Otosansür En Büyük Tehlikeye Dönüştü

Pinterest LinkedIn Tumblr +

[Tuğçe Çelik’in Birgün’de yayımlanan söyleşisini okurlarımızla paylaşıyoruz]

Yazar Aydemir, “AKP’nin Kültür Savaşı” adlı kitabında iktidarın kültür-sanat alanında izlediği hattı anlattı. Aydemir, “Artık asıl sorun içselleştirilmiş otosansür ve piyasa üzerinden kurulan denetim” diyor.

Gazeteci-Yazar Şenay Aydemir’in İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘AKP’nin Kültür Savaşı İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat’ başlıklı son kitabı AKP’nin kültür-sanat alanındaki dönüşümünü dönemsel siyasi ihtiyaçlar üzerinden okuyor. Aydemir, iktidarın her başlıkta değişen ama izlek olarak tutarlı bir sanat politikası yürüttüğünü söylüyor. “AKP’nin bütün politikalarında nihai hedef iktidarda kalmak. Dolayısıyla sanat alanı da bu amaç uğruna araçsallaştırılıyor. İktidara geldiklerinden itibaren değişmeyen tutum muhafazakar/İslamcı bir kültür ortamı inşa etme arzusu. Otosansür konusunda ciddi bir başarısı söz konusu. Denetim konusunda da örneklerden gördüğümüz üzere gayet sertler” diyen Aydemir ile kitabı üzerine konuştuk.

Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl oldu? Sizi bu eseri yazmaya iten sebepler neydi?

İkincisinden başlayayım; işsiz olmam! Madem iş yok bari bir şeylerle uğraşayım derken baktığım mevzular büyüdü. AKP’nin çeyrek asra yaklaşan iktidarı boyunca bu alana dair yapıp ettiklerine bakınca mevzu daha da heyecanlandırdı. Çünkü gözden kaçan, unutulan birçok gelişme vardı. Asıl olarak her dönem AKP’nin siyasi ihtiyaçlarına göre değişen ama tutarlı bir sanat politikası izleği olduğunu keşfettim. Bu izi takip etmek, her başlıkta benzer bir yol izlendiğini görmek hayli heyecan vericiydi.

AKP’nin kültür politikası bir tercih mi, yoksa ideolojik toplum mühendisliği mi? İktidar oluşundan bugüne yaşanan dönemleri nasıl özetlersiniz?

Her ikisi de. Yani ideolojik bir parti olarak AKP, kültür-sanat alanında da bir ‘fikre’ sahip. Her ne kadar iktidarının ilk on yılını tamamladığında hala bu alanda yeterince güçlü olamadıklarını düşünseler de. Ama aynı zamanda da bir toplum mühendisliği yürütüldüğü gerçeğini göz ardı edemeyiz. ‘Muhafazakâr sanat’ için gerekli alt yapının hazırlanmaya çalışıldığını, festivaller-bienaller gibi üst yapı kurumlarının inşa edildiğini, hem sanatçılara hem de topluma sınırları çizilmiş bir sanat dayatmanın olanaklarının zorlandığını gözlemliyoruz. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, her konuda pragmatist davranabilen ve her alanı siyasi hedefler için araçsallaştırmaya çalışan bir yapı. Kültür ve sanat alanı da bundan azade değil. Dolayısıyla bütün iktidar boyunca ama özellikle de 2010 referandumu ve 2011 seçimlerinde yüzde 50’ye yaklaşan oy oranı sonrası bu alanda gür seslerin çıktığını görüyoruz. Gezi’nin bu alandaki zayıflıklarını göstermesi sonrası giderek sertleşen ve kendi popüler kültür habitatını yaratma çabalarıyla ilerleyen başka bir siyasal hat söz konusu. 2017 referandumu ile başkanlık rejimine geçiş, ardından da Erdoğan’ın 2018 seçimlerini kazanmasıyla yeni bir aşama söz konusu. Bu yeni bölümde havuç/ sopa politikası izleniyor. İktidarın kırmızı çizgilerine, güvenlik alanı olarak tanımladığı bölgelere ve iktidar bileşenlerine yönelik tutum davranışta bulunmayanların ödüllendirileceğine dair vaat ile, ‘ötekilerin’ cezalandırılacağına dair politikalar bir arada yürüyor. Özellikle de popüler kültür alanı böyle dizayn edilmeye çalışılıyor.

İktidar kültür alanını dönüştürdü mü, yoksa sadece kontrol altına mı aldı?

Kontrol altına aldığını söylemek zor. Zaten yaşanan gelişmeler de bunu gösteriyor. Ama kontrol etme çabasının devam ettiğini söyleyebiliriz. Üstelik bu yalnızca Türkiye’de sanat alanında üretim yapan, sahne alan insanları kapsamıyor. Slaughter to Prevail ve Behemoth gruplarının konserlerinin ‘satanizm propagandası’, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) konserleri kapsamında dünyaca ünlü Brezilyalı sopranist Bruno de Sà’nın konserinin ‘çok gay göründüğü’ iddialarıyla yasaklanması en güncel örnekler. AKP’nin iktidar dönemi boyunca kültür-sanat alanına dair sabit bir amacının olduğunu söylemek zor. Güncel, siyasal ihtiyaçlara göre değişen şekillenen bir politika üretiliyor çoğu zaman. Bugün geldiğimiz noktada yeni rejimin ihtiyaçlarına karşılık verecek bir üretimi (örneğin milli ve dini duyguları yüceltecek eserler) teşvik edip, diğerlerini ‘güvenlik sorunu’ haline getirmek diye kabaca özetleyebiliriz. Yeni rejim, kültür ve sanatın üretim ve ‘tüketim’ zeminini kontrol etmeyi, değiştirmeyi ve buradan uzun vadede bir sonuç almayı umuyor diye düşünüyorum.

Türkiye’de sanatçıların özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Politik sinemanın ya da toplumcu gerçekçiliğin gücünü yitirmesi AKP’nin kültürel hegemonya arzusuyla birlikte nasıl okunabilir? 

Bir yaratma özgürlüğünden bahsetmek çok zor. İktidarın kırmızı çizgilerini, hassasiyetlerini dikkate almadığınızı, “milli ve gayri milli” ayrımında ‘gayrı’ olma riskini üstlendiğinizi varsaysak bile yarattığınız eserin insanlarla buluşmasına aracı olan kurum ve kişilerin de benzer bir tutum takınmasını beklemek durumundasınız. Eğer yönetmenseniz filminize para koyacak yapımcının, oynayacak oyuncunun, onu seçkisine alacak festivalin, vizyona sokacak dağıtımcının da aynı çizgide olması gerek. Tiyatroda salon işletmecisinin, görsel sanatlarda galeri sahibinin diye uzar gider bu liste… Ama bugün asıl sorun sanatın ‘geçinilebilir, karın doyurulabilir’ bir uğraş haline gelmesi. Bu da haliyle onu yaratanları birer ‘emekçi’ haline getiriyor. Bugün kendi talebini yaratmayı başarabilmiş azınlıklar dışında, ‘sanatçı’ların çoğu fikirlerini önce pazar tezgâhının sahibine, bu aşamayı geçerse de ‘müşteri’ye beğendirmek mecburiyetinde. ‘Sanatçıların’ emekçi olduklarını bu biçimiyle hatırlamaları da bir şeydir belki! Politik sanatın, politik mücadeleden ayrı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla “Türkiye’de politik bir sanat ya da sanatçı var mı” sorusuna yanıt ararken, ister kolektif ister bireysel olsun, yaratıcının politik eyleminin de belirleyici olduğuna inanıyorum. Bu da politik mücadelenin gücüyle ilgili. Maalesef bugün Türkiye’de sol/ sosyalist muhalefetin zayıflığı sanatçıyı da sanatı da etkilemekten uzak. Bu da üzerine düşünmemiz gereken bir ‘kültürel hegemonya’ problemimiz! Bu ‘organik’ bağın olmadığı politik içerikler ve tutumlar, niyetten bağımsız olarak önünde sonunda ‘marka değeri’ne katkı sunuyor. Bir de, harekete geçemeyen/ geçmeyen konforlu muhaliflerin zahmetsizce büyütecekleri politik bir tutum haline geliyor.

Bugünkü sansür politikalarını yorumlar mısınız? Sanatçılar neyi söyleyemeyeceklerini içselleştirdi mi?

Bugün sansürden çok otosansür problemi olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu yaratıcıların bilinçli olarak yaptığı bir şey olmaktan da çıkmaya başladı. Bildiğimiz anlamda otosansür, yaratıcının ‘netameli’ mevzuları bilip ona göre yorumda bulması anlamına geliyordu. Söylemenin kendisini değil, söyleme biçimini şekillendiren bir durumdu bu. Biraz etrafından dolanmak, ima etmek, doğrudan söylemek yerine dolaylı ifade etmek. Yani amaç bir biçimde söylemenin ya da göstermenin, hissettirmenin yolunu bulmaktı. Mesela Yeşilçam’ın büyük yönetmenleri ağır sansür koşulları altında yoksulluğu, sınıfsal uçurumları, erotik gerilimleri hissettirmenin görsel yollarını buluyorlardı. Ama bugün, kırmızı çizgiler anlatıdan tamamen çıkarılabiliyor ya da en ilkel haliyle temsil ediliyor. Sansürle mücadele edilip mahkûm edilebilir, otosansürle mücadele etmek neredeyse imkânsız!

Birgün

Paylaş.

Yanıtla