Çocuk Avangard

Modern tiyatronun özellikle avangard hareketlerin çocuksu doğasının anlamı üzerine düşünmek istiyorum. Dili yeni öğrenenler gibi kekeleyenler, yetişkin dünyasının anlamsal işaretler ağını parçalamaya çalışanlar ne istiyorlardı? Kültürelin öncesine dönüşle, erişkin bedenin öncesine dönüş arasında bir ilişki kuranlar, Kristeva’nın “khōra” adını verdiği imgesel döneme ait işaretleri dışavurmak için çalışanlar, simgesel döneme geçişin öncesinde bir potansiyel olduğunu düşünüyorlardı. Simgesel yaralarla büyüyordu insan ve simgesel alana geçiş, onlar için yasanın dilini öğrenmek ve bu dili, yaşam haline getirmek demekti.

Sözün unutulması, sesin önem kazanması ya da sözün hecelenmesi, uygarlık tarafından kuşatılmış bir birey tasarımının ötesine geçme arzusuydu. Aynı zamanda çocukluğun yetişkin karşısında anlam kazanmasıydı: Lekesiz bir gülüş, baskılanmamış ve yasanın diline direnen bir varoluş, insanın köklerinde bir yerlerdeydi. Bunu keşfedenler ya da bu, çoktan geçilmiş aşamayı tersine çevirmeye çalışanlar çocukluğa ulaşmaya çalışmışlardı. Ehlileştirilmemiş, bilgiyle kirletilmemiş bu alanda buldukları çıkış, onları bir yere ulaştırdı mı, tartışılabilir ama tarihte kalıcı izler bıraktıkları kesindir.

Yetişkin halini olumsuzlayan ve varoluşa yeni bir bulunma biçimi arayanlar, çocukluk dönemini hem kültürelin hem de bedensel-zihinsel olanın tarih öncesi olarak kavramlaştırmışlardı; çocukluk haline özlem aslında ontolojik bir unutuşun estetik hatırlatmasından ibaretti.

Çocuk bakışlarıyla kozmosu kavramaya çalışan sanatçılar kuşağı, şaşkınlığı bir edime çevirirken, bakışı da şaşkınlıkla birleştirmeyi denediler. Yorgun bir birikimin içinde sıkışmış ruhların geleneksel gevelemelerinden sıkılmış herkesi içeriyordu bu şaşma ve şaşırtma. Dadacıların benzersiz enerjisi ve yıkıcı neşesi ancak unutuşla mümkündü. Tarihsiz bir varoluşu diriltme çabası ise ancak çocuk sözcüğüyle anlamlandırılabilirdi.

Ne yakasına şimşir bir kaşık takıp Rusya’yı şiir okuyarak dolaşan Mayakovski’yi dışında bırakabiliriz bu çocukluk durumunun, ne de muhteşem deliliğiyle çocuklara en fazla yaklaşan Artaud’yu.

Yaşamsal olanı, bedensel olanı, sanatı bir oyunbozanlıkla kavrayan sanat aslında içindeki çocuğun çağrısını dinlemiştir. Akıl öncesi mitlerinin, zorunluluk törenlerinin askıya kaldırıldığı zamanların tarih öncesini sadece hayal edebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz; uyuşturulmuş bir ruhla ödevlerimizi sıraya diziyoruz. Eğer erkenden büyütmüyorsak bize sadece çocuklar başka türlü olmanın ipucunu verecektir.

Birileri bir zamanlar bunu fark etmişti, imkansızdı ama güzeldi: çocuk ruhuyla hayatı bozmak ve parçaları yeniden birleştirmek. Ağaçlara mor yapraklar boyayan, yağmurda uzayan saçları gökyüzüne fışkırtan çocukların ruhu, bir zamanlar sanatı ele geçirmişti.

Evet, özgürlük duygusu ve neşe yarattı, yoğun bir şamatanın seslerini bıraktı, evet dünyayı belki değiştiremedi ama aynı kaldığını da kim iddia edebilir ki?



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: