Saygı Duruşu Değil Silah Sayımı: Hazanavicius’un The Artist Filmi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Barış Yıldırım

Her sanat eseri, aynı zamanda sanat hakkındadır. Bu sav, ilk duyuşta, postmodernite, metinlerarasılık nevi şeylerle ilintili gibi duruyorsa da aslında insanın dünyayı bilmesine, felsefi terminolojiyi kullanacak olursak ‘epistemoloji’ye dair bir şeyler söylüyor.

Dünyayı bilişimiz ‘bilinç’se, dünyayı bilişimizi bilen, dünyayı nasıl biliyoruz üzerine düşünen şey ‘özbilinç’tir. Hegelci terminolojinin afili kavramlarını kullanıyor olsam da öyle anlamak için kalın felsefe kitaplarını gerektiren bir şeylerden bahsetmiyorum. Bilinç düzeyinde, masamın üzerindeki elmayı düşünürüm; onun rengini, tadını, mekânda kapladığı yeri vs. Özbilinç düzeyinde ise elmayı değil elmayı düşünüşümü düşünürüm; sözgelimi, elmanın renginin bende hangi duygu ve düşünceleri hangi aşamalarla uyandırdığını.

İnsan tek başına bu düzeylerin sadece birinde düşünemez. Elma toplayıcısı işini yaparken daha çok bilinç düzeyinde çalışır, bilişsel psikolog ise özbilinç düzeyinde. Ancak düşünce üzerine hiç düşünmemek de salt düşünce üzerine düşünmek de zihinsel patolojilere işaret eder.

Her tür sanat eserinin aynı zamanda sanat üzerine düşündüğünü söylemiş oldum. İyi de resimler, senfoniler, filmler düşünemez. Düşünmek insana (hadi bilemedin, bir de hayvanlara) has bir haslettir; düşünce üzerine düşünmekse yalnızca insana. Demek ki sanat eserinin kendi üzerine düşünmesi başka bir düzlemde gerçekleşmelidir: sanatçıda ve/veya alımlayıcıda.

Sanatçı bunu murat etse de etmese de, bir sanat eseri ürettiği zaman, sanat üzerine de bir şeyler söyler. Şarkılar aynı zamanda bir şarkı nasıl olabilir’i söyler, resimler resim sanatı insan dünyasında nasıl bir yer kaplar’ı gösterir, tiyatro oyunları teatrallik üzerine bir takım düşünüşleri de sahneye çıkarır. Alımlayıcı da, yani sanat eserini gören, dinleyen, izleyen kişi de, sanatçının niyetinden bağımsız olarak, genel olarak sanat üzerine de düşünür. Damla okyanusa her zaman referansta bulunur.

Sinema nasıl yapılır?

Gezici Festival’in İzmir’deki açılış filmi olarak tarihi Konak Sineması’nda gösterilen Fransız yönetmen Michel Hazanavicius’un The Artist’inden çıkarken aklımda bu gibi şeyler dolanıyordu. Ama filme girerken, nasıl söyleyeyim, elmanın epistemolojisinden çok kendisini düşünmek durumundaydım. Dış dünyanın kaba gerçekliğine çarparak durdum, zira sinema salonu henüz inşaat halindeydi.

Her gerçeklik herkeste farklı hisler, farklı düşünüşler uyandırıyor. Tuncel Kurtiz, festivalin açılış kokteylinde sahnede kurulu iskeleler üzerinde çalışan işçileri görünce, festival kapsamında gösterilecek filmi Gül Hasan’ı çok daha ağır koşullarda çektiğini hatırlatmış ve bir festivalin arkasındaki emek sürecini gösteren bu durumu saygıyla selamlamış. Alin Taşçıyan ise Kurtiz’in tavrını “hayran olunası bilgelik ve engin tecrübe”ye yormuş, ama durum onu Kurtiz gibi heyecanlandırmak yerine, kendi deyişiyle, sinirlerini bozmuş, “gülmekten iki büklüm” etmiş.[i] Ben, Kurtiz’in tavrının bilgelik olduğu konusunda Taşçıyan’a katılıyorum, ama neden aynı bilgeliği göstermek yerine sinirlerini bozup kendine eziyet ettiğini anlamıyorum.

Gerçi ben, bir sanata neden bu kadar gönül verilir, onu da anlamıyorum. Sanat işte yahu, bu olmazsa o olur, bugün olmazsa yarın olur; sonuçta insan derdini dökecek mecrayı her zaman bulur, yeter ki ortada bir dert olsun.

Ben olsam hayatta yapmam, o ayrı, ama şurası da bir gerçek ki, birileri bir takım sanatlara “gönül veriyor” olmasa, hayatımızda çok şey eksik olacak. İzmirli bir grup sinema öğrencisi, gönüllüsü ve hocası, İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği’ni kurarak beş paraları olmadan sinema sahibi olmak gibi bir düşe kendilerini vermişler. Kim bilir hangi ticari işletmeye dönüşecek olan tarihi Konak Sineması’nı kiralayıp yeniden döşeyerek kullanıma açmışlar, açılışı da Gezici Festival’le yapmışlar.

İyi ki sinema salonlarının inşaatı açılışa yetişememiş de ben de ömrühayatımda bir sinema nasıl yapılır, onu görebildim. Henüz iskelet halinde perdeler, her parçası ayrı halde yere ters dizilmiş, birleştirilmeyi bekleyen koltuklar, havalandırma borularını döşeyen işçiler, harç, boya ve ter kokusu…

Taksiden inip lobisine girdikleri lüks otellerin lokantalarında on üç saattir ayakta dikilen dondurma dağıtıcısı kızın titreyen bacaklarını değil yalnızca “misafir ilişkileri müdürü”nün kısa eteği altındaki tül çoraplı bacaklarını görmek isteyen burjuvalar (ve onlara özenen sözde burjuvalar) beni ilgilendirmiyor. Otobüse bin şoförü görme, lokantaya git aşçı yamağını görme, tiyatroya git gişe memurunu görme, filme git seti görme, festivale git tek bir filmini izlemeyecekleri bir etkinlik için günlerdir ter ve emek dökenleri görme -gördüğün zaman da rahatsız ol! Ben bu tavırda bir organizatörün mükemmeliyetçiliğini falan değil, onları konforlu kılan her şeyi üreten %99’u hep gözden ırak müştemilatlarda tuttukları gettolarında yaşamaktan nevri dönmüş %1’i görüyorum. Yoksa derdim Alin Taşçıyan’la ya da salonun boya kokusundan rahatsız olan İzmir büyük-orta-ve-küçük-burjuvazisi ile değil.

Gezici Festival, tüm bunların arasında bir miktar gecikmeyle de olsa başladığında ilk film, 2011 Belçika yapımı The Artist’ti: bir sinema festivalini başlatmak için kusursuz bir seçim. Şöyle ki…

Film nasıl yapılır?

Yazının ilk cümlesindeki akıl yürütmenin sonucu olarak, her film aslında aynı zamanda sinema hakkındadır. Ancak The Artist sinemayı ve sinema tarihini konu almakla kalmayıp bu tarihin insan sanatına armağan ettiği araçların güçlü bir muhasebesini, yine bu sanatın sınırları dâhilinde gerçekleştirdiği için, özellikle sinema hakkında bir film.

Zaten öz-gönderimsellik, ancak bir eser, sanat hakkında oluşunun özbilincine ve anlattığı dünyanın bilincine sahip bir biçimde kotarıldığı zaman, bir postmodern çağ merakı olmaktan çıkıp, eseri estetik tarihinin yücelerine doğru tırmandıran bir  yönteme dönüşüyor. Dolayısıyla savı şöyle tadil edebiliriz: İyi bir sanat eseri, aynı zamanda sanat hakkında oluşunun farkındadır ve bu bilinci, kendi murat ettiği içeriksel ve biçimsel amaçların hizmetine sunabilir.

1920’li yılların sonunda sessiz filmlerin yıldızı George Valentin’in (Jean Dujardin) işini, eşini, servetini ve ününü adım adım yitirip yerini, yolunu açtığı, kendisine âşık ve hayran bir yükselen kadın yıldıza bırakmasının öyküsü The Artist. Film kısa bir rüya sahnesi ve bazı final sahneleri hariç bütünüyle sessiz film konvansiyonlarına bağlı kalınarak çekilmiş. Bir filmin ses kuşağını oluşturan diyaloglar, efektler ve müzikten yalnızca sonuncusunun (canlı bir orkestranın çaldığı varsayılarak) kullanıldığı film, tam da kendine çizdiği bu dar sınırlar sayesinde, senaryodan oyunculuklara bir sanatsal yaratıcılık virtüözitesi örneği oluşturuyor.

Sessiz film, diyalog ve efekt kuşaklarının eksikliğini yalnızca müzikle aşamayacağı için filmi oluşturan diğer unsurlarda yaratıcılığını had safhada konuşturmak durumundaydı. Tıpkı aruz veznine hece döşerken eşi bulunmaz imgeler ve söz sanatları üreten divan şairi gibi, sessiz sinemacı da kendi kısıtlılıklarını erdeme dönüştürmek zorundadır. (Kısıtlılığın yaratıcılığı nasıl ateşlediğini denemek isteyen, bir akrostiş yazmaya çalışsın.) Aslında, özgürlük-zorunluluk diyalektiğinin bir gereği olarak, (Tanrı hariç) bütün “yaratıcı”lar her zaman kısıtlılık içinde çalışır. Hiçbir ressam evren büyüklüğünde bir tuvale çizmez, Wagner ve Berlioz gibi devasa orkestra meraklıları bile senfonilerinde kozmostaki bütün sesleri kullanamadı.

Burada, sanatçının kendine, sanatsal malzemenin sanatçıya hangi sınırları çizdiği, ortaya çıkan eserdeki yaratıcılık düzeyini belirler. Kimi zaman kullanacağı teknik araçları sınırlayarak yaratıcılığın sınırlarını genişletmeye çalışır sanatçı; örneğin Dogma 95 sinemacıları, müzik, profesyonel oyuncu, özel ışık, stüdyo gibi araçları alet kutularının dışında bırakarak bunu yapmaya çalıştı. Kimi zaman kendine kurallar koyarak aynı sonuca ulaşmaya çalışır; bir sesi kullandıktan sonra batı müziği skalası içindeki geri kalan on bir sesi kullanmadan ilk sese dönmeyen atonal besteciler; aruz, hece vezni içinde yazan şairler buna örnektir. Tür, vezin, ton vb. kendini yaratıcı biçimde sınırlamanın da adlarıdır aynı zamanda.

Hazanavicius, The Artist’te 20. yüzyıl başında teknik zorunlulukların sessiz sinemaya çizdiği sınırları bugün kendine çizerek, verimli bir “yaratıcılık geliştirme alanı” oluşturmuş. Ama bunu yüzyıl sonra, tüm bu yüzyıl boyunca sanat cephaneliğinde birikmiş araçların farkında olarak ve onları kullanarak yaptığı için, ortaya çıkan şey, bir parodi ya da pastiş değil (parodi ve pastiş unsurları da taşıyan) çağdaş bir eser olmuş.

The Artist’in sessiz sinemaya bir saygı duruşu, bir aşk mektubu, bir sessiz film nostaljisi vb. olduğu söylenebilir, söyleniyor.[ii] Yönetmen böyle düşünmüyor: “Ben bunun nostaljik bir sinema olduğundan emin değilim. Öykünün kendisi tam tersi[ne işaret ediyor]– [yeni koşullara]nasıl adapte olunur, bunu anlatıyor.”[iii] Gerçekten de The Artist bir saygı duruşu olmanın çok ötesinde. Ben onu bir “silah sayımı”na benzettim daha çok. Sessiz sinemanın ortaya çıkardığı ve takip eden yüz yıl içinde kimisi iyice geliştirilmiş, kimisi gölgede kalmış araçları bilinçli bir şekilde öne çıkararak eski ama aynı zamanda yeniye dair bir öykü ortaya çıkaran, bu arada da bir sinemasal araçlar envanteri çıkaran bir film.

Eski bir öykü bu. Bizde Minik Serçe’yle uyarlanan, Hollywood’da yaklaşık yirmişer yıl aralarla iki kez yeniden yapılan Bir Yıldız Doğuyor’a (A Star is Born, 1937) çok benzeyen bir eski çamlar bardak olurken boynuzun kulağı geçmesi öyküsü. Ama aynı zamanda ta “babayı öldürmek”e kadar izi sürülebilecek bir arketip olduğu için de hep güncel, hep yeni bir öykü.

“Sessiz”likle eli kolu bağlanmış sinemanın tam da bu noktada dili açılıyor. Her jestin, her mimiğin ifade gücü onla çarpılıyor. Öyle ki, belli yerlerde dudak okumaya başladığınızı anlıyorsunuz, hem de abartılı bir şekilde, kendini okutmak için açılmış dudakları değil, sıradan günlük bir söz eden dudakları. İşin güzeli, yönetmen de tam o noktada dudak okuyacağınıza son derece emin, ek bir açıklamaya ihtiyaç duymuyor. Elisıkı bir şekilde kullanılmış ve ekran yazıları aracılığıyla aktarılan diyaloglar yeni yeni katmanlarla, (bir müzik terimi kullanacak olursak) “harmonikler”le zenginleşiyor. Giderek en az iki düzlemde birden okunmayacak tek bir replik bile kalmıyor. Duvarlarda gözümüze çarpan afişlerden dükkân isimlerine kadar her görüntü birer göstergeye dönüşüyor.

Böylece, ‘Koruyucu Melek’ sadece bir filmin ismi değil, filmin gireceği yeni epizodun da başlığı oluyor. “Buyur, yolu sana açtım,” diyen George Valentin sadece lokantada genç kadına geçmesi için izin vermiyor, aynı zamanda, o kadının alametifarikası olan dudağındaki beni bile bir zamanlar kalemle çizmiş bir yol gösterici olduğunu da hatırlatıyor. Arkada görülen ‘Yalnız Yıldız’ tabelası yalnızca sinema salonunun adına değil, Valentin’in hali pürmelaline de işaret ediyor. Birbirleriyle bir türlü iletişim kuramayan insanlar ne zaman “konuşmak”tan bahsetseler, İngilizcede “talkies” denilen sesli filmlerden de bahsediyorlar.

The Artist, aslında olmasa da olur mutlu sonu bir kenara bırakılacak olursa 25 yüzyıllık tragedya yapısına sadakatle bağlı bir öyküye sahip. Başta baş döndürücü bir gönenç içindeki trajik kahraman (sessiz filmlerin parlak yıldızı Valentin), trajik hatası (kibri) yüzünden değişen zamanları (sesli filmi) küçümser ve kibrinin cezasını yıkımla öder. Daha açılış sahnesiyle birlikte iyi kurulu dramatik yapıyı takip eden film, “üç perdeli yapı” denilen Hollywood senaryo yazma geleneğindeki perdeleri epizot gibi kullanarak ve oyuncuları kamerayla ve seyirciyle muhatap ederek göstermeci geleneğin ortaya çıkardığı araçları ana akım sinema geleneğinin araçlarıyla birleştirerek gücünü büyütüyor.

Bu tür büyük yıkımları anlatan her öykü gibi, bu öykü de nasıl biterse bitsin bizi tatmin etmeyecektir. Aslında seçenekler çok da fazla değildir: Kahraman ya fiziksel olarak yıkıma uğrayacak, ya içinde bulunduğu durumdan çıkıp mutluluğa erişecektir (tabii kahramanın ahvali bizden saklanarak final bizim yorumumuza da kalabilir, ama bizim yorum yelpazemiz de aynı sınırlı seçeneklerle maluldür.) Tragedyaların ve romantik dramların benimsediği ilk seçenek de melodramların benimsediği ikinci seçenek de bize aslında “böyle yapma kötü olur” yahut “neşeli ol ki genç kalasın” türünden yüzeysel dersler bir yana, pek bir şey söylemeyecektir. Ya da daha doğrusu, aslında söyleyeceği her şeyi, zaten önceden söylemiştir. Final bir formalitedir sadece. Yine de drama sondan başa doğru yazılan bir şey olduğundan, bu formalite önemlidir.

“Silahlarımız elden gele geçecekse…”

The Artist, gerek dramatik yapıyı, gerek oyunculuğu, gerek oyunculuk araçlarını ve diğer sinemasal araçları, gerek müziği kullanışıyla dört başı mamur bir senaryo yazarlığı, oyunculuk ve sinema dersi niteliğinde. Bir mutlu azınlık öyküsü olmasına rağmen “Çok mutsuzum” diyen karısına “Dünyanın çoğu da öyle,” diyebilecek kadar da sosyopolitikanın farkında.

Ama büyük ölçüde apolitik bir film bu. Hatta her şeyinden olan Valentin’in, kişisel ekonomik buhranını, tam da 1929 küresel buhranının yoksullaştırdığı kitlelere sunulan etkili sakinleştirici olan müzikal türünün doğuşuyla çözmesi, gayet liberal/sağcı iletiler de üretebilir. Ama filmin sessiz sinemaya ve genel olarak sinema tarihine çaktığı selamı yine de en iyi devrimciler anlayabilir.

Daha yazının başlığında The Artist’in bir saygı duruşu olmadığını söyledim, ama aslında belki de aynı zamanda bir saygı duruşudur. Fakat gerçekte hiç saygı duymadıkları ölüleri için göstermelik bir sessizlik sergileyenlerinki gibi bir saygı duruşu değil; çünkü onlar hatırlamaz, sadece anarlar. Şehitlerinin başında, onların bıraktığı her şeyi, silahları ve deneyimleri, yeni kavgalar için kullanmak üzere yumruklarını kaldırıp bekleyen devrimcilerinki gibi bir saygı duruşu Hazanavicius’unki.

Bundan tam 11 yıl önce, alçakça bir ironiyle “Hayata Dönüş” olarak adlandırılan, ama bugün en gerici TV kanallarının bile “katliam” olarak anmak zorunda kaldıkları faşist saldırının gerçekleştiği 19-22 Aralık 2000’de ve onu takip eden destansı yıllar boyunca düşen 122 devrimcinin cenazelerinde Che’nin sözleri, Nâzım’ın, Adnan Yücel’in dizeleri eşliğinde göklere savrulan yumruklarınki gibi.

Düşenlerin bütün silahlarının, bütün deneyimlerinin, bütün öğrettiklerinin envanterini çıkartan ve onları daha güçlü silahlara, daha zengin deneyimlere, daha büyük derslere dönüştürmeye hazırlanan, evrenin en büyük dönüştürücüleri ve yaratıcıları, komünistlerinki gibi…[iv]

Mesele Dergisi, Şubat 2012 (Sayı:62) sayısında yayımlanmıştır.


[i] Star gazetesi, 17 Aralık 2011, ‘Gezici Festival’e ve İzmirlilere geçmiş olsun!’, goo.gl/8EKuO

[ii] Örn. bkz. ‘Michel Hazanavicius, “The Artist”’, Damon Smith, goo.gl/zSpC9; ‘Programmer’s Note’, Michèle Maheux, goo.gl/fJXOz

[iii] ‘Michel Hazanavicius, “The Artist”’, Damon Smith, goo.gl/zSpC9

[iv] Yazının hazırlandığı süreçte yaptığımız sohbetlerde, sinema tarihi ve film müziği alanında görüşlerinden beslendiğim Emel Yuvayapan ve Tayfun Bilgin’e teşekkürler.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Barış Yıldırım

Yanıtla