‘Laz Marks’ın Demokrasi Mücadelesi

Laz Marks oyununa açılan dava için Haldun Açıksözlü 12 Mart Cuma günü saat 09:45’te Beyoğlu Adliyesi’nde ifade verdi. İnternet üzerinden kendisine destek veren kampanyalar düzenlense de, Adliye’ye gelen destekçilerin sayısının 25’i geçmemesi demokrasi mücadelesi açısından ironik bir durum yaratmaktadır. Bu tarz demokratik mücadelelerin sadece sanal aleme sıkışmayıp fiili destek anlamında da daha geniş katılımlarla gündeme gelmesini umut ediyoruz.

Aşağıda Haldun Açıksözlü, avukatları Hakan Bintepe ve Hüseyin Güçlü’nün savunmalarını bulabilirsiniz.

Ben Haldun Açıksözlü, 1988’den bugüne sahnelerde oyuncu, yönetmen ve yazar olarak tiyatro tarihine geçen, geçmeyen çalışmalar yaptım. Akademi mezunu olsam da kendimi alaylı hissettim. Anadolu’da tiyatro yapmadığım şehir, ilçe yok gibidir. Köy meydanlarından sokaklara varoşlara kadar hep emekçilerin, ezilenlerin yanında onlarla omuz omuza demokrasi, insan hakları ve ekonomik haklar mücadelesinde oldum. Bu katkıyı da anladığım bildiğim bir tek şey olan tiyatroyla yapmaya çalıştım. Amacım ülkemizin barış, demokrasi ve insan hakları konusunda gelişmiş ülkelerin seviyesine gelmesiydi. Çünkü sanat, insanı ve toplumları insanlaştıran en önemli edimdir.

Tiyatro aydınlanma çağının sanatıdır. Ülkemizde de ne zaman okuryazar oranı yükselmiş, demokratik yasalarla yönetilmeye başlamışsak işte o zaman tiyatroların seyircisi de çoğalmıştır. Örneğin 1960’lı yıllar. Bu dönemi tiyatro tarihçilerimiz tiyatromuzun “altın çağı” olarak adlandırırlar. 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ve yasalarıyla birlikte ülkemizde tiyatro, edebiyat ve dahi okumak, yani sanat hep yasaklandı ve suçlandı. Bu kadar az okurun olması, tiyatro seyircisinin ise yok denecek kadar az olması 12 Eylül ve yasalarının sonucudur.

Demokrasi bir arada yaşamayı bilmeyi olduğu kadar birbirine tahammül edebilmeyi de gerektirir. Farklı ırk, din, dil ve düşüncelerin bir arada yaşayabilmesi “ötekine” tahammül edebilmekle mümkün olur. Tiyatro bir eleştiri ve hiciv sanatıdır ki hakareti içermez. Bir aydın, sanatçı olarak da eleştiri, yergi işimizdir; ancak hakaret etmeyi asla düşünmeyiz. Son oynadığım oyun Laz Marks 122 kez tekrarlanmış olup ülkemizin birçok yerinde oynanmıştır. Politik stand-up olan bu çalışmada politik göndermeler, hiciv ve yergiler bulunmaktadır. Bu eleştirilerden; yönetici, politikacı ve popüler olan herkes payını almaktadır. Ancak bu eleştirilerin hiçbirinde hakaret söz konusu olamaz.

Ülkemizin birçok yerinde oynanan bu gösteri ne hikmetse (manidar bir durum) Rize’de birilerini rahatsız etmiş ve soruşturma aşamasında dava aşamasına kadar gelmiştir. Oyunumuzun yazarı Yılmaz Okumuş, oyuncu ben Haldun Açıksözlü ve Başbakan Erdoğan Rizelidir. Oyunumuz ülkemizin hiçbir yerinde davaya gerekçe olmasa da Rize’de olmuştur. Orada anlattığım bir fıkradır ve gülünüp geçilecek bir şeydir. Bu anlattığım fıkrayla kimseye hakaret ettiğimi düşünmüyorum.

Sanat ve tiyatro; demokratik ve aydın toplumlarda hayat bulabilir. Demokrasi ise tahammül ve hoşgörüyü getirir ki bu topraklar bundan mahrum kaldığında neler yaşadığımızı hepimiz biliyoruz. Alevilere, Kürtlere ve azınlıklara yapılanlar hepimizin bilgisi dâhilindedir. Tahammül ve hoşgörü yoksa tahrik var, galeyana gelmek var ve bu bunların sonucunda da; Sivas Katliamı var, Musa Anter, Uğur Mumcu; Metin Göktepe ve diğer fail meçhul cinayetler var. Farklılıklar kaşındıkça çocuk yaşta öldürülen Uğur Kaymaz ve gazeteci Hrant Dink var. Hoşgörü yoksa Malatya Zirve Kitabevi cinayeti var, onlarca çocuğun cezaevine atılması var.

Tiyatro insanların rengine, ırkına, dinine bakmadan onlara güzel anlar yaşatmak ister ve ister ki bu güzel anlar sırasında insanların kendisiyle yüzleşsin, olayları ve konuları sorgulasın.

21. yüzyılda artık kabul etmeliyiz ki ülkemizde; Kürt, Arap, Ermeni, Türk, Müslüman, Hıristiyan, dinsiz, dinli, sağcı, solcu, muhafazakâr, liberal ve komünist yaşamaktadır. Aynı gemideki yolcular olarak birbirimize tahammül etmeliyiz yoksa hayatı sürdürmemiz mümkün değildir. Birbirimizi eleştirerek, değişerek değiştirerek hayat devam edecek, etmeli. Aksi takdirde gemi batar ve hepimiz yok oluruz. Daha dün değil mi Aleviler’in Aleviliklerini, Kürtlerin Kürtlüklerini gizlemek zorunda kalmaları. Newroz’u kutladığı için binlerce insanın tutuklanmasından, bir devlet töreni olarak “nevroz” kutlamasına geldik. Bu gelişmeler demokrasinin gelişmesidir. Demokrasi; farklılıkların, gökkuşağı zenginliğinde, rengi ahenk içerisinde yaşayabilmesidir. Çoğunluğun azınlığa hükmettiği değil azınlıkların haklarının korunduğu rejimdir.

Bir tiyatrocu olarak farklı düşünme ve bu düşüncemi söyleme özgürlüğüne sahip olduğumu sanıyorum. Bu özgürlüğümü de kimseye hakaret olarak kullanmadım. Anlattığım sadece bir fıkraydı ve sahnede anlatılanlarla hiçbir şekilde suç işlenmeyeceğine inanıyorum.

HALDUN AÇIKSÖZLÜ

RİZE  SULH CEZA MAHKEMESİ YARGIÇLIĞINA

GÖNDERİLMEK ÜZERE

2. SULH CEZA MAHKEMESİ YARGIÇLIĞINA

BEYOĞLU

DOSYA NO: 2010 / 84 Tal

KONUSU: Yazılı savunmamızın sunulmasıdır.

SAVUNMA

1.-) Öncelikle, müvekkilin sunduğu yazılı savunmasına aynen katıldığımızı bildiririz. Gerçekten de müvekkilin sahnede anlattığı bir fıkra nedeniyle açılan iş bu dava, çağdaş hukuk tarafından kabul edilebilir olmadığı gibi aynı zamanda da ülkemizde demokrasi kültürünün gelişmesi önüne çıkartılan engellerden biridir. Sayın mahkemece verilecek olan beraat kararı, müvekkilin değil, esasen vicdanların aklanması anlamına gelecektir.

2.-) Davaya konu edinilen fıkrada suç unsuru bulunmamaktadır. Fıkranın hakaret suçunun unsurlarını taşıyıp taşımadığını açıklayabilmek için fıkrayı öncelikle buraya aktaralım: “Bir gün Vesile Ana Kasımpaşa’da bakkala alışverişe gider, bakkal mahallenin çok eski bir esnafıdır. Yaşlı bakkal Vesile Ana’yı görünce başlar yakınmaya; “Nasıl bir evlat ettin, böyle başbakan olur mu? Enflasyon bir yandan, işsizlik bir yandan öldük da… Böyle idare mi olur, böyle yönetim mi olur?” Vesile Ana bakkalın sözünü keser ve der ki; “Bakkal efendi hatırlar mısın tam elli yıl önce sana gelmiştim ve senden borç para istemiştim.” Bakkal hatırladığını ve parası olmadığı için ona istediği borcu vermediğini söyler. Vesile ana der ki; “O borç para ne içindi bilmek ister misin, o para kürtajın parasıydı, der.”

2.a-) Fıkranın, muhalif bir bakış açısıyla uydurulduğunda elbette kuşku yoktur. Zaten fıkralar özellikleri gereği, ister siyasi ister siyaset dışı bir içeriğe sahip olsunlar, bir duruma ya da bir kişiye (kişilere) muhaliftirler.

2.b-) Davaya konu fıkrada da başbakan konu alınmış; başbakanın yönetiminden duyulan hoşnutsuzluk bir bakkalın ağzından aktarılmıştır. Fıkra, “kürtaj için istenen ama alınamayan bir borç alınsa idi başbakan, başbakan olmayacaktı” esprisi içinde tanımlanmaktadır.

2.c-) Hakaret suçunun maddi unsuru, “başkasının onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnad etmek ya da sövmek” olarak tanımlanmaktadır.

Fıkrada başbakanın yönetiminden hoşnutsuzluk dile getirilmekte, onur, şeref veya saygınlığını rencide edebilecek somut bir fiil veya olgu isnadında bulunulmamakta ya da sövülmemektedir.

Hakaret suçunun manevi unsuru ise genel kasıttır. Böyle bir kastın varlığından söz etmek de mümkün değildir. Zira fıkra, Marksist bakış açısıyla ve Karadenizlilerin ince nüktedanlıklarından hareketle yazılmış mizahi bir oyunda anlatılmaktadır. Oyunun geneline bakıldığında, kapitalist sistem külli olarak eleştirilmekte, başbakan da bu eleştiriden sadece bu fıkrayla payını almaktadır.

Hakaret suçunun maddi ve manevi unsurlarını taşımayan dava konusu fıkrada başbakana hakaret edildiğini söylemek mümkün değildir.

3.-) Eleştiri ve hakaret çok ince bir nüansla ayrılan iki ayrı şeydir. Bu iki kavram arasındaki sınır son derece fludur. Bazen sert eleştirileri, eleştirilen kişinin hakaret olarak algılaması mümkündür. Ancak bu çerçevede Yargıtayımız başbakan, parti genel başkanı, bakanlar, sanatçılar gibi göz önünde olan kişilerin bu konumu seçerken sert eleştirileri göze almak zorunda olduklarını belirtmektedir. Dava konusu fıkrada da kimilerinin sert bir eleştiri bulmaları mümkündür. Ancak Yargıtayımızın bu genel kabulü açısından bakıldığında özellikle fıkranın muhatabının başbakan olduğu düşünüldüğünde de hakaret suçunun oluşmadığın kabulü gerekmektedir.

4.-) Söz konusu oyun, 80’e yakın il ve ilçede 120 kez sergilenmiştir. Sergilendiği hiçbir yerde oyunda da oyunun içindeki bu fıkrada da hakaret unsuru tespit edilmemiştir. Ne manidardır ki hoşgörünün ve mizahın merkezi olan Karadeniz’de böylesi bir hoşgörüsüzlük örneği gösterilerek oyun hakkında dava açılmıştır. Oyunun yazarının, oyunun yönetmeni ve oyuncusu olan müvekkilin, sayın başbakanın Karadeniz’li olmaları ve davanın Karadeniz’in güzel ili Rize’de açılmış olması ayrı bir mizahi oyunun konusu olacak kadar trajikomik bir durumdur.

5.-) Kanıtların toplanması bakımından, davaya konu suçlamanın dayanağı olan kayıtların nasıl elde edildiğinin de tespit edilmesi önem taşımaktadır. Hukuka aykırı kanıtlarla gerçekleştirilen bir soruşturmaya dayanarak dava açmak hukuka aykırılık oluşturmaktadır. Davaya konu gösteride (Rize’de sergilemede) yasal izin alınarak her hangi bir biçimde ses ya da görüntü kaydı alınmış değildir. Dava muhtemelen hukuka aykırı biçimde elde edilmiş bir kayda dayanmaktadır. Hukuka uygun olarak elde edilmediği sabit olan kanıtlarla açılan bu davanın, öncelikle hukuka aykırı soruşturma nedeniyle düşürülmesi gerekmektedir.

6.-) Davaya konu fıkra, bir sanat eserinin bir bölümüdür. Bir sanat eserinin hakaret oluşturup oluşturmadığı, içinde cımbızla alınan bir bölüme bakarak tespit edilemez. Bu anlamda da dava hukuka aykırı olarak açılmıştır.

SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1.-) Davaya esas kanıtların nasıl elde edildiğinin tespit edilmesine,

2.-) Anılan fıkranın hakaret suçunun unsurlarını taşımaması nedeniyle müvekkilin beraatine karar verilmesini saygıyla dileriz.

Haldun Açıksözlü müdafileri

Av. Hakan Bintepe               Av. Hüseyin Güçlü