(Tuğçe Çelik’in Fernando Melo ile yaptığı ve Birgün’de yayımlanan söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)
Brezilyalı koreograf Fernando Melo’nun “Rüzgâr Ağacı” (Leaning Tree) adlı eseri, 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 24-25 Ekim tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM), İstanbul Devlet Opera ve Balesi MDTistanbul dansçıları tarafından sahnelenecek. Danimarkalı ressam Vilhelm Hammershøi’nin resimlerinden esinlenen Melo, eserini yalnızlık, sessizlik ve insanın iç dünyası üzerine kurdu. Koreografisinde kapılar, duvarlar ve değişen mekânlardan yararlandı. Melo ile eserin yaratım sürecini, çağdaş dansın toplumsal meselelerle ilişkisini ve ekonomik koşulların sanatsal üretime etkilerini konuştuk.
GÖRÜNENLE GİZLİ KALAN ARASINDAKİ GERİLİM
Eserin yaratım sürecini anlatan Melo, Hammershøi’nin resimlerinin sahne tasarımından ışık kullanımına kadar belirleyici olduğunu söyledi. Melo, “Yaratım sürecinin başında, sahne tasarımını hayal edip şekillendirirken zihnimde zaten var olan imgelerle bir şekilde örtüşen görsel referanslar arıyordum. Hammershøi’nin resimlerine uzun yıllardır hayranlık duyuyordum ve birdenbire onun dünyasının aradığım şeye çok yakın olduğunu hissettim. Özellikle iç mekân resimlerindeki atmosfer beni etkiledi: Sessizlik, yalnızlık, gerilim, soluk renkler ve çoğu zaman bize sırtını dönmüş o gizemli figürler. Bu imgelerde son derece esrarengiz ama aynı zamanda inanılmaz derecede insani bir şey var. Tanıdık ev içi mekânlara bakıyoruz ama yüzeyin altında bir şeylerin yaşandığını hissediyoruz. Hammershøi’nin resimleri, gördüklerimizle gizli kalanlar arasındaki bu gerilimi tam olarak yakalıyor gibi görünüyor. Onun görsel dünyası, ‘Rüzgâr Ağacı’nın renkleri, sahne tasarımı ve ışık düzeni için önemli bir ilham kaynağı oldu. En küçük hareketin ya da bakış açısındaki bir değişimin bile başlı başına bir duygusal evrene işaret edebileceği bir atmosfer yaratmama yardımcı oldu” diye konuştu.
Sahne tasarımını koreografiden ayrı düşünmediğini belirten Melo, seyircinin gerçeklik algısıyla da oynamak istediğini ifade etti: “Benim için sahne tasarımı, koreografinin gerçekleştiği bir arka plandan ibaret değildir. Mekânla dansçıların bütünüyle birbirine bağlı olduğu, birinin diğeri olmadan gerçekten var olamayacağı ortamlar yaratmakla çok ilgileniyorum. ‘Rüzgâr Ağacı’nda duvarlar, kapılar ve mimari unsurlar koreografinin temel parçaları. Bunlar, sahnede olup bitenleri algılama biçimimizi sürekli değiştiriyor. Bu dönüşümler aracılığıyla seyircinin ne gördüğünden hiçbir zaman tam olarak emin olamadığı, bakış açıları arasında kesintisiz bir oyun yaratmaya çalışıyorum. Gerçeklik algımızın duygularımızdan, anılarımızdan ve deneyimlerimizden nasıl etkilendiğiyle ilgileniyorum. İki insan tamamen aynı durumu yaşayabilir ama onu birbirinden bütünüyle farklı biçimlerde algılayabilir. Bir bakıma ‘Rüzgâr Ağacı’nın sürekli değişen mimarisi, bu istikrarsızlığın bir yansımasına dönüşüyor. Kendimize, başkalarına ve çevremizdeki dünyaya ilişkin anlayışımız sürekli değiştiği gibi mekân da dönüşüyor. Sonuçta sahne tasarımıyla koreografinin birlikte çalışarak yalnızca görsel değil, aynı zamanda derin bir duygusal etki yaratan bir tiyatro deneyimi oluşturmasını istiyorum.”
HER DANSÇI ESERE YENİ BİR HAYAT KATIYOR
“Rüzgâr Ağacı”nın MDTistanbul ile yeniden sahnelenmesini değerlendiren Melo, dansçıların yorumunun eseri nasıl dönüştürdüğünü şöyle anlattı: “Bir eser yeni bir oyuncu ya da dansçı kadrosu tarafından yorumlandığında kendine özgü yeni bir hayat kazanır. Bir koreograf olarak bunu son derece güzel buluyorum. Koreografiyi, yapıyı, zamanlamayı ve niyetleri koruyabilirsiniz ama özgün yapımdaki dansçıları yeniden yaratamazsınız; zaten yaratmamalısınız da. Her dansçı farklı bir bedensellik, kişilik, geçmiş ve malzemeyi anlama biçimi getirir. Bütün bunlar kaçınılmaz olarak sahnede gördüklerimizi etkiler. MDTistanbul dansçıları bu çalışmaya büyük bir merak, özveri ve açıklıkla yaklaştılar. Onların bireysel kişiliklerinin yavaş yavaş eserin bir parçasına dönüşmesini görmek harikaydı. Seyircilere bir şeyin tam olarak ne anlama geldiğini nadiren söylerim. Anlatısal unsurlarla çalışsam da mutlaka bir hikâye anlatıyor olmam. Bu unsurları, bazı bağlantıları bilinçli olarak çözümsüz bırakarak seyirciye sunduğum yapboz parçaları gibi düşünüyorum.
Her insan eseri kendi anıları, deneyimleri, kültürü ve duygusal durumuyla tamamlar. Bu anlamda bir gösteriyi izlemek biraz aynaya bakmaya benzer. Farklı insanlar tamamen aynı şeye bakıp birbirinden bütünüyle farklı şeyler görebilir. Dolayısıyla ‘Rüzgâr Ağacı’ başka bir ülkeye gidip yeni bir kültürel bağlamla karşılaştığında anlamının aynı kalması gerektiğini düşünmüyorum. Hatta öyle olmamasını umuyorum. Korumak istediğim şey eserin titizliği, atmosferi ve sanatsal bütünlüğü. Ancak sonuçta seyircinin eserin içinde keşfettiği şey kendisine aittir.”
Türkiye’ye ilk kez gelen Melo, İstanbul seyircisiyle buluşmaya ilişkin duygularını ise şu şekilde özetledi: “İstanbul, kendimi bildim bileli ziyaret etmek istediğim bir şehir! ‘Rüzgâr Ağacı’nı festivalde sunmak benim için büyük bir mutluluk. Özellikle de eserin, onu başka yerlerde izleyen seyircilerden farklı deneyimlere ve kültürel referanslara sahip olabilecek bir izleyici kitlesinde nasıl karşılık bulacağını çok merak ediyorum. Benim için uluslararası alanda çalışmanın en heyecan verici yanlarından biri bu karşılıklı etkileşim. Sanat, her şeyi sözcüklerle açıklamak zorunda kalmadan kültürler arasında iletişim kurmamızı sağlıyor.”
SANATIN TOPLUMSAL ÖNEMİ EMPATİDE BAŞLAR
Sanatın politik sorumluluğuna ilişkin konuşan Melo, tiyatronun toplumsal işlevini empati kavramı üzerinden değerlendirdi.
“Tiyatronun ve genel olarak sahne sanatlarının öneminin politikanın çok ötesine geçtiğini düşünüyorum. Bir bakıma insan olmanın ne anlama geldiğine ilişkin çok daha temel bir şeye dokunuyor” diyen Melo şöyle devam etti:
“Filozof Paul Woodruff’un The Necessity of Theater (Tiyatronun Gerekliliği) adlı harika bir kitabı var. Bu kitapta tiyatronun yalnızca sağlıklı bireylerin gelişimi için değil, sağlıklı toplumlar için de vazgeçilmez olduğunu savunuyor. Tiyatroya ilişkin özellikle güzel bulduğum bir tanım yapıyor: ‘Tiyatro, insanların insan eylemlerini izlenmeye değer kıldığı sanattır.’ Bir tiyatro salonunda oturduğumuzda ne olur? Başka insanları gözlemleriz. Onların eylemlerini, duygularını, mücadelelerini ve ilişkilerini izleriz. Bir anlığına kendi hayatlarımızın dışına çıkmaya ve başka birinin deneyimlerine dikkat kesilmeye davet ediliriz. Ben de bu gözlem eyleminin empatinin temellerinden biri olduğuna inanıyorum. enim için sanatın toplumsal önemi burada başlıyor. Politik meselelerle ilgilenebilmemizden önce, deneyimleri, inançları ya da yaşam koşulları bizimkilerden çok farklı olanlar da dâhil, başkalarının insanlığını tanıyabilme yetisine sahip olmamız gerekiyor. Elbette sanat açıkça politik olabilir ve bazen kesinlikle politik olmalıdır. Ancak toplumsal bir anlam taşıması için her sanat eserinin politik bir mesaj vermesi gerektiğine inanmıyorum. Bazen yalnızca insanların gözlem yapabildiği, hissedebildiği, sorgulayabildiği ve empati kurabildiği bir alan yaratmak bile topluma son derece önemli bir katkıdır. Belki de ayrışmaların giderek arttığı dönemlerde dünyayı başka birinin gözünden görebilme yetisi her zamankinden daha gereklidir.”
BAĞIMSIZ SANATÇILAR İÇİN KOŞULLAR ZOR
Bağımsız sanatçıların karşı karşıya olduğu ekonomik güçlüklerin altını çizen Melo, kültür-sanat alanına verilen desteğin toplumsal önemine dikkat çekti: “Koşullar ülkeden ülkeye, bir kültürel bağlamdan diğerine büyük farklılıklar gösteriyor. Korku ve belirsizliğin hem politik hem de toplumsal düzeyde alınan pek çok kararı etkilediği bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Dünyanın birçok yerinde daha muhafazakâr politikalara doğru bir yönelişe tanık oluyoruz. Bunun en azından kısmen insanların geleceğe ilişkin giderek artan güvensizlik duygusuyla bağlantılı olduğuna inanıyorum. İnsanlar korktuklarında acil ve somut çözümler aramaları anlaşılabilir bir durum. Hükümetler de savunma ve güvenlik gibi koruma ya da istikrar sağladığı düşünülen alanlara öncelik vererek karşılık veriyor. Bu, söz konusu önceliklere yönelik bir eleştiri olmak zorunda değil; daha çok toplumların belirsizliğe nasıl tepki verdiğine ilişkin bir gözlem.
Sanat açısından güçlük şu ki sanatın topluma katkısı çoğu zaman hemen ortaya çıkmıyor ve ölçülmesi çok daha zor oluyor.
Devamı için tıklayın.
