düşündüğümü hatırlıyorum. Uyduracakları suçlar, yargılanmam, ceza verme ihtimalleri beni hiçbir şekilde endişelendirmemişti… Ama arşivimin gidişine üzüldüm. Canımdan bir parça kopmuş gibi oldu. Çünkü 20 yıllık emeğim, insanların hikâyeleri, filmleri, arşivleri, bazen emanet edilmiş görüntüler birçok şeyim gitti. Hem de bütün bunlara sosyal medyada kim tarafından atıldığı belli olmayan iki tweet neden oldu. 1999’dan beri Türkiye’nin tüm emek, demokrasi ve ezilenlerin mücadelesinin ‘görsel belleği’ bu arşivdeydi. Arasında analog kayıtlar vardı ve zaten bunları dijitale zaten çok zor aktarmıştık. Açıkçası ekonomik koşullarım el verseydi tüm kayıtlarımı yedek olarak da saklamak isterdim ama olmadı. Şimdi kasetlerden o arşivi tekrar aktarmak istesek, kasetlerin birçoğu bozulmuştur. O görüntülere tekrar ulaşamayız. Dijital arşiv ise şu an zaten polisin elinde. Emniyetin küflenmiş nemlenmiş depolarda bilgisayara takılmadığı sürece yedekleme şansımız yok. Bana isnat edilen suçla o arşiv arasında hiçbir ilişki olmadığı için muhtemelen arşivim geri verilecek ama içinde hiçbir şey olmayacak. Her şey bozulmuş olacak”. Emniyette verdiği ifadenin ardından İnce, Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı’na arşivinin hukuksuz bir şekilde alındığını belirterek savcıyla görüşüyor. Savcı ise Kemalpaşa Emniyeti’nin gerekli teknik durumu olmadığı için arşivin İzmir Siber Suçlarla Mücadele Şubesine gönderileceğini söylüyor ama kopyalama işleminin bir an önce yapılıp orijinal kayıtların sahibine teslim edilmesi için şubeye yazı da yazıyor. Savcılığın yazısına rağmen bir sonuç çıkmadığını aktaran İnce, daha sonra Savcılığın yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara’ya gönderdiğini anlatıyor. Dosyanın Ankara’ya gönderilmesiyle birlikte kendisinin de Ankara’ya savcıyla görüşmeye gittiğini belirten İnce, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İzmir Siber Suçlarla Mücadele Şubesi’ne yazı yazarak arşivin kopyasının alınması ve orijinallerinin kendisine verilmesine dair yazı yazdığını ama bu yazıdan da sonuç alamadığını belirtiyor. “Ankara Savcılığı’nın yazısından sonra İzmir Siber Suçlara gittim. Bir eylem, bir protesto başlangıcı öncesinde hukuki bütün yolları tüketmek istedim. Bir de zaman vermek istedim, belki geri verilir diye. Her seferinde resmi dilekçe yazıyoruz ama resmi bir cevap alamıyoruz. Siber suçlar da bunun ne zaman kopyalanabileceğine ilişkin herhangi bir şey söylemedi. ‘Bekleyeceksiniz. Savcılıkların yazdığı yazılara rutin cevaplar veririz. Sıradadır der geçeriz’ gibi şeyler söylediler. Nitekim savcılığın yazdığı yazıya cevap bile vermemişler. Benim açımdan bu hukuki süreç tamamlandıktan sonra protesto hakkımı kullanmam, eylemle sesimi duyurmaya çalışmam gerekliliği ortaya çıktı. Arşivim bana verilinceye kadar da eylemlerime devam edeceğim”.
  • Bakırköy Belediye Tiyatroları, Dört Oyuncunun İş Akitlerini Feshetti. İki hafta önce, hiç bir gerekçe gösterilmeden işten atılan oyuncular Ayla Kaymak ve Hüseyin Durak 10 yıldır, Muhammet Çakır 15 yıldır ve  Tuğba Yarbağ 20 yıldır tiyatroda sözleşmeli statüde çalışıyorlardı. Sözleşmelerinin yenilendiği günlerde keyfi biçimde işten atılan oyuncularla ilgili Bakırköy Belediyesi ve Bakırköy Belediye Tiyatroları yönetimi suskunluğunu koruyor. Kamuoyu belediyeden ve tiyatro yönetiminden işten  çıkarılan oyuncularla ilgili bir açıklama beklerken, tiyatro camiasında tiyatro emeğine karşı yapılan bu keyfi uygulamaya karşı tepkiler büyüyor.

Sanata ve sanatçıya saldırı, baskı ve hak gaspı doğallaştırılmaya çalışılıyor. Oyun engellemesi, sansür, değişik nedenlerle sanatçılara istenen hapis cezaları sanat alanını soluk alamaz hale getirip teslim almayı hedefliyor. Direnişin olduğu her alanda ise iktidarın saldırıları geriletiliyor. Bir sanat sezonu biterken cezaevlerinden sanat insanlarımız sesleniyor “ Bizi duyan var mı?” Sanat Meclisi sanata yapılanlara hesap sorulacak günlerin umuduyla susmuyor! Yazıyor, anlatıyor, duyuruyor.