1 Mayıs’ta, Meydanlarda Önce Sanatçılar…

Saygın yazar Vedat Türkali, Sadri Alışık Sinema Dalında Onur Ödülü’nü aldığı zaman, aydınların, sanatçıların, işçi sınıfından niçin koptuğunu, 1 Mayıs’larda neden işçi sınıfının yanında yürümekten geri durduklarını sorgulamıştı.

O gün ödül almak için sıra bekleyen küçük hanımlar ve beyler, o yaşta yaptırdıkları botoksları akmasın, rujları kokmasın, briyantinli saçları bir yerlerine kaçmasın diye şaşkın, monoton ifadelerle dinlediler yaşlı yazarı!

Bırakın işçi sınıfının sorunlarına duyarlı olmayı, kendi sınıflarının dertleriyle bile ilgili değiller ki. Sendikalaştıkları zaman yapımcılar iş vermez diye mi korkarlar, ne? Ama kendileri en ufak bir haksızlığa uğramaya görsün, maazallah size dünyayı dar ederler.

Oysa daha bir yıl kadar önce işsizlikten intihar eden Yaman Tarcan, “Ömre Bedel” setinde komaya giren Fatma Develi, “Son Bahar” setinde 20 saat çalıştırıldıktan sonra direksiyon hakimiyetini kaybeden şoförün arabasında yaşamını yitiren Tülin Ergeldi ve Zehra Sezgin örnekleri apaçık ortada!

Tiyatro sanatçılarının ne yazık ki, örgütlü olarak mücadele edebilecekleri oluşumları çok cılız. Sinemacılar ise, Sine-Sen çatısında, örnek bir mücadele veriyorlar. Nejat İşler, Bergüzar Korel, Halit Ergenç, Tardu Flordun, Mehmet Ali Alabora, Janset gibi meslektaşlarım onurları için savaşmaktan, meydanlarda olmaktan ürkmüyorlar!

Bir yandan her hafta Türk halkına 90 dakikalık bir mutluluk öyküsü anlatacaksanız, bir yandan setinizde, can yakacaksınız. Yapamazsınız!

1980’den bu yana sesleri daha az çıktığı için midir, son anayasamızda örgütlenme hakları sınırlı tutulduğu için midir nedir, işçi sınıfının sesini daha az duyar olmuştuk.

Dünya düzeldiği için mi?

Hayır. Biz bozulduğumuz için!

Medyamızda, “bu sabah İstinye Park’ta kalktım, akşam Kanyon’da yattım” türünde F tipi yazarlar türediği için.

Vedat Türkali’nin deyimiyle, emek/yoğun sanat dalları bile işçi sınıfından koptu.

Oysa bir filmin, bir dizinin çekimi sırasında harcanan emeği düşünün.

Ne zaman dış çekim yapsam, herhalde benim yeteneksizliğimle de biraz orantılı olsa gerek (!), on altıncı kez aynı karenin çekimini izleyen bir sade vatandaş yanıma yaklaşır. “Biz bu işi kolay sanırdık, ama on saniyelik şeyi defalarca çekiyormuşsunuz. Allah çektirmesin!”diyerek, tabanları yağlar.

Oysa, biz sanatçılar, yaptığımız iş bu kadar emek gerektirirken, emekçiden uzak durmayı, kendimizi başka yerde görmeyi o kadar iyi becermişizdir ki, mesela sokakta polisin sürüklediği Timuçin Esen’e bakan vatandaş, bir rolü yaratırken, çektiğimiz acıyı anlamaz ve utanmadan “seni biz yarattık” psikolojisine girer!

İşte, bir sanatçıyı yaratmanın zaping aletine bağlı olmadığını kanıtlamak için, işçi sınıfının yanında olmalıyız.

1 Mayıs 2010’un önemi, AKP’nin işçi sınıfına Taksim’i “münasip” görmüş olması değildir.

1 Mayıs 2010’un önemi, Tekel İşçileri’nin kış soğuğunda titreye titreye, Taksim Meydanı’nı işçilere tırnaklarıyla kazandırmış olmalarıdır.

Tekel işçileri, bu ülkenin darbe sonrasının, gölgesinden korkan ve dünya sosyalistleri gözünde bir hiç olan politikacılarının bu topraklara kazandıramadığı onurlu demokratik mücadeleyi kazandırmıştır.

Bir yandan Ergenekon’un karmaşık dosyaları, öte yandan en çok solcuları katleden darbecilerin karanlık oyunlarıyla solu sözüm ona “taraflaştırırken”, Mustafa Kemal gibi bir devrimciyi, Kenan Evren’in başlattığı dizi filmin son bölümlerine montajlamaya müdahale etmek için solun birlik olması gerekiyor 1 Mayıs 2010’da.

1 Mayıs 2010, kanlı 1977’nin politik rövanşı değildir, Türk solunun sabrının eseridir.

1 Mayıs 2010’da sanatçılar Türkali’yi dinlesin ve meydanlara aksınlar.

İşçilerin mi sanatçılara, sanatçıların mı işçilere daha çok gereksinimi olduğu ayrı bir tartışma konusudur, ama her iki sınıfın da örgütlü mücadeleye gereksinimi olduğu apaçık ortadadır.

Ben, bugüne kadar işçi sınıfının yanında daha fazla yer alamadığım için kendime kızıyorum.

Örneğin YÖRSAN işçileri, sırf örgütlendikleri için işten çıkartılmışlardı. Üstelik direnişleri “okul çocuklarının psikolojisinin etkilendiği” düşünülerek kırılmak isteniyordu. Ama ben tatile giderken, Balıkesir’de durmamıştım.

Ülkemizde tersanelerde son 8 yılda 50 işçi öldürüldü. Bunlardan çoğu sigortalı bile değilmiş! Ben Tamer Karadağlı ile oynadığım bir dizide Tuzla tersanesinde günlerce çekim yapmış, şu insan yiyen tersaneleri dolaşma gereğini bile hissetmemiştim.

Çünkü nedense, hem yetiştiriliş tarzım, hem son yıllarda sanat dünyamızda işçi sınıfına mesafeli duruş yüzünden, 15/16 Haziran 1970 olaylarından bu yana en büyük işçi eylemi olan TEKEL direnişi gündeme gelene kadar, işçi sınıfını görememiştim.

Sanata ve sanatçıya yaraşan, emekçileri görmezden gelmemektir.

Bugün onları görmezsek , yarın 1960’ların İngiliz Tiyatrosu’ndaki öfkeli kuşak edebiyatı gibi, John Osborne’ların ortaya çıktığı, öfkeli proletarya oyunları izlemek zorunda kalırız!

nedimsaban.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: