[Eftalya Akgül’ün Evrensel’de yayımlanan haberini okurlarımızla paylaşıyoruz.]
Maltepe Babil Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki oturumdan oluşan “Sahne Işıklarının Aydınlatamadıkları” forumunda, kültür-sanat emekçileri alandaki güvencesizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük sorunlarını tartışarak çözüm yollarını konuştu. Forumda, sanat üretiminin giderek bir “hayatta kalma” mücadelesine sıkıştığı, kurtuluşun ise bireysel çabalarda değil, kolektif ve örgütlü mücadelede olduğu vurgulandı.
Forumun açılış konuşmasını yapan Babil Kültür Merkezi’nden Hüseyin Kırcal, merkezin tamamen dayanışma ile inşa edildiğini hatırlatarak, temel amaçlarının halkın ve gençliğin sanata erişimini artırmak olduğunu söyledi. Kırcal, kültür-sanat alanında kamusal alanların daraltıldığı bir dönemde bu tür mekânların dayanışma sayesinde ayakta tutulabildiğine dikkat çekti.
“Kültür sanat emekçisi olmak”
Moderatörlüğünü opera sanatçısı Yağmur Su’nun yaptığı ilk oturumda Babil Sahne’den Yılmaz Kızıl, Labiratuvar’dan Aytuğ Kaan ve Tiyatro Pallas’tan Gizem Yongul söz aldı. Oturumda, sanatın toplumsal tanıklık işlevinin günümüz koşullarında yerini geçim derdine bıraktığı vurgulandı. Sanat emekçilerinin temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı koşullarda özgür ve nitelikli üretim yapmasının mümkün olmadığı ifade edildi.
Geçinmek için başka işlerde çalışıp tiyatroya yalnızca “artakalan zaman” ayırabilmenin mesleği bir hobiye indirgediği belirtilirken, bu durumun kimlik karmaşası ve tükenmişlik yarattığı dile getirildi. Dışarıda kazanılan paranın yeniden tiyatroya harcandığı, ancak bu döngünün ekipleri üretmekten çok tüketmeye zorladığı kaydedildi. Tiyatronun bir araştırma ve zaman işi olduğu, fakat maddi imkânsızlıkların buna izin vermediği ifade edildi.
Bağımsız tiyatroların görünür olabilmesi için “etiket” sahnelere mahkûm bırakıldığı, ancak bu sahnelerin yüksek kira bedellerinin bağımsız ekipler için karşılanamaz olduğu vurgulandı. Üretimin yanı sıra pazarlama yükünün de sanatçıların omzuna yıkıldığı, bunun yaratım sürecini doğrudan zayıflattığı belirtildi. Çözümün, romantik birliktelik çağrılarından değil, kooperatifleşme ve sendikalaşma gibi kurumsal ve kalıcı örgütlenme biçimlerinden geçtiği ifade edildi.
Nasıl bir kültür-sanat?
Moderatörlüğünü kukla sanatçısı Dilan Mine Uğurlu’nun yaptığı ikinci oturumda İGA Kolektif’ten Şevin Parlak, Yeni E Dergisi’nden Kübra Yeter ve Sanat Fabrika’dan Ekim Deniz Akarslan konuştu. Tartışmada, büyük prodüksiyonlara aktarılan yüksek bütçelerin sermayenin sanata yaklaşımını gözler önüne serdiği belirtildi. Büyük sponsorların sanatı sevdikleri için değil, kendi ideolojik ve ekonomik hegemonyalarını güçlendirmek için destekledikleri ifade edildi.
Yüksek bütçeli ve erişimi sınırlı işlerin sanatın özüne değil, tekellerin güçlenmesine hizmet ettiği vurgulanırken, bağımsız üretimlerin ise sistematik biçimde dışarıda bırakıldığı dile getirildi.
“Yoldaşını bul ve kolektifleş”
İGA Kolektif’ten Şevin Parlak, son 15 yılda yaklaşık 20 bin oyunculuk mezunu verilmesine karşın Devlet Tiyatrolarının yalnızca 300 kişilik alım yaptığını hatırlattı. Özel tiyatrolardaki emek sömürüsü, güvencesizlik ve taciz riskine dikkat çeken Parlak, bu sistem içinde ayakta kalmanın yolunun “yoldaşını bulmak”tan, yani kolektifleşmekten geçtiğini söyledi. Öfkenin doğru yere yöneltilmesi ve örgütlü mücadele olmadan kalıcı bir çözümün mümkün olmayacağını vurguladı.
“Tiyatro altın çağını yaşıyor” ama kimin için?
Yeni E Dergisi Editörü Kübra Yeter, kültür-sanat alanındaki krizin yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını, sorunun köklerinin Özal döneminde başlayan özelleştirme politikalarına ve AKP’nin yıllardır sürdürdüğü kültürel iktidar stratejisine dayandığını söyledi. Mevcut tabloyu “büyük balığın küçük balığı yuttuğu” piyasacı bir düzen olarak tanımlayan Yeter, pandemi döneminde yaşanan yoksulluk ve intiharlar hafızalardayken dillendirilen “Tiyatro altın çağını yaşıyor” söylemine tepki gösterdi.
Bu “altın çağ”ın yalnızca ünlü isimler ve yüksek bilet fiyatlarını ödeyebilenler için geçerli olduğunu belirten Yeter, devlet fonlarının neoliberal politikalarla halka ve bağımsız tiyatrolara kapatıldığını ifade etti. 1960’lar ve 70’lerde tiyatronun sendikalar, grev komiteleri ve öğrenci hareketleriyle iç içe geçtiğini hatırlatan Yeter, bugün en büyük eksikliğin bu toplumsal bağlar ve örgütlülük olduğunu söyledi.
Sanatçıların kendilerini “sanat militanı” olarak değil, güvencesiz birer işçi olarak görmesi gerektiğini vurgulayan Yeter, iktidarın stratejisinin bağımsız tiyatroları yalnızlaştırmak ve görünmez kılmak olduğunu dile getirdi. “Elektrik faturası ödeyen herkes siyasetin göbeğindedir” diyerek örgütlenme ve siyasetten korkulmaması gerektiğini ifade etti.
“Çözüm, sınıfın parçası olduğunu kabul etmekte”
Sanat Fabrika’dan Ekim Deniz Akarslan ise kültür-sanat emekçilerinin sorunlarının, kendilerini toplumdan ayrıştırmakla değil, bir sınıfın parçası olduklarını kabul etmekle çözülebileceğini söyledi. Fatma Girik ve Tarık Akan’ın set emekçileriyle birlikte yürüdüğü dönemleri hatırlatan Akarslan, “Bugün de sanatçıların kurtuluşu metal ya da tekstil işçilerinin mücadelesinden bağımsız olamaz” dedi.
Yerel yönetimlerin kamusal mekânları ticarileştirmesini eleştiren Akarslan, bireysel yakınmalar yerine ortak bir bildirge ve ortak mücadeleyle toplumsal ve siyasal baskı oluşturulması gerektiğini vurguladı. Sendikaların da sahadaki gerçek sorunlarla yüzleşen bir mücadele hattına çekilmesi gerektiğini ifade etti.
Forumun sonunda, kültür-sanat emekçilerinin yaşadığı buhranın temelinde emeği görünmez kılan bir sistemin olduğu ortaklaştırıldı. Kurtuluşun bireysel çabalarda değil, sınıf bilinciyle örülen, kolektif ve örgütlü bir mücadele hattında olduğu vurgulandı.
