[Tuğçe Çelik’in Birgün’de yayımlanan yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.]
MDTistanbul’un ‘Pinokyo.exe: Çarpık Zamanlar İçin Bir Kukla’ eseri, klasik masalı teknoloji ekseninde yeniden kuruyor. Eser, çocukluk anlatısını bir yapay varoluş tartışmasına dönüştürürken modern dans diliyle yalnızlığı yeni dünyanın estetiği olarak sahneye taşıyor.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi MDTistanbul’un yeni yapımı ‘Pinokyo.exe: Çarpık Zamanlar İçin Bir Kukla’, Carlo Collodi’nin klasik hikâyesini bir teknoloji–insan alegorisine dönüştürüyor. Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda prömiyerini yapan eser, Pinokyo anlatısını çocukluk ve doğruluk ekseninden çıkararak yapay varoluş, yalnızlık ve programlanmış kimlik tartışmasının alanına yerleştiriyor. Modern dansın parçalı ve mekanikleşen hareket diliyle kurulan yapı, masalı yeniden anlatmak yerine farklı bir düşünsel çerçevede kurmayı deniyor. Eserin adındaki “.exe” uzantısı ise kavramsal bir anahtar işlevi görüyor.
Koreografisi ve rejisi Erika Maria Silgoner’e ait olan, başrollerinde dansçı Canberk Yıldız ve Bianca Cerioni’nin yer aldığı yapımda artık Pinokyo’nun burnu uzamıyor; varoluşa dair sorular zihinde yankılanırken insan tanımının sınırları esniyor. Masal, nostaljik bir dönüşüm hikâyesi olmaktan çıkıp, bir varlık denemesine dönüşüyor. Bu yönleriyle eser, seyirciyi insan sonrası olasılıkları düşünmeye davet ediyor. Silgoner ve Yıldız ile eseri konuştuk.
YENİ DÜNYANIN ESTETİĞİ
Eser teknoloji, gözetim ve kontrol temalarını öne çıkarırken insanın yalnızlığının da altını çiziyor. Yapıtı günümüzün veri rejimleri ve dijital denetim sistemlerine yönelik bir eleştiri mi yoksa varoluşsal bir kriz anlatısı olarak mı konumlandırmak gerektiği konusunda Silgoner şunları söylüyor: “Bunun çapraz bir biçimde okunması gerekiyor. Eserde denetimin donuklaşmış bir alışkanlık hâline gelmesine yönelik eleştiri canlı ve derin biçimde yer alıyor; ancak aynı ölçüde, yapıtın derin acı, yalnızlık ve hayal kırıklığına dair varoluşsal bir teşhir olduğu da doğru. Denetimi kabullendik. Az ya da çok bilinçli biçimde yeni insan kuşaklarının; toplumsal ağını organik biçimde değil, daha çok sanal olarak ören bir toplumu temsil eden aygıtlar tarafından yetiştirilmesine, eğitilmesine, bilgilendirilmesine ve eğlendirilmesine izin veriyoruz. Bu da insan anlatısında köklü bir dönüşüme ve kitlesel bir yalnızlığa yol açıyor. Yalnızlık, artık bireyi tanımlayan bir durum değil; yeni dünyanın bir ‘estetiği’ hâline geldi.”
Klasik masallar çoğunlukla ‘itaatkâr çocuk’ idealini teşvik ederken Silgoner’in koreografisi bambaşka bir anlam dünyası kuruyor. Sanatın politik ve manifesto niteliğinde olduğunu vurgulayan koreograf şöyle diyor: “Pinokyo, bir çocuğun eylemlerinin temsili olmaktan çok Gepetto’nun korkularının bir uzantısı. Çocuk öznesinin iradesinden ziyade ebeveyn kaygılarını bedenleştiriyor. Gerçek bir uyumdan çok davranış kalıplarına bağlı kalması, pek çok insanın —özellikle gençlerin— bir yere ait hissedebilmek için yapmak zorunda bırakıldığı seçimi yansıtıyor. Ebeveyn korkusu, eğitimin yetersizliği ve belirsizliğin sonucunda içgüdüsel biçimde ortaya çıkıyor.”
KUŞKU UYANDIRIP SORU ÜRETMELİ
“Sanat her zaman politiktir, bir manifestodur. Ancak kişisel bir bakış açısının özgür ifadesi olarak kaldığı sürece politiktir” diyen Silgoner, distopik ve eleştirel ‘Pinokyo’ yorumunu sahneleme sürecini şöyle açıklıyor: “Devletle ilişkili bir kurumda, özellikle yabancı biri olarak çalışırken, kültürel sınırları aşma ya da birilerini incitme konusunda doğal bir çekingenlik varken tamamen özgür bir ifade alanı bulmak zor oluyor. Aynı zamanda sanatın bir rahatsızlık unsuru olarak işlev görme sorumluluğu da vardır: soru üretmeli, kuşku uyandırmalı ve izleyicinin dengesini bozmalıdır. Özellikle çağdaş sanatın bugün temel bir rolü var: düşünceyi ve eleştirel farkındalığı harekete geçirmek. Bu nedenle var olan sınırları —çoğunlukla estetikle ilgili olanları— gözetmeye çalışırken bakış açımı korumayı ve ifade etmeyi seçtim. Bazı kurumsal alanlarda sınırlar bir anda değil, yavaş yavaş yerinden oynatılmalı; içgüdülerimiz onları bütünüyle yıkmaya çağırsa bile.”
KAYIP BİR DUYGUYU TAŞIMAK HAREKETTEN ZOR
Gepetto karakterine hayat veren Canberk Yıldız, “Aslında bir düş anı izliyoruz” diyor ve ekliyor: “Gepetto, Silgoner’in dünyasında yalnız, içine kapanmış, oturduğu koltuktan kalkmadan sadece televizyon karşısında zaman geçiren bir insan. Pinokyo ile televizyon reklamında karşılaşıyor. Robot olan Pinokyo’yu hareket ettirmeye çalışıyor. Erika ile bu ikilinin her anını nedenselleştirmeye çalıştık; karşılıklı diyalog kurduğumuzda nasıl dinleme ve dinletme anı arıyorsak biz de her hareketimizde birbirimize odaklandık. Gepetto da kodların tersine iletişim kurarak öğreniyor. Ekran arkasından kurmaya çalıştığımız ilişkinin aslında bizi yalnızlığa iterken, hepimizin birbirimize ne kadar ihtiyaç duyduğunu da yansıtmaya çalıştık.”
Yıldız, karakterin duygusal dünyasının kendisini zorlayan en önemli nokta olduğuna dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Karakterler arasında insan olan sadece Gepetto. Her anı kendi duygumla somutlaştırmaya çalışmak en zor kısımdı. Hikâyenin bütününde sahnede olmasam da performans esnasında sona doğru giderken ara hikâyelerin devamlılığı için kendime somut düşünceler yarattım. Eser, sürpriz bir şekilde Gepetto ile bitiyor ve kayıp bir duyguyu taşımak hareketten daha zor olabiliyor.”
