‘Laz Marks’a Desteğimiz Kayıt Koyarak mı, Kayıtsız Şartsız mı Olmalı?

12 Mart’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hicvettiği için “Laz Marks”ın yargılanması başlayacak. Üyesi olduğum Türkiye Tiyatrolar Birliği, davanın görüleceği Beyoğlu Adliyesi’ne temsilciler gönderecek ve “Laz Marks”ın resmi yargı konusu haline getirilmesi karşısında oyunu yazan ve icra eden sanatçıların yanında olduğunu gösterecek. Bu doğal bir tepki; sahnede olan bitenleri yargılamak hakim ve savcıların değil, öncelikle seyircilerin ve ilgili kültür sanat çevrelerinin işi olmalıdır.

Mesele basitçe ifade özgürlüğü çerçevesinde mi tartışılacak?

Öyle olmayacağı açık; bu davanın çeşitli siyasi kodlamaların konusu haline gelmesi kaçınılmaz. Örneğin Başbakan’la barış sürecini konuşmak için davetine giden sanatçıları yerden yere vuranlar, hatta sanatçı kimliklerini sorgulayanlar, “Laz Marks”ı bir seçenek olarak görmek istiyorlar. Yani bir kez daha, sanat camiasında anti-AKP çizgi ile daha iyi bir seçenek yok deyip AKP’ye demokrasi adına işlev yükleyen liberal çizgi arasındaki gerilim / kutuplaşma ısıtılabilir. Bu arada Başbakan’ın davetinde umutlu başlayan barış sürecinin tıkandığını açıkça dile getiren ve eleştirilerini sıralayan sanatçıların tavrı da önemsizleştirilmiş olur.

“Laz Marks”ın resmi yargının konusu olmasına itiraz edenlerden birisi olarak, “Laz Marks”a kayıtsız şartsız destek vermenin yanlış olacağını düşündüğümü belirtmem lazım. Bu düşüncemi TTB içinde de dile getirdim. Buna karşılık TTB içinde kayıtsız şartsız destek verilmesini savunanlar da oldu. Bir ara resmi yargı / eleştirel kamuoyu yargısı ayrımı ihmal edilir gibi olduğu için, aslında neyin tartışıldığı biraz karıştı. Ama nihayetinde üzerinde uzlaşılan TTB bildirisi yayınlandı.

Gösteri sanatları alanında ifade özgürlüğünün savunusu adına kritik bir yerde durduğu için, “Laz Marks”a niçin şartlı destek verilmesi gerektiğini düşündüğümü bu yazıda açıklamak istiyorum. Sorunun yanıtı aslında basit: Basına yansıdığı şekliyle “Laz Marks”ın yargılanmasına neden olan fıkra incelendiğinde, Başbakan yergisinin ötesinde işin içine annesinin de karıştırıldığı ve doğrudan isminin geçtiği görülecektir. Dolayısıyla yerginin bu kısmını okuduğumda gülemedim ve oldukça rahatsız oldum.

“Laz Marks”ın sunumu “politik stand-up” şeklinde yapılıyor. Fakat bildiğim kadarıyla Başbakan’ın annesi politika sahnesinde etkili bir figür ya da otorite konumunda değil. Yine de şüphelenip şöyle bir baktığımda şunu gördüm: Bazen anneler günü vesilesiyle Başbakanla çektirdiği fotoğraflarla ya da etnik kökenini merak eden ve öz-Türk olmadığını ima eden Emin Çölaşan gibi yazarlar tarafından gündeme getirilmiş. Koyulması gerekli kayıttan kastım budur.

Sonuç olarak resmi yargı / eleştirel kamuoyu yargısı ayrımı yapmadan “Laz Marks” fanatizmi geliştirmek ve anti-AKP çizgisine yatırım yapmak isteyenlerin başının dertte olduğunu düşünüyorum. “Politik stand-up” adına yola çıkan sanatçılarımıza önerim de, Başbakan (politik otorite) yergisi yapacağım derken durup dururken işin içine insanların anasını, babasını, eşini, kardeşini, dostunu filan karıştırmamalarını sağlayacak dramaturjik bir özen göstermeleridir.

İfade özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün sorumlu kullanımı arasındaki ilişki üzerine daha dikkatli düşünmeli, eleştirel kamuoyu yargısının cezalandırıcı resmi yargının önüne geçmesini sağlayacak rasyonel bir toplum idealini korumalıyız. Güncel olarak “Laz Marks” davasının seyrine ve nasıl bir evrim geçireceğine bakarak mevcut eğilimleri görme, belki de tartışma fırsatımız olacak.

(http://fkurhan.blogspot.com)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: