TİMİS, Gogol, Ölü Canlar…

İTÜ Timis Oyuncuları iki senedir önemli bir eğitim araştırma faaliyeti içerisinde. Edebiyat eserlerinden yola çıkarak bir eğitim prodüksiyonu çıkarıyorlar. Geçen sene ne yazık ki izleme şansı bulamadığım Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını oyunlaştırmışlardı. Bu sene de benzer bir yaklaşımla hareket ederek Gogol’ün “Ölü Canlar” adlı romanını tiyatroya uyarlamışlar. Bunun için halihazırdaki oyunlaştırılmış metinlerden de faydalanmışlar.[1] Fakat oyunun kurgusunda önemli bir değişiklik yapmış, Gogol’ün yazım sürecini de hesaba katmışlar. Yani oyunda ana sahnelerde “Ölü Canlar”ı ara sahnelerde ise Gogol’ün yazım sürecini izliyoruz.

Gogol ve “Ölü Canlar”

Gogol, Ukrayna doğumlu Rus edebiyatçı ve drama yazarı. Rus gerçekçiliğinin babası olarak düşünülür. Türkiye’de ünlü öykülerinin yanında (Palto, Burun, Bir Delinin Hatıra Defteri) Müfettiş adlı oyunuyla da popüler olmuş bir sanatçıdır. Ardıllarını öyle etkilemiştir ki, Dostoyevski onun hakkında “Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” demiştir. Yaşadığı dönem ise 1. Nikola despotluğunda Rusya’nın büyük baskılar altında olduğu bir döneme denk gelir. İçinde yaşadığı toplumu sözüm silahımdır diyerek komedi ile alaya alır. Hal böyle olunca, çok benzer baskı, zulüm ve acıların yaşandığı ülkemizde de Gogol ismi çokça anılan yazarlardan oluyor.

Keskin olduğu kadar, felsefi derinliğe de sahip bir mizah ustası olması nedeniyle sansür ve sürgünden de nasibini alır. Meşhur oyunu “Müfettiş”i yazdıktan sonra Rusya’dan kaçmak zorunda kalır. Çünkü oyun 19. yüzyıl Rusya’sının bürokrasisinden doğup tüm topluma yayılan yozlaşmanın, alabildiğine yerden yere vurulması üzerine kuruludur… Gogol, bu oyun nedeniyle “Rus Halkını ve Rusya’yı aşağıladığı” yönündeki eleştirilerden ve baskılardan Avrupa’ya kaçarak kurtulur. “Ölü Canlar”ı ise Rusya dışında sürgündeyken yazar ve Rusya’ya geri döndüğünde bastırır. Kitap “Ölü Canlar” adıyla değil sansürlenerek “Chichikov’un Maceraları” adıyla yayınlanır. Bu arada “Ölü Canlar”ı yazarken aynı zamanda, “Palto”, “Portre” gibi büyük öykülerini ve “Evlenme” adlı ikinci komedi oyununu yazar. Rusya’da geçirdiği yaşamının son döneminde bir papazla tanışır ve Ortodoks kilisenin tesiri altına girer. Kilisenin etkisi o raddeye varır ki Gogol tüm çalışmalarının günahkârca olduğunu düşünmeye başlar. Gogol, şeytanın kendisine ettiği oyunlar sonucu yazdığını söyleyerek üç cilt olarak tasarladığı “Ölü Canlar”ın ikinci cildini ise yakıverir. Bu olaydan sonra ölüm orucuna girer ve günler sonra ölür. Gogol’ün hayatı işte böyle karmaşık bir gerçeklikle son bulur.

Timis ve Gogol

Gogol’ün sonu da adeta bir dram eseridir… “Ölü Canlar”ı oyunlaştırmak isteyen Timis bu gerçekliğin üzerine de gitmek istemiş; onun kendisini ve sanatçılığını sorgulamaya başladığı son dönemini uyarlamalarına dahil etmeyi tercih etmiş. Grup, oyunu iki ayrı zamansallık üzerine kurmuş. Ana sahnelerde Chichikov’un ölü canların peşinden koşuşu sergileniyor. Bu sahneler bittiğinde ara sahnelere geçiliyor. Ara sahnelerde ise Gogol’ün iç hesaplaşmaları sergileniyor. Ancak bu iç hesaplaşmalar öyle kuru, didaktik bir şekilde değil, Gogol’ün kısa öykülerindeki kahramanların öyküye dahil olması ile gerçekleşiyor. Ara sahnelerde Gogol’ün “Ölü Canlar”da uygulamak istediği şeyi sorguladığına şahit oluyoruz. Romanın ilk cildinde ahlaki çürümeyi gösteren Gogol, öykünün devamında iyi ve güzel olana yönelecektir. Kurtuluşu işaret edecektir. Ne var ki insanlığı değiştirmek/değiştirebilmek üzerine girdiği varoluşsal tartışmalar bu niyetinin gerçekleşmesine engel olmaktadır.

Timis’in yine bir edebiyatçı üzerinden gitmesi rastlantı olmasa gerek. Önemli bir misyonu yerine getiriyorlar. Bir yandan dram yapıtı üzerinde uğraşırken diğer yandan da bir edebiyat ustası ile tanışıyorlar. Teatral anlayış bağlamında ise bir arayış içerisinde oldukları söylenebilir.  Anladığım kadarıyla jeste ve harekete dayalı bir teatral anlayışı tiyatroda metnin edebi değerini de ön plana alan bir anlayışla sentezlemek uğraşındalar. Zaten program dergisinde arayışlarını şöyle tanımlıyorlar: Grup, (…) yine tamamlanmamış bir prodüksiyonla -yolculuk sırasında soluklanmak için verilen bir ara olabilir bu- kendi sanat biçimini, duruşunu, kaygılarını sorgulayarak çıkıyor seyirci karşısına.

Ancak metnin edebi değerini de dikkate almak için mücadele ettiğinizde bu anlayışın karşılığını sahnelemede ve oyunculukta da aramak gerekiyor. Timis’in bu konuda arada bir yerde durduğunu düşünüyorum. Sahnelemenin ve müziğin sade bir şekilde kullanımı metnin takip edilmesi konusunda avantaj yaratıyor. Ayrıca ara sahnelerdeki Gogol’ün paltosundan fırlayan hikaye kahramanları birer anlatıcı-oyunculuk çalışması sergiliyorlar. Ancak kimi oyuncular bunu anlaşılır bir şekilde yerine getirirken (Burun ve Portre hikayelerinin parçaları) kimisi de rollerini jest ve mimik kalabalığı içerisinde yorumlayarak seyircinin metni dinlemesine ket vurabiliyorlar. Ana sahnelerde benzer bir problemin yer aldığı söylenebilir: Chichikov’un öyküsünde özellikle oyunun açılışı ve sonundaki sahnelerde de zaman zaman öykünün takip edilmesi güçleşebiliyor. Öykü takibinde yaşanan sıkıntının aşılması için titiz bir anlatıcı-oyunculuk çalışması yapılması gerekiyor.

Diğer bir sorun ise böyle bir kurguda geçişlerin çok önemli bir yerde durması… Yani ana sahnelerden (Chichikov’un öyküsünden) ara sahnelere (Gogol’ün kendini sorgulayışı) bağlanmanın meşrulaşması gerekiyor. Yani neden ara sahnelere geçildiğini seyircinin rahatlıkla kavrıyor olması lazım. Örneğin tematik bir bağlama tercih edilebilir. Veyahut ana sahnede geçen bir vukuattan hareketle ara sahnelere bağlanılabilir vs… Geçişler üzerine ayrıca çalışmak gerekiyor ki zaten oyun sonrası söyleşide bu konuda son haftalarda bayağı bir çalışma yaptıklarını belirttiler. Geçişlerin önemli olmasının en büyük sebebi oyunun tüm seyrini etkiliyor olması. Çünkü bu geçişlerle ara sahnelerdeki derin tartışmalara kapı aralanıyor. Eğer seyirci bu geçişleri algılamakta zorlanırsa bu algı kirliliği ara sahnenin takibine de sirayet ediyor.

Öte yandan grubun Gogol’ün içerisine düştüğü zor durumun felsefi boyutuna yüklenmelerini saygıyla karşılamak gerekiyor. Fakat yapılan dramaturjiyi eksik bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. Onun büyük bir yazar olmasından, aydın olmanın sorumluluğu ve amaçları konusundaki fikirlerinden etkilenerek elbette bu yazara ve içerisine düştüğü zor duruma empatiyle yaklaşılabilir. Ancak Gogol’ün acıklı sonuna daha soğukkanlı bir yaklaşım üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Anladığım kadarıyla Timis’e, Gogol’ün sürüklendiği intiharın şu boyutu üzerinde durmak çekici gelmiş: Sanatçı eleştirdiği toplumun bir parçası değil midir? O da yozluğuyla suçladığı sistemin bir parçasıdır nihayetinde… Mutlak iyi ve ahlak nedir? Ona ulaşmak mümkün müdür?

Elbette bilimsel olarak da gözleyen, gözlediği fenomenin bir parçasıdır. İnsan da sonuçta doğanın bir parçasıdır. Böylesi bir bakış hayatı, doğayı, çevresini değiştirmek konusunda bireylere daha mütevazi ancak kararlı bir hayat duruşunu ima eder. Bu bağlamda Gogol’ün hayata dair üstten bakışı ve kendisine kurtarıcı rol biçmesine dair sorgulamaları ilgiyi çekebilir.

Ne var ki Gogol’ün girdiği bunalımı, son dönemlerinde dine dönüp sofulaşmasını, sürüklendiği intiharı sadece bu yönüyle değerlendirmek eksik bir değerlendirme olabilir. Sonuçta ortada Türkiyeli aydın ve sanatçılarının da başına sıkça gelen bir işkence süreci var: ifade özgürlüğünün baskı altına alınması, yalnızlığa mahkum edilme, tecrit ve yurt dışına kaçma. Dolayısıyla Gogol’ün içerisine düştüğü durum güçlü bir şekilde Türkiyeli sanatçıları da hatırlatıyor. Hatta bir yönüyle Gogol’ün son dönemi Cem Karaca’ya dahi benzetilebilir. O da benzer bir şekilde yurt dışında, sürgünde bir dönem geçirmiş, yaşamının son dönemlerinde ise muhafazakar ve milliyetçi bir yere kaymıştır. Ancak böylesi olguları sadece sanatçıların yaşadığı düşünsel ve felsefi değişimlerle açıklamak bilimsel olarak pek de yeterli olmayabilir. Sonuçta bu düşünsel tercihler de belirli toplumsal koşullarla ilintilidir. Örneğin Gogol’ün hayatı için şu veri önemlidir: Gogol’ün destekçisi Puşkin’in ölümünün onun yalnızlaşmasında önemli bir rolü vardır. Arkasındaki büyük bir edebi otoritenin desteğini yitirmiştir vs.

Elbette oyunda bu gerçeklerin de yer alması gerektiğini savunarak belgesel tiyatro biçimini kastettiğim söylenemez. Toplumsal koşulları da dikkate alarak sahnelemenin, illaki belgesel tiyatroya neden olacağı şeklinde kesin bir formül yok nihayetinde. Zaten ara sahneler dramaturji konusunda toplumsal koşulları da hazmedebilecek bir sürü imkana sahip. Bu konudaki naçizane görüşüm; Gogol’ün öykülerinden fırlayan hikaye kahramanlarının Gogol’le tartışmalarının daha kapsamlı bir dramaturjik değerlendirme içinde önemli bir fırsat olarak değerlendirilmesi yönünde…

Sonuçta, Timis’in edebiyat uyarlamaları konusundaki arayışlarını önemli bir mücadele olarak görmek gerekiyor. “Ölü Canlar” tiyatro ve edebiyat arasındaki sentezlemenin bir sonucu olarak önemli bir yerde duruyor. Bir başlangıç değil, bir son da değil. Timis’in mücadelesinde önemli bir aşamayı temsil ediyor.


[1] Oyunda kullanılan metinler program dergisinde şöyle sıralanıyor: “Ölü Canlar”, Roman, Nikolay V.Gogol,  “Ölü Canlar”, Oyun, metinleştiren Arthur Adamov, “Gogol’ün Kısa Öyküleri: Portre, Burun, Delinin Defteri”, “Hamlet”, William Shakespeare, çeviren Can Yücel…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: