Kifayet

Alanlara çıkan, hak arayan insanlık sanat alanlarından yeterli desteği görebiliyor mu?

Bu ülkenin aydınlarına, sanatçılarına ne oldu?

Kendi hakları için bile ‘susmak erdemdir’ anlayışı kimin aklı?

İnsani tüm değerlerin çöp edildiği bir süreçte, sanatçı dediğin ne yapmalı?

Bu soruların onlarca yanıtı var elbette, ama galiba sorun kifayetsizlikte!

Kifayetsiz oldun mu, önce elini verirsin sonra da kolunu kaptırırsın.

Hep öyle olmadı mı?

Bakın ülkenin geçmişine, insanlığın kültürel zenginliğinden beslenmemiş bir sürü aklın savrulup gittiğini görürsünüz.

Sıkı  solcular sağcı-liberal, sıkı sağcılar dinci-ırkçı, yada  tam tersi.

Bu yüzden olsa gerek, bizim ‘sanat’ dünyamızın siyasal tarihi çok renklidir.

Ne tarafına bakarsınız bakın.

Müzikten edebiyata, sinemadan tiyatroya bir sürü yüzer-gezer isim görürsünüz.

Hazan yaprakları  gibi, rüzgar nereden esiyor hooop oraya, olmadı daha da öteye!

Nedenleri üstüne akıl yürüttüğünüzde dünyaya, kendi toplumuna algıları kapalı kocaman kuru bir kalabalıktan oluşan duvara çarparsınız.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri toplumda açtıkları en derin gedikleri bu alanda oluşturdular.

Bu anlamda görevlerini başarıyla yerine getirmiş dünyadaki sayılı faşist darbeler sıralamasında, Almanya, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Şili gibi tarihin en kanlı sayfalarında üst sıralara doğru tırmanırlar.

Faşist akıl için okumayan, izlemeyen, tartışmayan, edindiklerini paylaşmayan, dinlemeyen; örgütsüzleştirilmiş insanlar yığını; kolay aldatılan, kolay yönetilen sıradan bir kalabalık olmaktan öte hiç bir şey ifade etmez!

Oysa yakın tarihimizde edebiyatçılar, sinemacılar, tiyatrocular, şairler, ressamlar ve müzisyenler verilen mücadele için ürettiler ve ‘sınıf edebiyatı’, ‘sınıf sanatı’, ‘sanatta gerçekçilik’, ‘politik tiyatro’, ‘sosyalist gerçekçilik’, ‘epik tiyatro’ gibi başlıklarda canlı örnekler de sundular.

Yazın hayatının gazete ve dergi sayfalarında yapılan verimli tartışmaları, ülke kültürel zenginliğinin geleceğini işaret ediyordu.

Siyasal kadro dergileri ve gazeteleri de bu canlılığın içinde fonksiyonel bir merkezde durur ‘sanat ve sosyalizm’ başlığı sayfalarca tartışılırdı.

Sahneler dünya tiyatrosunun gerçekçi akımından izler taşır, sinema edebiyattan beslenen önemli atılım yapar, resim işçi örgütlenmesi alanında örnekler verirdi.

Kısacası  hayat, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı…” hiç affetmedi.

Tüm alanlardaki örgütsel dağınıklığın ve yıkımın üstesinden sanatsal ve kültürel gerçekliğimize tutunarak çıkmaya çabaladık.

Her şey yeniden düşüldü, tartışıldı, uygulandı.

Tiyatrolar köy yollarına düştü, sinema canlandı, edebiyat köpürdü,  şiir aşka geldi.

Sisteme karşı  örgütlenme hız kazandı, sendikal hareket güç toplamaya başladı, meydanlar bağımsızlık, eşitlik ve özgürlük sesleri ile çoğaldı ; yasak olmasına karşın grevler patlak verdi, üniversiteler kır bahçelerine döndü.

Toplum kaldığı  yerden hayatı değiştirme kavgasına devam etti.

Sisteme karşı oluşan reaksiyon sanatla yoğrularak yol aldı.

Kenan Evren’in tank paletleri, aslında bu kültürün üstünden geçtiler.

Evet , insanlar öldü, cezaevleri doldu taştı ve sanat sonsuza kadar düşman ilan edildi.

Sanatçı lekelenmeye, karalanmaya, yok edilmeye çalışıldı ve tüm sanat alanları susuz bırakılmış bir ova gibi kurutuldu.

Toplum teslim alınıp suskunlaştırıldı.

Sol düşmanlığı, sanat düşmanlığı ile örtüştüğü için de başarılı oldu ve  ‘ne suya ne sabuna’ diye yaşayan bir sürü kifayetsize gün doğdu!

Bu dönemin ‘yüzer-gezer sanatçıları’ ünlüdür.

Üstüne onlarca polemik yapıldı, kitaplar yazıldı.

Bildirilere atılan imzalarını geri çekenler, mitinglere katılıp inkar edenler, çıkar için saf değiştirenler, bir gecede ‘dinci şair’ kesilenler, söyledikleri türkülere bile sahip çıkmayanlar, gömlek değiştirir gibi parti değiştirenler, bu dönemlerin ürünüdür.

Bugün sanat ortamını kuşatan kirlenme, tam da buradan besleniyor.

Okumaz, izlemez, tartışmaz, paylaşmaz, dinlemez bir birey olursan, algılarını  kapatırsan, yoksullaşırsın ve zaten çoktan bu duruma itelenmiş ülkenin, sıradan bir parçası haline dönüşür, kifayetsizleşirsin.

Yitirirsin kıt aklını ve güce tapınmaya başlarsın.

O zaman telefonun sürekli çalar, kapına süslü püslü davetiyeler gelir, sonra bir sabah kendini koskoca bir yalana ortak olurken bulursun!

Bize de , bir oyun şarkısını yeniden hatırlamak düşer.

“Sağcı ile sağcı, solcu ile solcu,

Çevir kazı yanmasın çevir de çevir,

Çevir kazı yanmasın devir bu devir.”

oaydinoaydin@gmail.com

anlamakgideni.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: