Fuldem Özkan
“Dünyada iki tür insan vardır, kazananlar ve kaybedenler. Sen kaybedenlerdensin…”

Kendiyle kuşatılmış, vaktiyle aşka inanmış fakat sonunda kalabalık hayatında yapayalnız kalmış bir kadının öyküsü Lena, Leyla ve Diğerleri. Yaşadığı tüm düş kırıklığına rağmen vazgeçmeyen, direten ve direttikçe güç bulan, bu yolla kendini var eden Lena’nın Leyla ile uzlaşma mücadelesi.
Zehra İpşiroğlu’nun yazdığı, Semih Çelenk’in yönettiği oyunda Nilüfer Akçan Tekin rol alıyor. Lena, Leyla ve Diğerleri, Ukraynalı Lena’nın Kiev’de çalıştığı kafeye gelen Mustafa ile tanışıp âşık olmasıyla hayatında gelişen olayları merkeze alıyor. Uğruna vatanını terk edip önce adını, ardından kimliğini yitiren Lena, mutsuz evliliğinde kendini çocuklarıyla avutan pek çok kadın gibi bir müddet direnir bu kabule. Yaşadığı Güneşören’in zamanla silikleşen gölgelerinden biri hâline gelen Lena, mahkûm edildiği esarete daha fazla katlanamaz ve bir çıkış yolu arar. Bu yolculukla Leyla ve diğerleriyle yüzleşmek zorunda kalan kadın için, tıpkı bütün kadınların direnişinde olduğu gibi eril tahakkümü alt etmek kolay olmayacaktır çünkü o, yıllarca susmaya zorlanmış bir sessizliğin içinden konuşmaya çalışmaktadır.

Oyunun dikkat çeken unsurlarından biri olan günce, Lena’nın hem kendi kişisel tarihinin tanıklığını üstleniyor hem de geleceğine ayna tutuyor. Kendi cesaretini anılarından alan kadın; kolektif hafızanın, hegemonik erkeklikle örselenen ve geri plana atılmak istenen kadın kimliğinin taşıyıcısı hâline geliyor. Akıl hastanesinin imgesel boyutta ele alınması ve güncenin metaforik gücü, akıl ile delilik arasında gidip gelen Lena ile düşsel bir atmosfer yaratarak sorgulama sağlıyor. Semih Çelenk getirdiği reji yorumuyla anlatıyı gevşek dokulu formundan çıkarıp Lena’nın şimdiki zamanına ve sahne varlığı olarak eylemselliğine odaklamış. Ve Leyla’dan vazgeçerek hem anlam kargaşasını önlemiş hem de yarattığı düalite ile kimliksizleşme – inanç – annelik – özgürlük kavramlarına sorgulama alanı açmış. Metindeki şarkılı bölümleri bir bağlam içine oturtarak özgürleşen kadınlara ilham verecek bir yapı kurmuş. Böylece gölge olmaktan sıyrılan kadın, toplum tarafından dayatılan inanca yenik düşmeden kendine güvenerek küllerinden doğmayı başarıyor.

Nilüfer Akçan Tekin, Leyla’nın tedirginliği ile Lena’nın varoluş isyanını dengelemekte başarılı olsa da karakter geçişlerinde ve lehçede somut olanı vermeli. Bu sayede sahne metninde getirilen yorum bakımından karakterin dönüşümü seyircide hak ettiği etkiyi bırakacaktır. Çünkü dekor da bu atmosferi sağlamak konusunda oldukça inandırıcı. Rejisörün yorumundaki soyutlanan mekân, yalın biçimde Lena’nın sıkışmış olduğu buhranı imliyor. Semih Çelenk, oyuncunun seyirciyle mesafelenmesi riskine karşı şu tercihi kullandığını söylüyor: “Oyunu metindeki gibi seyirciye oynamaktansa, seyircinin tanık olduğu bir terapi seansına dönüştürmeyi ve seyircinin bu seansın tarafsız gözlemcisi olmasını sağlayarak bu mesafeyi aşmayı hedefledim.” [1] Bu sayede Lena’nın yaşadığı trajedinin, aslında toplumun kendi yaşamının kopyası olması gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Lena’nın feryadı, oyunun en can alıcı noktasında yükseliyor:
“Yaşamın üstümüze öyle bir çullanışı var ki. Öylesine kıyıcı ki soluk bile alamıyorsun… İçimde büyüyen bir gürültü var. Bitsin istiyorum… Her şeye yeniden başlamak istiyorum… Yeniden… Yeniden…”
Sonunda ulaştığı nokta ise basit bir zafer değil, bir kimlik kazanımıdır: “Kadınlığımdan hiç utanmamak özgürlüğü…” Belki de bu zafer, toplumsal normlar açısından ikonik bir tımarhane sahnesinden ibarettir. Çünkü toplum kadın mücadelesinde çoğu kez tepkisiz bir tanık olmayı seçer. Ve bu bakımdan tıpkı Leyla’nın başını tek yöne çevirerek derdini anlatması gibi, mahsus yanlıdır. O hâlde bu tabuya isyan da kötü çalınan bir flüt sesi gibi kasten rahatsız edicidir.
Lena, Leyla ve Diğerleri bu özgecilikle yüzleşmek adına dikkat çeken bir prodüksiyon.
[1] Röportaj: https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/lena-ve-leyla-ya-esit-soz-hakki-tanidik-/23843
