Kanlı Kabare’de Kan Yok

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Günsu Özkarar

Okan Bayülgen DaDa Salon’daki oyunlarına bir yenisini daha ekledi. Bu kez hem yazıp, hem yönettiği oyun da oynuyor da… Üstelik sahnede eksik olmayan kıdemli müzisyenlerin canlı performansı eşliğinde ve alanında ünlü isimlerle. Hem kendisine hem de rol arkadaşları, Derya Alabora, Nurhan Özenen, Sema Moritz ve Nazlı Kural’a Mimesis okurları için merak ettiklerimi sordum. Keyifli okumalar dilerim…

D. A. Biz Sema Moritz’le bir proje yapmak istiyorduk. Konusu tam oluşmamıştı ancak kafamızda Meyhane Muhabbetleri gibi ara ara şarkı söyleyeceğimiz bir konsept tasarlıyorduk. Buna eş zamanlı olarak Okan da Sema’ya bir proje teklifiyle gelmiş. Ardından üçümüz bir araya gelip fikirlerimizi nasıl birleştirebiliriz diye düşündük ve Okan da yazmaya başladı.

S. M. Benim için birkaç sebebi var. Okan’la Berlin’de karşılaşmıştık. Projesinden ilk o zaman bahsetti ve olay Kanlı Kabare’ye kadar geldi. Süreç hızlı ilerledi ve Okan yazmaya başladı. Ben şarkıcı olduğum için bu kimliğimin daha ön planda olmasını istedim. Ancak çok müthiş metinler vardı ama bana çok gelen yerde ben yapamayacağıma dair endişe duydum ve sağ olsun Okan, olmaz dedi ve bir oyuncu arayışına daha girildi, ilk akla gelen de Nurhan oldu. Nurhan’ı zaten çok severim ve onun da gelmesiyle ekip çok keyifli bir hal aldı, oyun da başka bir yere evrildi.

N. Ö. Okan Kanlı Kabare’yi yazarken benim rolümü Sema Moritz’e yazmış. Sema tiyatro oyuncusu değil ses sanatçısı olduğu için “rolün ezberini yapmak benim için çok zor” diyerek itiraz etmiş haklı olarak. Birkaç prova da yapılmış olmasına rağmen “Bunun altından kalkamam.” demiş. Bunun üzerine oyuncu arayışı başlamış. Sonuç olarak bana ulaştılar; oturduk, oyunla ilgili konuştuk. İlk etapta ikilemde kaldım. Her ne kadar oyunda şarkı söylemiyor olsam da oyunun, bugüne kadar oynadığım tarzda olmaması, yani müzikal ve kabare tarzında oluşu benim için büyük bir yenilikti. Bir süre olup olmayacağı hususunda kararsızlık yaşadım. Ama beni bir şekilde ikna ettiler ve prova sürecine girdik. Tabii onlar benden önce bayağı bir prova yapmışlardı. Benimle yeniden aldık süreci ve Sema’ya da şarkılarının dışında daha az ezber yapacağı bir rol yazılmış oldu.

N. K. Okan Bayülgen işleri itibariyle, içinde olmasam da beni heyecanlandırır. Birlikte çalışmaya başladığımızda da aynı duygular içindeydim. Rolün birçok farklı notası olduğunu gördüm ve bana çok uygun olduğunu düşündüm. Birçok marjinal noktaya dokunması açısından da Okan Bayülgen’in oyunu farklı olduğu için yelpazenizi daha geniş tutabiliyorsunuz. Bu olanaklar ve metnin de heyecanlandırması benim Kanlı Kabare’yi kabul etmeme sebep oldu.

“DIŞARIDA NELER OLDUĞUNU MERAK ETTİREN OYUN”

Okan Bayülgen’i yazar olarak nasıl buluyorsunuz?

D. A. Ben Okan’ı yazar olarak çok zeki buluyorum, olayları algılayışı farklı ve yazdığı her şeyin ne kadar karşılık gördüğünü oynarken fark ediyorum. Bu bir kabare ve kabare hem yazarken, hem oynarken farklı bileşenler gerektiriyor, dışarıdan bakmak, eleştirmek, politik hiciv barındırması önemli.

Zaten başka bir röportajında politik doğruculuğu sevmediğini belirtiyor…

D. A. Evet, bu oyunda politik doğruculuk söz konusu değil. Ama dışarıda devamlı bir şeyler oluyor, içeride bizim moralimiz bozuk, uyuyamıyoruz, bunlar aslında politik metaforlar ve benim oyunun sonuna doğru “Komserim dışarıda ne oluyor?” repliğime komserin “Dışarıda bir gergedan göründü.” diye cevap vermesiyle de aslında Ionesco’ya gönderme yapan bir tarafı da var oyunun. Bu da politik hiciv olarak okunabilir sanırım.

Ya siz?

S. M. Ben arkadaşı olarak çok objektif olamayabilirim. Bu sebeple kendi içinde olduğum oyunu değil Dracula hakkındaki fikrimi söyleyebilirim. Ekiple yazmışlar ve ekip çok sağlam, onun araştırmacı yönü belki insanı zorluyor ama izlerken yine de nutkum tutuldu, çok etkilendim.

N. K. Benim bugüne kadar alıştığım dramatik dil yapısından çok farklı. O anlamda beni zorladığını söyleyebilirim. Ama öğreticiydi.

N. Ö. Yer yer benim oyunculuk dilime uydurmak için değişiklik yapma fikirlerimi Okan’a söyledim. Tabii burada bahsedilen karakterin dili ve siz de ister istemez bu karakterin içine kendi dilinizle dahil oluyorsunuz. Okan tekstin çok fazla değiştirilmesi taraftarı olmayan bir yönetmen. Yalnız “ben şurada şu değişikliği yapıyorum” diye onu haberdar ederek bazı değişiklikler yaptım. Onun dille ilgili çok dikkat ettiği, üzerinde durduğu bir husus var. Özellikle son zamanlarda dizilerde baş gösteren ve toplum olarak dilimizi bozan, zarar veren söylemleri ekarte etme gereği. Bunları kullanmama konusunda özen gösterdik.

Peki yönetmen olarak?

S. M. Okan zor bir yönetmen. Çok sevdiğim bir arkadaşım olmasının yanı sıra şöyle yorumluyorum, o kafasında yazmadan önce her şeyi bitiriyor ve kafasında o kadar çok şey var ki, onları çok hızla kaleme döküyor. Bunun oyuna dönüşüp, oyun içinde şekillenmesi de zor bir süreç oluyor. Bazı yönetmenler oyunculara bırakır işi belki ama Okan’ın kafasında beklediği çok net bir dünya ve tavır var, oyuncudan da bunu bekliyor.

N. Ö. Okan kendi de söylüyor bunu; provalarda biraz sıkılan bir yönetmen. Ama enerjisi çok yüksek. Onunla prova yapmanın şöyle güzel bir yanı var; çok bilgili, entelektüel bir insan. Prova sırasındaki konuşmalarda geçen bir durumu değişik yönleriyle anlatabiliyor ve siz de çok şey öğreniyorsunuz o esnada. Bu da prova sürecinin daha keyifli hale gelmesine katkıda bulunuyor.

N. K. Müthiş! Okan Bayülgen “Siz deneye deneye bulun.” tarzında bir yönetmen değil. Oyuncu olarak size deneyimi yaşatıyor ve hatta sevmeseniz ya da metnin bir bölümünde zorlansanız bile, size role biçtiği fotoğrafı anlatması ile rolü deneyimlediğinizde gerçekten en uygun fotoğrafın o olduğunu hissetmenizi sağlıyor.

Kabare ile geçmişiniz nasıl?

D. A. Ben kabare çok severim. Konservatuvar son sınıftayken Nişantaşı’nda Kabare 73 diye bir yer vardı. Liza Minnelli’ nin kabaresini minik bir show haline getirmişlerdi ve ben mamayı oynamıştım. (Mamanın şarkısını biraz mırıldanıyor.) Ben henüz hala öğrenci olduğum için acemiydim ve dördüncü duvardan başka bir şey de bilmiyordum. Aysun Arslan, Çetin İpekkaya gibi çok da önemli isimler ile kabare dünyasına girmek benim için oldukça heyecanlıydı. Ardından Uğur Yücel ve Ali Poyrazoğlu’ndan devraldığımız Eski Yeşil diye bir kabaremiz oldu, orada devam ettik. Orası da ufak, seyirci ile iç içe bir alandı. Sonrasında da Mustafa Avkıran’la yaptığımız 5. Sokak Tiyatrosu gibi hep seyirciyle hemzemin olunan, onlarla ilişki kurulan sahnelerde oynadım. İtalyan sahnede çok az oynadım. En son Mesut Aslan ile Gılgamış oynadık, orada da seyirci ayaktayken biz oynuyorduk.

S. M. Ben yıllar önce Tuncel Kurtiz ile Şeyh Bedrettin Destanı, Mustafa ve Övül Avkıran ‘la ise Dumrul ile Azrail oynadım. Ayrıca Aşura diye göç şarkılarının içinde olduğu bir müzikalde söyledim. Hala da var. Genco Erkal’la Nazım’a Armağan ‘da da söyledim. Kısacası birçok farklı kabarede yer aldım ama aynı zamanda metni bu kadar güçlü olan bir projede ilk kez yer alıyorum.

N. Ö. İtiraf etmeliyim ki Devekuşu Kabare dışında pek kabare seyretmişliğim yok. Türkiye’de de kabare pek yok zaten. Yurtdışına çıktığımda da o kısıtlı süreler içinde kendime böyle bir imkân tanımamışım demek ki. Çok bildiğim bir şey değildi ama Devekuşu Kabare’yi çok keyifle seyretmiştim. Ancak çok küçüktüm ve geniş manada değerlendirebilecek zamanım değildi henüz.

N. K. Var. Ben Dada’da diğer oyunlarda da oynuyorum. Aslında Devlet Tiyatrosu oyuncusuyum. Hâlihazırda da Moliere’in “İnsandan Kaçan” isimli oyununda rol alıyorum.

“DADA ADETA BİR DÜNYA MARKASI”

Dada Salon’da oynamak nasıl bir deneyim?

S. M. Olağanüstü. Dada bence bir dünya markası. Dünyada bu kadar donanımlı yer az. Belki de Okan Bayülgen’e hayranlığım bundandır.

N. Ö. Dada çok güzel, özenle düşünülerek hazırlanmış bir salon. Şu an oturduğumuz kulis bile çok güzel. Yurtdışında yapılan kabarelerde gördüğüm fotoğrafları anımsatıyor. Biz oyunumuzu zaman zaman başka salonlarda oynuyoruz. Ne var ki burada oynadığım kadar haz aldığımı söyleyemem. Çünkü bu salonda oyunumuzun başka bir havası olduğuna inanıyorum. Ayrıca seyirci çok beğeniyor oyunu. Buranın dışında mesela dün akşam Trump’ta oynadık. İlginçtir, çoğunluğu orta yaş üstü seyirci oluşturuyordu. Çok sevdiler, beğendiler ama oyuncu olarak bana sorarsanız ben Dada diyorum.

N. K. Buranın atmosferi çok farklı. Seyirciyle adeta iç içe olmak farklı bir deneyim.

D. A. Muazzam. Başka sahnede oynamakla burada oynamak arasında çok fark var. Öncelikle seyirci ile yakın mesafede ve dekorasyon olarak da tam bir kabare mekanı. Duvarların elle boyanması gibi detayları var. Büyük salonlarda seyirci ile olan mesafe seyircinin algısını da azaltabiliyor. Ancak burada zaman zaman seyircinin arasına da inerek oynamak seyirci ile oyuncu arasında bir ısı yaratıyor, seyirci uzaktan yani mesafe alarak bakmamış oluyor. Mesela Londra’da birkaç katlı tiyatrolar vardır ya, ben hep düşünürüm seyirci kendini oyunun içinde hissedebiliyor mu bu şekilde diye.

Bu arada siz akademisyensiniz de…

Evet ben üç farklı okuldayım. Hem Okan Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi’ndeyim, hem de Sadri Alışık Akademi’deyim. Öğrencilerim gelip izliyor ve bu benim için öğretmen öğrenci alış verişini besleyen bir durum. Ben oyunculuğu öğrencilerime göstererek, tonlayarak değil , anlatarak, onların duyguyu kendilerinin bulmasını isteyerek sağlamaya çalışıyorum. Benim sahnede olmam da bence öğrenci için bir güven duygusu teşkil ediyor. Çünkü akademisyenlerin çoğu sahnede olmadığı için, sahnede öğretmenlerini kanlı canlı gördüklerinde söylediklerimi daha rahat algıladıklarını hissediyorum. Bir de öğretmenlik gerçekten insanın kendisine ayna tuttuğu bir alan. Yıllar önce ilk kez Mimar Sinan’da hocalık yapmaya başladığımda bu kadar faydalı olacağını ön görmemiştim, çok besleyici oldu.

Diğer projelerinizden de biraz bahsedebilir misiniz?

D. A. Yeni bir proje okuduk, olursa çok heyecanlı ama ondan şimdi bahsetmek istemem. Disney’de bir film yaptık, bir de 24 Şubat’ta Güvenç Dağüstün ile Ruhi Su projemiz var.

N. Ö. Hali hazırdaki diğer oyunum Fanatik’e İstanbul’da bir ara verdik. Tamamen bitirdik demiyorum, İstanbul’da ara verdik. Yurtdışı turnelerimiz var. Yine de sanırım mart ayı içinde bir-iki yurtiçi turnemiz de olacak gibi. Instagram’dan takip edilebilir.

N. K. Az önce de söylediğim gibi geçen sezondan beri oynadığımız İnsandan Kaçan oyunu var. Burada Kanlı Kabare’yle birlikte Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nı oynuyoruz. Yine Okan Bey’in yönettiği Harem Kabare var.

S. M. Ben Berlin’de yaşıyorum. Beş yıldır oradayım ve bu süreç içinde Sema Moritz konserleri yapıyorum, festivallerde yer alıyorum. Bir buçuk yıl önce de Seyyare adı altında on dokuz müzisyenden oluşan Anatolian Women Voice Korosu kurdum. Çok dilde, farklı kültürlerden şarkılar söylüyoruz. Hepsi farklı bir mesleğe sahip. Aramızda Kürt, Ermeni, Yunan, Arap İsrail karışımı bir koristimiz, İtalyan asıllı başka bir koristimiz var. Bunun yanı sıra da Shermin Langhoff’un Das Rote Haus projesinde ve Maksim Gorki’de koro olarak yer alıyoruz.

Yol sizi besliyor mu?

Çok… Ben kendimi zaten yolcu olarak tanımlarım. Yolda olmak bana çok iyi gelir, yazarım, düşünürüm, yolda olmayı çok seviyorum.

Oyunun ismini siz koysanız ne derdiniz?

S. M. Zor bir soru, Kanlı Kabare o kadar içimize işledi ki…

N. K. O’ kanlı kabare. (Gülüyor.)

N. Ö. Hiç düşünmemiştim ama sanırım içinde meyhane geçen bir isim bulurdum. Belki kanlı meyhane.

D. A. Bir ara Şen Meyhane konuşulmuştu ama ben seviyorum oyunun ismini. O yüzden bilemedim şimdi.

“GERÇEĞE AYKIRI BİR DÜNYAYI TEKRAR NASIL MANİPÜLE EDEBİLİRİM?”

Itır Erhart’ a verdiğiniz bir röportajda “Sanat soru sormaz. Soru sordurur. Sanat bir yanıt vermez. Yanıt aramaya yönlendirir.” diyorsunuz, nedir Kanlı Kabare’nin sorusu?

Altmış küsür yıllık hayatım içerisinde, geçmişten bugüne deneyimlerimi de hatırlamaya özen göstererek, toplum ahlakının nerede kırıldığını bulmaya çalışıyorum. Anlıyorum ki bu kırılma 80’lerde gerçekleşmiş ve o zamandan itibaren bizim sinirlerimiz bozuk. Bir toplum içindeki bireyler ortak bir sinir bozukluğu hali içerisinde olabilirler. Biz de böyle bir haldeyiz. Birbirimizle devamlı didişip suçlu arar haldeyiz. Öfkemiz ve üzüntümüz çok yüksek. Burada da, oyunun başından sonuna kadar “uyumuyoruz, psikolojimiz bozuk” sözleri dönüp duruyor ve işte tam olarak bu durumu ifade ediyor. “Dışarıda bir şeyler oluyor” ifadesi ise ne kadar duyarsız olduğumuzu sembolize ediyor. Dışarıdaki bozulmuş yapı ve depresyon içeriyi tahrik ediyor, içerisi ise büyük bir vurdumduymazlık hakimiyeti altında birbiriyle didişmeyi yeğliyor. Oyunda izlediğimiz dört kadın da yıkık ama asla güçsüz değiller. Sadece güçlü olduklarının farkında değiller. Erkek egemen dünyanın onlara dayattığı problemlerle uğraşırken o problemleri birbirlerini delik deşik ederek, birbirlerini parçalayarak çözmeye çalışıyorlar. Bendeki düşünce motivasyonu işte böyle bir meseleden yola çıkarak oluştu.

Sadece bu oyun özelinde değil, nasıl yazıyorsunuz? Hangi yanınızla karşılaştınız yazar Okan Bayülgen olarak?

Valla ben hep mecburiyetten yazıyorum. Kanlı Kabare’yi böyle bir oyuna ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için yazdım. Bir ekiple beraber çalışıyorum ve Nihal Usanmaz var en yakınımda. O artık bir asistandan öte bir yönetmen yardımcısı, yönetmen ve proje seçimlerinde yani tüm başlangıçlarda bir arkadaş… onun dışında da diğer arkadaşlarım, oyun danışmanlarımız var; görüyorsunuz ya hiç tek başına yazma durumu yok bende. Kolektif çalışma isteğimle karşılaştım diyebilirim.

Yazarken oyuncuları da seçiyor musunuz kafanızda?

N. U. Tabii.
O. B. Biraz da tabiri caizse terzi psikolojisi var. Yazarken o kişiyi hayal ediyoruz ve uygun oyuncuları ister istemez düşünüyoruz. Zaten bu, ülkemizde bir yükümlülük. Bir de o projeyi hemen hayata geçireceğimizi biliyoruz. Şu anda hayata geçirmek istediğimiz Napoleon, Josephine ve Sade büyük projesi ardından, Medusa büyük projesi onun ardından da Kazanova gibi bir büyük proje daha var. Diğer taraftan görsel işler de mevcut ve bütün bunların adresleri, yapım şirketleri, tarihleri belli. Almanya’da Richard’ın Almanca olarak sahnelenmesi, Alman oyuncular tarafından oynanması ve yönetilmesi, hayata geçirilmesi söz konusu. Aynı zamanda prodüksiyon nasıl olacak, memleket şartlarında hangi salonlarda, ne şekilde oynayacak, Almanya’da oynanan oyunlar nasıl olur gibi tüm meseleler önceden düşünülüp masaya yatırılıyor. Tümü ölçüp tartarak ortaya çıkarılıyor.

Dracula, III. Richard gibi bilinen öykülerin yanı sıra Kanlı Kabare’yi yazıp yönetmenizin altında güncel olanla geleneksel olanı dengeleme isteğiniz yatıyor olabilir mi? Bir tür özgünlük arayışı diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Ayrıca Kanlı Kabare’ye benzer bir iki iş daha var: Kuğu ve Köpekbalığı. Özellikle ikonik karakter veya yazarlar hakkında yazmak tabii ki tarihi bir donanım ve yanıltıcı olmamayı gerektiriyor. Benim amacım günümüz post-truth dünyasında manipüle edilmiş gerçekliklerle nasıl uğraşırım ve bu güya “bilindik ve tanındık” kişiler üzerinde manipüle edilmiş bu sisi, toz bulutunu, bu gerçeğe aykırı dünyayı nasıl tekrar manipüle edebilirim, bu da özgün olanı yaratma arayışı esasen.

Son olarak da, DaDa Salon hakkında oyuncularınız hep övgüyle bahsetti. Başka şehirlerde açılmasına dair de teklifler alıyormuşsunuz. on yıl sonra DaDa’yı nerede görmek istersiniz?

On yıl sonra kendimi bu markayı satmış olduğum, çalan iş telefonlarını açmayacağım bir yerde görmek isterim. (Gülüyor.)

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Günsu Özkarar

Yanıtla