Yalancının Mumu…

Tüm güvenliği Kültür Bakanlığı’na ait olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden Hoca Ali Rıza resimleri çalınıyor, hem bir değil beş değil, tam 18 adet.

Ortalık karışmıyor.

Bakan Bey, “bir kısmı yerinde diğerlerini araştırıyoruz, içlerinde kopya olanlar da var, anlaşılıyor ki çalıntı resimlerin yerine kopyaları konmuş”

Ertesi gün  müze sayım komisyonu üyesi Osman Altıntaş asıl gerçeği dillendiriyor. “Envanterde olduğu halde nerede olduğu bilinmeyen yaklaşık 500 eser var.”

Müzenin zemin katında, olabilecek en kötü koşularda istiflenmiş binlerce eser için, 1930 yılından beri hiçbir çalışma yapılmamış.

Paha biçilemeyen bu kalıtlar, tüm dünya insanlığının ortak mirası oysa.

“Kaybolmuşlar” denen eserleri kim hırsızlamış, neredeler, kim kime satmış, yada hangi sonradan görmenin evinin duvarını-bahçesini-banyosunu süslüyor, bilinmiyor.

Bakanla ilgili, dönemin yetkileriyle ilgili bir soruşturma yok.

Müze Müdürü “şaştık kaldık bu işe” diyor.

Bekçiler suçlanıyor.

Ertesi gün müze bahçesine atılmış bir Hoca Ali Rıza resmi bulunuyor!

Çok geçmiyor üstünden anlıyoruz ki, Bakanlık bünyesinde kurulmuş bir komisyon müzelerin-kütüphanelerin ve bazı ören yerlerinin özelleştirilmesi için çoktan düğmeye basmış ‘karınca gibi’ çalışıyor.

Kimin malı  kime pazarlanmaya hazırlanılıyor?

Ülke sus-pus, sanat alanları sus-pus, sanki  herkes küçük dilini yuttu!

Basında çıkan bir iki yazı-haberden sonra mesele unutuluyor.

Süreç, bir tek Kültür Sanat Emekçileri Sendikası tarafından yakından izleniyor.

Bakan Bey, hırsızlık skandalından bu güne sessizliğini korumayı seçmişken, birden yeni bir skandal ile tekrar gündemimize taşınıyor.

Parlamentoda süren kayıkçı kavgasının tam orta yerinde bir soru önergesi üstüne, “Bu gün setlerde sigortasız çalışan hiçbir sanatçımız bulunmamaktadır” diye setlere şenlik bir açıklama yapıyor.

Öğrenmiş oluyoruz.

Tam 40 yıldır içinde bulunduğum bu alanda meğer hepimiz sigortalıymışız da haberimiz yok!

Bunu söylemek için başka bir ülkenin kültür bakanı  olmak gerekir.

Bugün, hem dizilerde, hem film setlerinde gecesini gündüzüne katarak, köleler gibi çalıştırılan yaklaşık 3500 insanın bırakın sigortalı olmasını, yasalar önünde hiçbir hakları yok.

Nedenleri ise çok açık.

Öncelikle tüm sanat alanlarının olduğu gibi, sinema alanının da yasalar karşısında tanımı yok.

Çünkü, bu ülkenin bir “sinema kanunu” yok.

Sinema alanında çalışan, sanatçısından set işçisine, ışıkçısından görüntü yönetmenine, kameramanından senaristine, yönetmeninden dublajcısına varana kadar tüm yaratıcılarının yasalar önündeki karşılığı, genelevlerde çalışarak etlerini satmak zorunda bırakılanlarla aynıdır.

Bakan, bu gerçeği bilmiyor mu?

Bence biliyor.

Hem kendisi hem de bakanlık bünyesindeki onca bürokrat, elbette başbakan ve AKP hükümeti, bu gerçeği adları gibi biliyorlar.

O zaman bakan neden böyle bir açıklamaya gerek duyuyor..

Kimin, kimlerin çıkarı gözetiliyor?

TV yayıncılarının, yapımcıların, artık çokuluslu olmaya doğru yol almış birkaç sinema şirketinin ve reklam sektörünün olabilir mi?

Adres doğrudur.

Bakan beyin ve hükümetin halktan gizlemek zorunda olduğu gerçek tam da budur.

Bugün sömürünün  en net biçimde açığa çıktığı bu alanın götürücülerini korumak, emekçilerini, sanatçılarını, yaratıcılarını hiçe saymak tam da AKP karakterine uygun bir davranış olsa gerek.

Bakanlığın açıklamasıyla TV sektöründe kaçak çalıştırılan, açık adıyla ‘kayıt dışı’ olan binlerce insan da gizleniyor.

Bakan beyin önümüzdeki günlerde yeni incilerle karşımıza çıkacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Ama, İstanbul rantının üleşilmesine hız verildiği şu günlerde, çok canı sıkılacak!

Tarlabaşı ve Sütlüce kentsel dönüşümünde talan edilmek için fişlenmiş binlerce kültürel kalıtın takipçisi olmadığımızı düşüyorsa yanılır.

Haydarpaşa ve Galata’da yeniden  yapılmak istenenlerin de izindeyiz.

Tıpkı  Emek Sineması gibi, temeline dinamit konulmaya hazırlanan tarihsel dokular, hiç kimsenin babasının malı değildir; bu halkın bu ülkenin ve insanlığın ortak değeridir

Yeri gelmişken bir kez daha yineliyelim, artık dilimize sakız olan AKM skandalı için, söylenecek söz tükendi sanılıyorsa şaşarız.

Bakanlığı  ve süreci “paramız yok” diye askıya alan 2010 ajansını, ‘mahkeme kararlarına uymadıkları ve insanlığın ortak mirasına açık bir biçimde zarar verdikleri’ için, yargı önüne çıkarmaya hazırlanıyoruz.

1 Haziran 2010 tarihi AKM’ nin kapısına kilit vuruluşunun ikinci yılı doluyor.

O gün binlerce yurttaşla orada olacağız.

Bu kez dünyalı dostlarımız, meslektaşlarımız da bizlerle olacak.

İstanbul Film Festivalinin açılışında, protesto borazanlarını alaya alan bakan için, bu vurdum duymazlık, yaptık oldu açıklamaları, uygulamaları sürdükçe, bizler çürük yumurta biriktirmeye devam ediyoruz.

Bakarsınız, büyük yalanlarla sürdürülen  kayıkçı kavgasına bir katkısı olur!

oaydinoaydin@gmail.com

anlamakgideni.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: