Tamer Levent Gene Sahnede ve Gene Yüceliyor: “Yalancının Resmi”…

Kuruluşundan bugüne on altı yıl geçmiş, ah ne yazık, ne yazık ki bana ilk kez Mask-Kara yapımı bir oyun izledim. Farklı bir yazar ve değişik bir oyundu izlediğim. Elli yıllık ömrüne yirmi altı tiyatro eseri sığdıran Memet Baydur’un (1951–2001) 1996 yılında yazdığı “Yalancının Resmi”ydi (Mitos-Boyut Tiyatro Oyun Dizisi / Nisan 1997) izlediğim oyun… Memet Baydur’un kişileri, bu kere (yargılanması gereken gerçek darbecilerin yaptığı) askeri darbe sonrası, dönemin yitik ve yalnız insanları olarak seçilmişti ve sadece “Kadın” ve “Adam” olarak adlandırılmaktaydılar. Kendilerini büyük kalabalıklar içinde yalnız duyumsayan, görünüşte silik, ama aslında duyarlı ve yaşamı önemseyen kişilerdi bunlar. Yaşam onları öylesine derinden sarsmış, onlar da öylesine kabuklarına çekilmişlerdi ki, iki insan arasındaki en doğal ilişki bile onlar için bir “sorun” haline geliyordu.

Oyunu izledikten sonra, “Yalancının Resmi”ni taaa Ankara’dan gelip sahneye koyan ve her keresinde gene taaa Ankara’dan gelip “Adam” karakterine can veren Tamer Levent’e (1950) birilerinin mutlaka bir ödül vermesi gerektiğini düşündüm. Bir ödül… Ne olursa olsun bir ödül… Devlet Tiyatrolarının usta oyuncusu ve iz bırakan yönetmeni Tamer Levent bu… Seçimle Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olan, genel müdür koltuğuna oturduktan hemen sonra “Sanata Evet” projesini uygulayan Tamer Levent… Devlet Tiyatroları, Opera ve Bale Çalışanları Vakfı’nın Genel Başkanı Tamer Levent… Adına sahne kurulan (Çorlu Belediyesi tarafından), Türkiye’de Eğitimde Drama ve Yaratıcı Drama çalışmalarını başlatan, Ankara Devlet Tiyatrosu’ndaki “Galile’nin Yaşamı” başlıklı oyundaki başarısıyla “2009 – Ankara Sanat Kurumu En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü alan Tamer Levent… O Tamer Levent gelecek, Aksaray’da bir gösteri sanatları kuruluşunun alt katındaki fevkalade mütevazı sahnede oyun sahneye koyacak, profesyonel olarak ilk kez sahneye çıkan genç bir oyuncunun (1979 doğumlu Belit Özükan) karşısında oynayacak… Peh, peh, peh! Neyse! Geçelim bunları, oyuna bakalım.

Oyunun dekorunu, tiyatro oyuncusu olarak bildiğim Deniz Atam (1982) yapmış. Işık tasarımıysa bir ustanın, Yüksel Aymaz’ın imzasını taşıyor. Kostümler anonim herhalde. Bana ne!

Evet, bana ne?

Bir tiyatro misyoneri olan Nazif Uslu İstanbul’un Aksaray’ındaki Pertevniyal Lisesi’nin tam arkasında “Su Gösteri Sanatları” adını verdiği bir kültür merkezi kuruyor, bu bünyeye “Mask-Kara”yı alıyor ve on altı yıldır gençler yetiştiriyor, sahnesinde oyunlar oynatıyor, yeni seyirciler elde ediyor. Ve bakın bir genç, Nazif Uslu için neler yazıyor: “Okuduğum en zevkli okuldur Mask-Kara Tiyatrosu. İstanbul’un hiç bilmediğim semtlerinde, aklınıza gelen en güzel ama en fukara çocuklara sıralardan yapılma sahne üzerinde oyunlar oynardık. Nazif Uslu, nasıl olduğunu bilmem bir yerlerden, beleşe yakın fiyatla en güzel dekorları, en güzel afişleri, en güzel kostümleri bulurdu, yaratırdı, yoktan var ederdi. Tahtakale’den alınan parça pincik kumaşlar ellerimizde harem kıyafetlerine, sultan kavuklarına, 3–5 metrelik mukavvalar sınır karakollarına, marangozun arttırdığı parçalar dev madalyonlara dönüşürdü.”

İşte bu Nazif Uslu, günü geliyor (dünden gönüllü) Tamer Levent’i ikna ediyor, oyun yönettiriyor, rollerden birini oynattırıyor. Yetinmiyor, Tamer Levent’li kadrosunu “Yalancının Resmi” ile Mersin Kongre Salonu, Adana Devlet Tiyatrosu, Mardin Kültür Merkezi, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, Kuşadası Belediye Salonu, Söke Belediye Salonu, Bodrum Belediye Salonu’ndaki sahnelere götürüyor, turne bağlıyor. Bana sorarsanız, Nazif Uslu (1963) da zorluk tanımazlığıyla hiç kuşkum yok, mutlaka ödül hak ediyor.

Evet…

Tamer Levent, Nazif Uslu’nun Genel Sanat Yönetmenliğinde, Mask-Kara Tiyatrosu çatısı altında dokuz yıl önce bu dünyadan çekip giden Sevgili Memet Baydur’un “Yalancının Resmi”ni oynuyor. Deniz Atam’ın dekoru oyuncuyu oynatan, rejiyi yönlendiren bir konsept oluşturmamış, Yüksel Aymaz ışığı şişirmiş, Adam’ın pantolonu ile kazağı bilmem neymiş aldırmıyorum.

Bana ne onlardan diyorum!

Hatta size ne!

İlgimi sadece Nazif Uslu’nun özverisi, Tamer Levent’in hiç de “alçak” olmayan gönüllülüğü ve “koskoca” Tamer Levent’in karşısında titremeden oyun verebilen Belit Özükan çekiyor.

Belit Özükan’a odaklanıyorum.

Ve diyorum ki, bir oyuncunun içsel yaratıcılığı ne kadar zenginse, sesi o kadar güzel, diksiyonu o kadar mükemmel, yüz hareketleri o kadar ifadeli, gövdesi o kadar zarif, tüm fiziksel donanımı o kadar esnek olabiliyor. Özükan, rolü kendince tasarlamayı ola ki Tamer Usta’sından öğrenmiştir. Kadın’ı iyi planlıyor. Tasarladığı Kadın’ı yüzüne ve gövdesine pek güzel naklediyor. Gelecek oyunda sessizken ya da hareketsizken, karanlıkta ya da ışıkta, bilinçli ya da bilinçsizce coşkularının ışımalarını daha rahat ortaya dökmesini bekliyorum. Duru ve durağan oyununa daha bir renk ekleyeceğine inanıyorum.

Tamer Levent ise, (ayrıntılara gerek yok) “Tamer Levent” gibi oynuyor. Özükan ile rolü arasında genel duygusal temas eksikliğini sezinleyip, ustaca gideriyor. Adam’ı hem bütünsel, hem derin, hem de eksiksiz değerlendirirken, fiziksel olarak da mükemmel biçimlendiriyor. Kuşkucu, korkak, iddialı olan Adam’ın yaşamını tümüyle kabul edip, sahipleniyor. Dışsal olguların altında gizli bir nehir gibi akan Adam’ın o canlı ruhunu seyirciye pek güzel aktarıyor.

Belit Özükan umut vaat ediyor, Nazif Uslu emek ödülünü hak ediyor.

Görüştüm kendisiyle, Tamer Levent tazelenmiş ün, ödül mödül beklemiyor.

Anladım ki, Tamer Levent’e sahnede olmak yetiyor.

“GÖZLEMEVİ” KÖŞESİNİN GÖZLEME KAVŞAĞI

29. İstanbul Film Festivali’nde, İstanbul İtalyan Kültür Merkezi’nin “arı” gibi çalışkan ve söyleyecek çok şeyi olduğundan İtalyancayı da son derece hızlı konuşan müdürü Gabriella Fortunato‘nun daveti üzerine “Yenmek-Vincere (2009)”yi izledim. Senaryosu ve rejisi Marco Bellocchio imzalı “Yenmek”, Mussollini’nin yükseliş döneminde geçen, görüntülerinden kurgusuna kadar olağanüstü bir çalışmaydı. Girdap örneği seyircisini içine alan bu sinematik operada Mussolini’nin “yakan, yıkan, yok eden bir fırtına” olduğunu simgeleyen gök gürültülerinin, şimşeklerin Carlo Crivelli’nin eşsiz müziğiyle birleşmesindeki beceriye doğrusu şaştım kaldım. Bir diktatörün anatomisi bu kadar mı güzel çözülürdü, filmin sonunda afalladım. Bellocchio’nun, gösterim sonrası seyircisiyle yaptığı söyleşiden, Benito Mussolini’yi Il Duce haline getiren tarihi süreci aktarmanın değil, onun kişiliğinden kaynaklanan psikolojik gücün bu süreci nasıl etkilediğini anlatmanın peşinde olduğunu çıkardım.

Sonra, Bellocchio, eşi, İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Fortunato, müdür yardımcısı Tanju Şahan, Atilla ve Leman Dorsay, İstanbul İtalyan Başkonsolosu Giancarla Alberini ile eşi, Festival Direktörü Azize Tan ve kısa rollerde bile devleşebilen muhteşem oyuncu Serra Yılmaz Eminönü’ndeki Hamdi Restoran’da yemek yedik. Serra Yılmaz; yönetmen, ayrıca senarist ve usta bir oyuncu da olan Belloccio’nun karşısında oturuyordu ve Bellocchio ile ne yazık ki ancak o söyleşebildi. Gene de, kulak kabartınca Bellocchio’nun Mussolini’yi, kendisine adanmış bir kadını ve özbeöz oğlunu akıl hastanelerinde ölüme terk edebilecek kadar acımasız bir adam olarak ve insan suretinde bir canavar gibi çizmekle bütün siyasi gelişmelere bedel bir kötücül iktidar belirtisi anlatmaya çalıştığını anladım. Filmde Ida Dalser’i canlandıran Giovanna Mezzogiorno’nun (1974) da masada olmayışına hayıflandım. Uluslararası İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan neden bana karşı öyle nobrandı ve de neden öyle “kasım kasım”dı doğrusu işin orasını pek kavrayamadım.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: