Müjdat Gezen: Hep Mimliydik

[Cumhuriyet Gazetesi’nden Gamze Akdemir’in Müjdat Gezen ile yaptığı söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz]

Bizleri, dört köpekleriyle birlikte yaşadıkları Kilyos’taki yazlıklarında, sevgili eşi Leyla Hanım ile konuk eden Müjdat Gezen ile otobiyografik bir girişle başladı söyleşimiz. On yaşında sahneye çıkışından aynı yaşta bir roman kaleme almasından, sanatla hele ki komediyle bağının müzisyen ailesinden gelmesinden söz ettik önce. Ardından dolu dolu sanat yaşamının kilometre taşlarına geçtik.

Yanlarında yetiştiği, karşılıklı oynadığı, yazdığı, dostluk, yoldaşlık ettiği, her biri tiyatro, sinema ve yazın tarihimize adını altın harflerle yazdırmış ustalarla ömürlük anılarını, tiyatro tarihinden ilginç ve komik anektodları Müjdat Hoca’dan dinlemek büyük keyifti.

Yüzü aşkın oyunda, filmde, bir bölümünü kendi yazıp yönettiği bini aşkın radyo ve TV skeçte rol alan Gezen, en unutamadığı rollerini ve sanatta niteliği rakipsiz kılan o bir zamanların aromasını anlattı sonra. En son “İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri”nde “Eyvallah” ile Yılın En Başarılı Oyun Yazarı ödülünü kazanmasının onun için ayrı önemine değindi.

Ata Demirer, Şahan Gökbakar ve Cem Yılmaz’ın şahsında yeni nesil komedyenleri yüreklendiren sözlerle değerlendirdi. Survivor’ı, belgesel, müzik programlarını neden ilgiyle izlediğini söyledi. Sosyal medyaya hayli mesafeli yaklaşımından, daktilo tutkusunundan ve geniş kütüphanesinden bahsetti.

Yeni yayımlanan kitabı “Bir Köşe Yazarının Anlamlı Anıları”nı da değerlendiren Müjdat Gezen, Darbükatör Bayram’ın diliyle bugünlere seslendi. Dostları, kardeşleri Canan Kaftancıoğlu ve Ekrem İmamoğlu’nu anlattı ve geniş halk kitlelerinde umudun nasıl tazelendiğine ilişkin görüşlerini dile getirdi.

– Profesyonel hayatınızın 60’ıncı yılı fakat aslında sahneyle tanışmanız daha önceye, çocukluğunuza gidiyor değil mi?

– Tabii, ailem 6-7 yaşımdan itibaren beni şehir tiyatrosuna oyunlara götürürdü. Sahneye ise ilkokul öğretmenimin zoruyla 1953’te, on yaşında çıktım ilk. Öğretmenim elinde manzum bir piyesle (Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Küçük Çiftçiler’i) geldi, “Başrolü oynayacaksın” dedi. “Ben oynayamam, beceremem” dememle de kafama cetvelle vurdu. Oynadık tabii!

Oyunda kızkardeşi verem olan birini oynuyorum. İşte doktor diyor ki; “Sonbaharda yapraklar yere düştüğünde kardeşin de toprağa düşecek.” Ben elimde iğne iplik, düşen yaprakları dallarına dikiyorum. O. Henry’nin Son Yaprak adlı romanının birebir aynısı. İlk rolüm buydu. Annem, ablam, komşumuz Hayriye teyze başta seyreden herkes ağlamaya başladı. Ben de ağladım.

– Komediye merhabanın arka planı gibi…

– Yani, bir çocuğa oynatılır mı bu.. Sonraki senelerde sanata karar verdiğimde kendime dedim ki dram bana göre değil. Zaten milletin anası ağlıyor, bir de ben, hem de üstüne para alıp üzmeyeyim. Beni komediye ailevi koşullar da yönlendirdi aslında. Ailem çok neşeli, sanatçı ve huzurlu bir aileydi. Halit Kıvanç’ın abisi Kemal amcayı çok severdik, çok komik bir adamdı. Annem, halam çok sempatik, komik, esprili kadınlardı. Küçük halam Seha Okuş halk müziği söylerdi. “Hasretinden Yandı Gönlüm” şarkısını meşhur eden odur. Halam okulumda müzik hocalığı da yaptı, 91 yaşında. Babam Necdet Gezen İstanbul Radyosu sanatçısıydı. Müzeyyen Senarlar, Zeki Mürenlerle çalışmıştır. Müzik ağırlıklıydı ailemde, tek tiyatrocu olarak benim.

KOVBOY MÜJDAT’IN ROMANI!

– Babanız pek istememiş tiyarocu olmanızı. Neden?

– Ben sınıfta kalınca “Ne yapmak istiyorsun” diye sordu. “Tiyatrocu olmak istiyorum” dedim. “Okumayan adamdan tiyatrocu olmaz. Okulunu bitir, seni ben götüreceğim. Bitirmezsen tiyatro yok, seyretmeye bile gidemezsin” dedi. Ben de o sene çok yüksek bir dereceyle bitirdim. Babam da sözünü tuttu. Aynı sene konservatuarı kazandım.

– 10 yaşında bir roman yazdınız, çok ilginç bir öyküsü var. Anlatır mısınız?

– İşte güya kovboyum ben. Kızılderililer babamı öldürmüş, ben de öcünü almak istiyorum. Bir defter dolusu yazmıştım. Tan Matbaasının teknik şefi Natık amca (Erenkara), babamın arkadaşıydı. “Ben basarım bunu” dedi. Bastı kitabı, benim roman bir geldi, tek sayfa! Nasıl bir hayalkırıklığıdır anlatamam. Böyle roman mı olur diye isyan ettiğimi hatırlıyorum. Tabii bakla gibi harflerle yazmışım, her harfin boyu 1.5 cm. Sanıyorum ki o, bir kitap olacak. Çok üzülmüştüm.

– Amatör hayatınızda sahneye ilk Şehir Tiyatrolarında çıkıyorsunuz. Rol aldığınız ilk oyunlar?

– Asaf Çiğiltepe’nin rejisörlüklerini yaptığı; Lope de Vega’nın “Çılgın Dünya”sı ve Henrik İbsen’in “Bir Halk Düşmanı”nında oynadım. Sonra “Macbeth”, “Hamlet” diye devam etti. 1960’ta ise ayrılıp Münir Özkul ve Muammer Karaca Tiyatroları’na girdim.

“YARAMAZLIK YAPINCA TİYATRODAN ATILDIK!”

– Genç yaşta çok iddialı yapıtlar…

– Ağır oyunlar, tabii ama ufacık roller oynatırlardı bize. 17 yaşındaydım. Sonra yaş 20’ye gelince daha büyük roller verildi. Gazanfer Özcan ayrılınca Şehir Tiyatrosunu yöneten Vasfi Rıza Zobu bana onun rolünü verdi. Cevat Fehmi Başkurt’un “Paydos” piyesinden “Ömer” diye bir roldü. Sene 1963. Vasfi Rıza Zobu, Mehmet Karaca, Nezahat Tanyeri gibi ustaların arasında çocuktum resmen. Shakespeare’in Yanlışlıklar Komedyası’nda Behzat Putak’ın rolünü de oynadım. Böyle Gazanfer Özcan’ın rolü, Behzat Putak’ın rolü falan olunca herhalde biraz şımarıp, gençlik hatası bazı yaramazlıklar yaptık ve Şehir Tiyatrosundan atıldık.

– Yaramazlıktan kastettiğiniz?

– Mesela gayet ağır, ciddi “Hamlet” gibi bir oyunda sululuk yapıyorduk. Muhsin Ertuğrul’un hiç affedeceği şeyler değildi bunlar. Ben de aynı sene Münir Özkul ve Muammer Karaca Tiyatroları’na girdim. Askere gittim geldim. Ulvi Uras Tiyatrosu’na girdim, oradan Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’na geçtim. Sonra arkadaşlarımla birlikte Halk Oyuncuları’nı kurduk. İstanbul Tiyatrosunda Toto Karaca ile çalıştım derken Oğuz Aral ile bir ortak tiyatro kurup Rıfat Ilgaz hocaya gittik ve “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”ya başladık.

“RIFAT ILGAZ VE ORHAN KEMAL, ABİLERİMDİ”

– Rıfat Ilgaz’ın ve Orhan Kemal’in sizdeki yeri ayrı değil mi?

– Çok. Her ikisi de çok akıllı, duyarlı insanlardı. Oldukları gibiydiler. Gözlerinden hiçbir detay kaçmazdı. Rıfat hocanın oğlu Aydın da Orhan abinin oğlu Işık da yakın dostlarımdır. Babalarının mirasını aslanlar gibi yaşatıyorlar. Orhan abi fötrünü giyer, Yenikapı’ya, bizim lokale gelirdi. Bir köşeye oturur sohbet ederdik. Savaş’ın da (Dinçel) nikah şahidiydi. Orhan Kemal’in “Murtaza”sı en sevdiğim rollerimden biridir. Dört versiyonu var. Önce hikaye olarak yazmış romana çevirmiş. Ulvi Uraz ile birlikte oyunlaştırmışlar. Sonra filme çekilmiş, Tunç Başaran, Müşfik Kenter’i oynatmış. En son Işıl Özgentürk ele aldı, çok güzel bir dil kullandı ve Ali Özgentürk çekti. Venedik’te finale yarıştık. Çeşitli ödüller aldık.

“JACK NICHOLSON’I HÂLÂ BEKLİYORUM”

– İtalyanlar sizi Jack Nicholson ile kıyaslamış değil mi?

– Evet, üç gazete, La Stampa, La Republica, Il Gazzettino yazdı bunu. O zaman Jack Nicholson “Prizzi’lerin Onuru” adlı filmde bir mafya liderini oynamıştı. İtalyanlar sevmemişti, böyle mafya lideri mi olur diye eleştirilmişti. Gazetelerden birinde yazıyordu ki: “Jack Nicholson sahada oyunculuk dersini gitsin İstanbul’da Müdat Gezen’den alsın”. Hâlâ bekliyorum, geleceği yok! Sonra Nicholson Oscar aldı, ben de “Murtaza” ile Türkiye’de Sinema Eleştirmenleri Derneği’nin ödülünü aldım.

– Tiyatro ve sanatın her dalının zirvesi seneleıin insanını anlatır mısınız? Darbeler ve baskılar var tamam ama insanlar sanata küsmüyor.

– O zamanlar hem seyirci aydındı hem de televizyon yoktu. Tiyatro ve sinema insanların sığınağı haline gelmişti. Bir de 60’larda çok kitap basılmıştı, kitap okumaya başlamıştık. O dönem tiyatroların boş olduğunu hiç hatırlamıyorum. Kaç kez ertesi günkü oyunun biletini almak için kapının önünde geceden kuyruk olduğuna tanık olmuşumdur.

– O dönemler siyasetçiler de sanatçıyla halkın arasına kolay kolay girmiyor, ayrıştırmıyor anladığımız?

– Doğru. Kendileri de ayrıca seyretmeye geliyorlardı. Oyun yasaklamalar oluyordu tabii, maalesef. Mesela “Devr-i Süleyman” piyesini yasakladılar ama ertesi gün Danıştay kararı bozdu, biz de oynadık.

Yazının devamını okumak için tıklayınız