Kültürün Özelleştirilmesi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Sacit Hadi Akdede

Bu yazıda Chin-Tao Wu’nun Corporate Culture Privatising Art Intervention since the 1980s  (Kültürün Özelleştirilmesi 1980’lerden beri Şirketlerin Sanata Müdahalesi) başlıklı  kitabı hakkında kısa biPrivatising Culture r bilgi vereceğim. Bu kitap İletişim Yayınları tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve 2005 yılında Türkçe olarak basılmıştır.  Chin-Tao Wu’nun orijinal çalışması ise 2002 yılında basılmıştır.  Kitap dokuz bölümden oluşmaktadır.

Privatising-Culture

Birinci bölüm sunuş bölümüdür ve bu bölümde özellikle Amerika ve Britanya’daki özelleştirme ideolojisinin ortaya çıkış hikâyesi çok kısa anlatılmaktadır.  Bu bölüm kitabın en kısa bölümüdür.  Ekonomik alandaki özelleştirmeler başka kitaplarda ve makalelerde çok ayrıntılı çalışıldığı için, yazar bu bölümü oldukça kısa tutmuştur.  Bu tercih de kanımca oldukça yerinde olmuştur.

İkinci bölümde Amerika’da ve Britanya’da kamunun sanatı mali ve ekonomik açıdan desteklemesinin bir ön değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu bölümde de Amerika’daki Ulusal Sanat Vakfı ( NationalEndownmentfortheArts) ve Britanya’daki Britanya Sanat Konseyi ( Art Council) hakkında genel bilgiler verilmektedir.  Bu bölümün hemen başında bu iki kurum hakkında aşağıda yargıya yer verilmiştir. “…Kamu sanat kurumları hiçbir zaman siyasi gündemin üst sıralarında yer almazlar. Bu nedenle devletin başka kurumları,  örneğin mahkemeler kadar siyasi yaptırım gücüne ve dolaysız nüfuza sahip olmadıkları ileri sürülebilir.  Bu kurumların gücü ve otoritesi iki anlamda gerçektir. Öncelikle, ikisi de kendi ülkesinde sanat ve kültüre adanmış tek ulusal kurumdur: bu sıfatla da ülkede sanat ve kültür alanında sesini en çok duyurabilen en yetkili birimdir. Bu nedenle otoriteleri sorgulanmaz ve geniş kabul görür.  Sanat medyasında sık sık ileri sürüldüğü gibi, Ulusal Sanat Vakfı türünden kamu sanat kurumlarının bir tür “resmi onay damgasına” sahip olmalarının nedeni budur; bu, söz konusu kurumların sınırlı mali kaynaklarından çok daha etkili olan bir siyasi güç biçimidir.”  İkinci bölümün bu ilk cümlelerinde önemli gördüğüm birkaç gözlemi daha buraya almakta yarar görüyorum. “ Kamu sanat kurumlarının siyasi bir yapı içindeki avantajlı konumlarından yararlanarak ne boyutta bir siyasi nüfuza sahip olabileceklerinin ölçülmesi ise zor bir iştir. Bu kurumların siyasi etkisi, siyasi organizasyonların sosyal kompozisyonlarının bir sonucu olarak ortaya çıkar; yani, bu kurumların üyeleri devlet mekanizmasının dışındaki kurumlara göre iktidar olanaklarından daha kolay yararlanabilecekleri elverişli konumlara yerleşmişler, ‘şebeke’ içinde avantajlı noktaları tutmuşlardır.”Chin-Tao’nun bu gözlemleri aklıma bizdeki kültür kurumlarından Devlet Tiyatrolarını getirmektedir. Devlet Tiyatroları (DT) bir dönem Türkiye’de “iyi” ve “güzel” tiyatro yapmanın “resmi onay damgasını” elinde tutmuştur.  DT kendi yaptığı tiyatronun standartları yerleştirdiğini ve kimseden öğrenecek bir şeyi olmadığını üstü örtük bir biçimde olsa da dile getiriyordu.  DT’nin her türden sanatçı kadrosunda yer alan çalışanları bu tavırlarını uzun süre sürdürdüler.  Hatta Ankara Sanat Tiyatrosu’na rağmen sürdürdüler.  Ayrıca, seslendirmelerde, tv çekimlerinde, dizilerde, DT bir oyuncu havuzu işlevi gördüğü için yukarıda sözü edilen “şebeke” işlevini de çok iyi görüyor ve sanatçılarına maaşın dışında başka avantajlar da sağlıyordu. Bu da bir siyasi güç olarak çeşitli platformlara yansıyordu. DT hakkındaki bugünkü özelleştirme söylemlerinde geriye giden bu “şebeke” olma durumu da sık sık dile getirilmektedir.

Kitabın üçüncü bölümünde devletin sanat alanındaki rolünün değişmesi vurgulanmaktadır. 1979 yılında Thatcher’in,  1981 yılında da Reagan’ın iktidara gelmeleri, Amerika ve İngiltere’de özel sektörün ekonomide varlığının genişletilmesine ilişkin ideolojilerin yayılmasına neden oldu. Bu yönde yoğun propaganda yapıldı.  Bu iki liderin siyasi programlarındaki özelleştirme politikası, Amerika ve İngiltere’de ekonomik ve sosyal yaşamın her alanında devletin rolünü yeniden tanımlamakla kalmadı, her iki ülkenin kültür ve sanat dünyasını da etkiledi.  Daha önceki dönemlerin liberal/sosyal demokrat anlayışlarının sanat alanındaki temel söylemleri olan sanata erişimin her yurttaşın temel hakları olduğu anlayışı bu yeni dönemde çok ciddi dirençle karşılaştı. Bunun sonucu olarak da yukarıda sözü edilen iki ana kamu sanat kurumunun devlet bütçesinden gelen mali kaynakları çok ciddi bir biçimde kısıldı.  Chin-Tao bu mali kısıntıları Reagan yönetiminin ideolojisiyle ilişkilendirerek yorumlamak gerektiği düşüncesindedir.  “Öncelikle Reagan’ın siyasi müttefikleri , Vakıf programlarının Carter yönetiminde politikleştirildiğini ve bu kurumların sanatsal amaçlarından çok sosyal amaçlarla sanatı kalkındırmaya yöneltildiğini ileri sürdüler. Bu duruma tepki olarak, sağ kanadın beyin takımı Ulusal Miras Vakfı (NationalHeritage Foundation) ‘yeni’ bir sanat politikası ortaya attı: Ulusal Sanat Vakfı’nın finanse etmesi gereken sanat, esas olarak yüksek kültür alanında yer almalıdır. Böyle bir kültür salt eğlencenin ötesine geçer”. Sağ kanadın entelektüelleri benim son birkaç sayıdır yazdığım sanatın politiklik derecesi ve finansmanı konusundaki gözlemlerime uygun bir politika önermektedirler.   Amerikan sağına göre kamu sanat kurumlarının finanse etmesi gereken sanat  yüksek kültür alanında olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, kamu sanat kurumları, sistemi entelektüel ve ideolojik açıdan tehdit etmeyen klasik müzik, opera-bale, müzeler, galeriler, resim sergileri gibi kültür ve sanat alanlarını desteklemelidir.  Hatta bu alandaki kamu finansmanı azalmalı ve özel sektör bu tür sanat faaliyetlerini desteklemelidir.  Reagan yönetiminin özel sektörü bu tür sanatın finansmanına ikna etme konusundaki başarısı kitapta özellikle vurgulanmaktadır. Chin-Tao,  Beyaz Saray’da verilen öğlen yemeklerinde kimi sanatçıların ve şirketlerin üst yönetim organlarının yöneticilerinin buluşmasını Reagan yönetiminin özel sektörü sanatın finansmanına ikna yöntemi olarak göstermektedir.  Şirketler kamuoyuna, sanatı desteklemekle ne kadar “hayırlı” iş yaptıklarını vurgulamaktadırlar. Üstelik sanata verilen destekler belli bir oranda vergiden de muaftır.  Bu durum şirketlerin parasını sokağa atmadığının da bir garantisi olmaktadır. Şirketler kamuoyu gözünde aklanmaktadırlar çünkü çok “hayırlı” iş yapmaktadırlar. Bu şirketler için bir reklam,  aynı zamanda sistem için de sistemin sağlam ve iyi olduğuna ilişkin “rıza üretme” (manufacturingconsent) işinin yerine gelmesi demektir. Şirketlerin sanatın (özellikle yüksek kültür alanında) finansmanında kamunu yerini alması, var olan sistemin uzun dönemli olmasını sağlamaya yöneliktir.  Sanatçıları da bu sisteme dahil etmek gerekmektedir. Sanatçıların rızasını almadan ve onların muhalif hışmından korunmak için sistem onların bazılarını da çok iyi “beslemelidir.”   Reagan yönetimi Beyaz Saray’da öğle yemeklerine bazı sanatçıları ve şirket yöneticileri davet etmenin ötesinde, sanatçıların ve sanat hamilerinin  Başkanlık tarafından teşvik edilmesini daha da pekiştirmek istedi. Bu amaçla, Ulusal Sanat Madalyası adıyla bir ödül konmasını önerdi. Bu ödüllerden birini alan fotoğrafçı ve film yönetmeni Gordon Park’ın 1988’de madalyanın anlamını ifade edişini Chin-Tao’nun kitabından öğreniyoruz: “bizim daha çok madalyaya ve daha az devlet parasına ihtiyacımız var.” Bu film yönetmenin madalya hakkındaki görüşleri kimi sanatçıların da sistemin parçası olması gerektiğini çok güzel örneklemektedir.  Kimi sanatçıların sistemin parçası olmadan sistemi uzun süre yaşatmak mümkün değildir. Kimi sanatçıları da ün, madalya ve parayla sistemin içine çekmek gerekmektedir. Bu işi de devletin öncülüğünde özel sektör yapacaktır. Zaten 1980’li yıllardan sonra da böyle olduğunu Chin-Tao’nun kitabı çok iyi özetlemektedir.

Kitabın dördüncü bölümünde sanatta mütevelli heyeti örnekleri verilmektedir. Mütevelli heyetlerinde de beklendiği gibi, demir çelik fabrikasının işçisi ya da bir işçi sendikasının temsilcisinden öte, iş adamları ve şirket yöneticileri ağırlıkla yer almaktadır.  Böyle olunca da sanatın finansmanı hem sanatın konusunu hem de sanatçının bağımsızlığını etkilemektedir. Bu etkileme sistem savunucuları lehine olmaktadır. Chin-Tao’dan aynen aktaralım: “ Müzelerin mütevelli heyetlerinde görev yapmak, temelde, elit bir sosyal yaşam açısından ‘zorunlu bir donanımdır’. Bir mütevelli heyeti üyesi şöyle diyor: ‘bizim kültürümüzde, bizim yaşam tarzımızda, bu zengin insanlara düşen roldür.’ Yoksul insanlar bulundukları yerin kilisesine ya da bir ibadethaneye giderler, değil mi? Yemekli toplantılar düzenler, kek satarlar.’ Mütevelli üyeliği çok az sayıda insana açık olmasıyla, sosyal statü ve gücün nihai işareti sayılan özel bir sosyal kulüp üyeliğinden farklı değildir. Mütevellilik, üst sınıf mensuplarının ilişkilerinden, arkadaşlık ve ahbaplıklarından oluşan karışık şebekenin bir parçasıdır. Ama sanat müzeleri özel kulüpler değildir; kamusal alanda çalışırlar ve işlev görürler. Bu yolla ciddi boyutta kamusal otorite ve saygınlık kazanırlar. Böylece mütevelli statüsü kişiye toplumda iktidar kullanması için bir araç sunar. Kapitalist bir demokraside bu statü, nüfuza götüren yoldur.” Chin-Tao’ya ekleyecek bir cümlem yok.

Beşinci bölümden sekizinci bölüme kadar şirketlerin verdikleri çeşitli sanat ödülleri, şirketlerin sanat koleksiyonları, şirket binalarında çağdaş sanat örneklerinin sergilenmesi , bazı şirketlerin sanatı nasıl desteklediklerinin somut örnekleri verilmektedir.  Bütün bu bölümlerde işletme kültürünün kucaklanması egemendir. Şirketler açısından gerçek amacın sanatın desteklenmesi olmayıp, şirketin toplumun gözünde reklamının yapılması ve toplum açısından meşrulaştırılmasıdır.  Şirketlerin neden çağdaş senet eseri aldıklarını açıklayan bölüm şirketlerin gerçek amacını ortaya seren bölümdür. Burada sanatın bir yatırım aracı olarak kullanılmasından, imaj yaratmaya kadar birçok amaç sayılmaktadır. Bununla birlikte benim bu bölümden anladığım asıl çıkarım şudur: şirketler  sanata gerçekten değer verdikleri için değil, toplum gözünde meşrulaşmak, reklam yapmak ve siteme uyumu sağlamak için sanatı desteklemektedirler.  Kitap boyunca sanattan öncelikle resim, heykel, çeşitli sergiler, klasik müzik gibi sanat alanları kastedilmektedir. Bu alanlar daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi “pasif politik” alanlardır.  Örneğin özel sektör tiyatroya özellikle politik tiyatroya destek vermemektedir. Özel sektör protest şarkıcıları himaye etmemektedir. Bütün bu konular kültür ve sanatın politik ekonomisine ilişkin daha yazılacak konular olduğunu bize hatırlamaktadır.

Chin-Tao Wu’nun kitabı özellikle kültürel ekonomi ve kültür ve sanatın politik ekonomisine ilgi duyan okuyucular için faydalı olacaktır diye düşünüyorum.  Burada çeviriye ilişkin bir yorum yapılmamıştır. Çevirinin çok iyi olduğu bölümler bulunmaktadır.  Bazı bölümlerde de ufak tefek de olsa aksamalar olmuştur.  İlk akla gelen kitabın alt başlığıdır. Alt başlık “1980’ler Sonrasında Şirketlerin Sanata Müdahalesi” yerine “1980’lerden beri Şirketlerin Sanata Müdahalesi” olsaydı kanımca daha iyi olurdu. Bununla birlikte çevirmen Esin Soğancılar’ın yoğun emeğine teşekkür etmemek elde değil. Bu hacimde bir kitabı çevirme sabrını göstermek herkesin işi olmaz diye düşünüyorum.

Bu yazı  İktisat ve Toplum dergisinin 29. sayısında yayınlanmıştır.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Sacit Hadi Akdede

Yanıtla