(Alara Demirel’in Marie Claire’de yayımlanan yazısının bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)
Erkek bakışıyla örülen görsel kültür, kadın+ bedenleri seyredilen nesnelere çeviriyor. Feminist karşı-bakış, özneliği geri kazanmanın yollarını gösteriyor. Bizim haritamız orası.
Konuya bir erkekle girdiğim için beni affedin ama toparlayacağım: John Berger’in Görme Biçimleri’nde kadınların sürekli izleniyor olmanın bilinciyle var olduklarını söyleyen cümlesi, kaç makalede alıntı olarak kullanılmıştır acaba? Şu, öznenin bildiği bir gerçek: Kadın, kendi bedenine dışarıdan bakan gözle birlikte yaşar. Bu, gündelik hayatta da, görsel kültürde de içselleştirilmiş bir gözetimdir. Kuir feminist eleştiri ise bize bunun olması gereken değil de tarihsel ve politik olarak kurulmuş bir iktidar ilişkisi olduğunu hatırlatır.
Teorik çerçeve: Erkeklik bakışı, erkek bakış, male-gaze
Son birkaç gündür Türkiye’de özellikle işlerini Instagram üzerinden yayınlayan heteroseksüel ve natrans erkek fotoğrafçılar hakkında dile getirilen taciz anlatıları yaygınlaştı. Çocuklara yöneltilen teklifler, rıza inşası üzerinden ilerletilen nü çekimler… Bazıları, kendisiyle buluşulmadığında çözümü takipten çıkmakta buluyor. Ancak bu karardan bir yıl sonra bile, aynı kişilerin story’lerini gözetlemeye devam ettiklerini okuyoruz. Şaşırmıyoruz ama “İnanamıyorum” diyoruz durmadan. Görsel üretim özelindeki güç ilişkilerini ifşa ediyoruz böylelikle. Şu an sorularımız şunlar: Kamera kime hizmet ediyor, kimin bakışı merkezde, kimin bedeni nesneleşmek zorunda? Ve erkekler, nasıl bu bakışın gücünü arkasına alıp kadınları estetik üretim sözüyle istismar ediyor?
Görsel üretim, uzun zamandır erkeklik bakışı üzerinden kurgulanıyor zaten. Kadrajın arkasında kimin sözünün geçtiğini, kimin bedeni üzerinden haz üretildiğini, kimin özne olmaktan çıkarıldığını anlamak için de feminist teoriye bakmak gerek. Bu noktada Laura Mulvey’nin 1975’te yazdığı Visual Pleasure and Narrative Cinema metni hala yol gösterici. Mulvey, sinemanın nasıl erkek seyirciye hitap edecek biçimde kurulduğunu açığa çıkarır: kadın karakterler birer özne değil, “seyredilen nesne” olarak var olur. Kamera açılarından hikayenin akışına kadar her şey, erkek bakışıyla hizalanır. İzleyiciye de o konum teklif edilir. Bu yapı, sinema salonundan çıkmıştır da çoktan: reklam panolarında, moda dergilerinde, sosyal medya gönderilerinde de aynı işleyişi görürüz.
Karşı-bakış mümkün mü?
bell hooks ise bu hegemonik bakışa “karşı-bakış” fikrini ekler. Siyah kadınların beyaz-heteroseksüel erkek bakışına mecbur olmadığını, bakışı tersine çevirmenin mümkün olduğunu ifade eder çeşitli metinlerinde. “Öteki”nin “egemen” rolündekinin bakışına mahkum olmadığının altına çizer, pek de iyi yapar. Böylelikle “karşı-bakış” kavramı, kuir ve feminist üretimlerde özneliği geri kazanmanın, sahneyi ve kamerayı yeniden sahiplenmenin yolunu açar.
Şimdilik son söz: Marie Claire Türkiye’nin çizgisi net
Bugün Türkiye’de dillendirilen taciz anlatıları, tam da bu teorilerin güncelliğini doğruluyor. Tabii sorun, profillerine girdiğimde kadınları banal bir şekilde objeleştiren, “kötü fotoğrafçı”lar sorunu değil: Sorun, kameranın en baştan kimin bakışına göre kurulduğu. Kadın+ bedenler, salt arzunun nesnesi olarak konumlanıyor bu portfolyolarda. Bu erkekler, bu şekilde daha fazla genç kadın+’ya ulaşarak alanlarını işgal ediyorlar. Bu da, profesyonel kalmayarak söyleyeyim, şahsen benim midemi bulandırıyor.
Yaratıcı sektörlerin kendi içinde bağlayıcı ve şeffaf mekanizmalar mevcut değil. Çoğu dergi, ajans ya da marka hala etik protokolünü açıkça ilan etmiş değil. Bu eksikliklerin, suistimallerin sessizlik içinde sürmesine zemin hazırlamadığını ifade edebilir miyiz?
Devamı için tıklayın.