Oluşun Gölgesinde Adalet: Bursa Şehir Tiyatrosu’nda “Adiller”

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Hasip Akgül

Bursa, tiyatro zenginliği açısından artık İstanbul ve Ankara ile birlikte anılmaya başlayan bir kent. Bursa Devlet Tiyatrosu, Nilüfer Kent Tiyatrosu ve Bursa Şehir Tiyatrosu gibi kurumsallaşmış repertuvar tiyatrolarının yanı sıra çok sayıda özel tiyatroya da ev sahipliği yapıyor. Bu özverili çabalar kentte güçlü bir tiyatro canlılığı yaratıyor. Ancak bugün özellikle Bursa Şehir Tiyatrosu’nun, Ali Düşenkalkar yönetiminde, muadili şehir tiyatrolarının yaşadığı pek çok yönetimsel zafiyetin tersine, dikkat çekici bir atılım içinde olduğunu belirtmek gerekir. Yalnızca sahne sayısını artırmak, oyunları tüm ilçelere ulaştırmak ya da niceliksel bir çeşitlilik sunmak değil; ikinci kez izleme isteği uyandıran, estetik ve düşünsel olarak nitelikli yapımları sahneye taşıması da bu çıkışın temel göstergelerindendir.

Albert Camus’nün kaleme aldığı Adiller, bu bağlamda özellikle üzerinde durulması gereken bir yapıt. 1905 Rus Devrimi sürecinde, devrimci-sosyalist bir grubun Grand Dük’e yönelik suikast girişimini konu alan oyun, Bursa Şehir Tiyatrosu’nun 2026 sezonunun yeni yapımı olarak sahneleniyor. Camus’nün metni, devrimcilik ile tutuculuk arasında kurulan düşünsel bir tahterevalli üzerinden adaletin paradokslarını tartışır. Oyun, hem konusu hem de rejisinin seyirciye açtığı düşünme ve yorumlama olanakları açısından son derece ilgi çekicidir.

Yönetmen Emre Feza Soysal, sahnedeki oyuna eşzamanlı bir sinema dili ekleyerek, sahnenin üstüne yerleştirilen perdede canlı çekimlerin anlık olarak yeni bir kurguyla aktarılmasını sağlamış. Bu tercih, yalnızca biçimsel bir yenilik değil; tiyatro ile sinema arasındaki tarihsel ve politik gerilimi sahne üzerinde görünür kılan güçlü bir dramaturjik buluştur. Bu yaklaşım seyirciyi adalet ve devrim kavramları kadar, görme ediminin kendisi üzerine de düşünmeye davet etmektedir.

19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başı, yalnızca imparatorlukların siyasal rejimlerinin değil, aynı zamanda görme ve anlamlandırma rejimlerinin de çözüldüğü bir dönemdir. İmparatorlukların dağılması, saray merkezli iktidar biçimlerinin çözülmesi; 1905 Rus Devrimi, 1908 Jöntürk Devrimi ve Meiji sonrası Japon dönüşümü gibi süreçler, Asya ve Avrupa’yı kesen yeni bir evrensel politikanın doğuşuna işaret eder. Bu devrimci dalga, hakikat, adalet ve eylemle ilişkili yeni bir görme kültürünün ürünüdür.

Bu dönemde 1789’dan itibaren devrimci enerjinin taşıyıcısı olan burjuvazi, sanayi kapitalizminin tekelci aşamasına ulaşarak tarihsel konumunu tersine çevirir. “Makine üreten makineler” yapabilme kapasitesi, yalnızca üretimi değil, algıyı ve dolaşımdaki imgeleri de merkezîleştiren yeni bir iktidar biçimini beraberinde getirir. Asıl sorun artık yüksek verimlilik ya da sermaye birikimi değil; halkta biriken devrimci enerjinin nasıl kontrol edileceği, yönlendirileceği ve temsil edileceğidir. Bu tür tarihsel kırılmaları her zaman bir “görme rejimi değişimi” olarak da okuyabiliriz. Sinemanın ortaya çıkışı da tam bu ihtiyacın dayattığı yeni bir görme keşfidir.

Tiyatro, ritüelden koparak bir zamanlar “oluş”u ehlileştirmişti; ancak modern kitle toplumunda bu artık yeterli değildir. Sinema, fragmantel yapısı, çoklu bakış açıları ve kurgu yoluyla ürettiği süreklilik yanılsaması sayesinde modern iktidarın ihtiyaç duyduğu yeni bir görsel süreklilik ve anlam rejimi sunar. Antik Yunan’da “barbar” olarak adlandırılan göçebe toplulukların ritüel temelli görme kültürleri, onların yönetilmesine direnç gösteriyordu. Tiyatronun M.Ö. 6. yüzyılda ritüelden koparak kamusal bir seyir düzeni icat etmesi gibi, sinema da modern toplumda “oluşu” yönetilebilir temsillere dönüştürme işlevi üstlenmiştir. Arzunun, modanın, reklamın ve tüketimin rızası bu yeni görme biçimiyle düzenlenir.

Oyunda altlı üstlü bir yapı içinde sunulan tiyatro ve sinema birlikteliği, tüm bu tarihsel çağrışımları söz konusu etmektedir. Adiller, Camus’nün 1905 Rus Devrimi bağlamında, “en alttakiler” adına konuşanların şiddetin etik ve politik sınırlarını tartıştığı bir metindir. Karakterler; eylem ile temsil, adalet ile intikam, karar ile vicdan arasında sıkışmıştır. Ezilenlerin şiddeti, egemenlerin şiddetinden gerçekten farklı mıdır? Ve eğer bu fark siliniyorsa, bu şiddet yeni bir adalet fikrini temsil edebilir mi?

Bursa Şehir Tiyatrosu’nun sahnelemesi, canlı eylemi eşzamanlı olarak görüntüye dönüştüren yapısıyla bu soruları biçimsel düzlemde de görünür kılar. Altta süren canlı eylem ile üstte beliren görüntü arasındaki gerilim; tiyatro ile sinema, oluş ile temsil, eylem ile seyir arasındaki tarihsel çatlağı sahnede yeniden üretir. Soysal ve dramaturgi ekibi, Camus’deki devrimin “haklılığı”ndan çok, devrimin kendini hangi görme ve duygu rejimi içinde meşrulaştırdığına odaklanmış görünüyor.

Bu sahneleme, seyirciyi yalnızca “ne anlatılıyor?” sorusuyla değil, “nasıl görüyorum?” sorusuyla da yüzleştirir. Adiller, antik tragedyanın ritüel kökenlerinden modern sinemanın temsil gücüne uzanan uzun bir görme tarihinin, 20. yüzyıl başındaki politik krizle yeniden düğümlendiği bir eşikte durmaktadır. Ve şu önermenin sahne üzerinde kurulduğunu görüyoruz: Temsil, ne kadar gelişirse gelişsin, oluşu bütünüyle bastıramaz.

Ön oyunda hazırlık yapan oyuncuları, oyunun finalinde sinema setindeki rolden çıkmış halleriyle yeniden görürüz; kendileri olarak yönetmene, kafasındaki devrimi yapıp yapmadığını sorarlar. Bir diğeri ise “O değil de… ücretlerimizi ne zaman alacağız?” der. Bu soru, oyun boyunca süren vicdan tartışmasının üzerine dökülmüş bir kova soğuk su gibidir. Sanki temsili boşa çıkarmış ve oluşun değerini hatırlatmaktadırlar.

Camus’nün temel paradoksu ve Bursa Şehir Tiyatrosu’nun yaratıcı katkısının burada kristalleştiğini görüyoruz: Ezilenlerin şiddeti, kendini temsil etmek zorunda kaldığı anda, egemenlerin şiddetiyle aynı etik tona yaklaşır. Çünkü temsil, şiddeti zamansallaştırır, izlenebilir kılar ve onu bir karar olmaktan çıkarıp tartışma nesnesine dönüştürür.

Bu nedenle Adiller, alttan gelen şiddetin “haklı” olup olmadığıyla değil; şiddetin temsil edilebilir hâle gelmesinin adalet fikrini nasıl aşındırdığıyla ilgilenir. Oyundaki tüm yabancılaştırma stratejileri, tiyatro ve sinemanın üst üste bindirilmesiyle temsili kırmak ve oluşun önünü açmak içindir.

Oyundaki çifte görsellik, sanki Platon’un mağara alegorisini çağrıştırmaktadır. Ancak gölgeler yalnızca sahnedeki oyunculara ait değildir; salondaki seyirciler de bu yanılsamanın parçasıdır. Zincirlerden kurtulmak için bakış açısını değiştirmek gerekir. Gerçek, ne sahnedeki temsilin ne de perdedeki görüntünün içindedir; gerçek, mağaranın dışında, “oluşu” yaşamayı göze alanlara görünür.

Bursa Şehir Tiyatrosu’nun Adiller sahnelemesi, devrimi temsil etmeye kalkışan her estetiğin, eninde sonunda devrimin kendisi tarafından sorgulanacağını hatırlatan güçlü bir eşik deneyimi sunuyor.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Hasip Akgül

Yanıtla