Oyunculuk Bilinçaltına Hitap Eden Bir Meslek

İstanbul’da sıcak bir gün… Akşamüstü olmasına rağmen güneş yakıcılığını hissettiriyor.  Birkaç gün öncesinden Tamer’le röportaj için Yıldız Sarayı’nda sözleşmişiz. Sözleştiğimiz saatten yarım saat önce tesadüfen kapıda karşılaşıyoruz. ‘Sizi saray kapılarında karşılıyorum’ diyorum. Tebessümle tanışıyoruz. O gün kızı Zeyno’nun doğum günüymüş. Hem rol aldığı tiyatro oyunun hem de kızının doğum günü heyecanıyla keyifli bir sohbetin ardından röportaja başlıyoruz. Devamı aşağıdaki cümlelerde… Ben Tamer’i çok samimi buldum bu röportaja verdiği cevaplarla. Bakalım siz…

Siz en son bundan on yıl önce Haluk Bilginer Ve Zuhal Olcay’la ‘Dolu Düşün Boş Konuş’ oyununda rol almıştınız.

Oooooo! Sıkı tiyatro takipçisiyiz galiba. Evet ‘Bu Bir Efsane Cahide’ müzikalinden sonra en son Haluk Bilginer ve Zuhal Olcay’la ‘Dolu Düşün Boş Konuş’ adlı oyunu oynayıp ara vermiştim tiyatroya.

Diziler, filmler… Ve on yıllık aradan sonra ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ ile tiyatroda… Nasıl dahil oldunuz bu projeye? Tiyatro Kedi ile bir araya gelmeniz nasıl…

Bir kere 10 yıl ara vermem ciddi bir süre. Dediğiniz gibi 10 yıl önce ‘Dolu Düşün Boş Konuş’ oyunundan önce ‘Bu Bir Efsane Cahide’ müzikalinde oynadım Nükhet Duru’yla beraber. Yine Hakan Altıner sahnelemişti. İstanbul’a ilk gelişim o oyunla oldu. Benim İstanbul’a gelmeme sebeptir Hakan Altıner ve eşi İpek. Çünkü o ara Ankara’da ‘Ferhunde Hanımlar’ dizisini çekiyorduk. Çağırdılar. O günlerden bugünlere…

Bu kadar aradan sonra tiyatroya dönmek ne gibi durumları beraberinde getiriyor?

10 yıl… Çok heyecanlandım tabii. Heyecan var, korku var, çekince var. ‘Acaba hâlâ sahne enerjim var mı, sahne korkum oluşacak mı’ endişesi… Çünkü ne kadar uzaklaşırsanız, ara verirseniz o kadar uzaklaşıyorsunuz. Bu da ciddi bir baskı yaratıyor. Güzel bir baskı yarattı bende. Hakan Altıner’in olması çok önemli ve kadro da…

Tiyatro Kedi’nin bu rol için sizi düşünmesi nasıl olmuş?

‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı ben okulda oynamıştım. Hakan (Altıner) beni gelip okulda bu oyunda seyretmişti. Orada Oberon’u oynuyordum. Hakan beni bu oyunda ‘Oberon’u oynamak için çağırmıştı. Ben ‘Oberon’u konservatuarda oynadığım için başka bir rol istedim. Bir değişiklik yaptık ve ben ‘Dokumacı Mekik’ olarak… ‘Oberon’u İsmet Üstekin oynuyor, çok da güzel oynuyor kadro da çok iyi.

Canlandırdığınız ‘Dokumacı Mekik’ her rolü oynamak isteyen ama başarılı olamayan kötü bir oyuncu. İyi karakterleri oynamak bazı oyuncuları sıkıyor. Kötüyü oynamak daha mı yaratıcı kılıyor oyuncuyu?

Her rolün tadı ayrı. Ama kötü daha caziptir. Kötü değil de… Marlon Brando bir mafya babasını oynuyor Godfather’a baktığınızda. Mafyayı sunmak doğru bir şey değil ama ondaki kötü olsa bile ondaki insancıl, iyi tarafları ortaya çıkarmak daha cazip gelebiliyor. Evet ben de zaman zaman oynayabilirim. ‘Mekik’ iyi oynadığını zannediyor zaman zaman sakil olabiliyor.

Bu oyunun sizin için bir özelliği daha var. Siz konservatuardan bu oyunla mezun olmuşsunuz.  Yıllar sora aynı eserle seyirciler karşısında oynamanın heyecanı… Oyunun prömiyerindeki heyecanınızın yanı sıra, oynarken içinizden taşan hisler nelerdi?

O kadar çok his vardı ki içimden taşan. O kadar heyecanlıydım ki… Özellikle de ilk oyunda… Sahneye çıktım, ilk repliğimi söyleyene kadar hakikaten titriyordum. Acayip bir heyecan… Merdivenlerden aşağı inene kadar bir anda oyunun bütün sözlerini unuttum. Başıma ağrılar girmeye, midem bulanmaya başladı. İlk repliği söyledim ve devamı geldi.

Özlemiş misiniz sahneyi?

Çok özlemişim. Ama bu zamana kadar içime sinen bir oyun olmadı. Bu oyunu kabul etmemin birkaç sebebi var. Birincisi Shakespeare olması, ikincisi Tiyatro Kedi olması, Hakan Altınerin olması, İpek Kadılar Altıner’in olması, bu ekibin olması…

Oyunda eşek de oluyorsunuz. Büyük heyecanlarla başlanan aşklardan genelde neden eşeklik baki kalıyor geriye?

İnsan doğası… Shakespaere bunu çok iyi gözlemlemiş. Kitabını yazmış bu işin. Seviyoruz, seviliyoruz, ayrılıyoruz, üzülüyoruz. Bir şeyler öğreniyoruz ama çok küçük adımlarla ilerliyoruz.

Oyunda bir büyü sonunda yanlış anlamaların yanı sıra aşk da karışıyor. Peki bir büyü müdür aşk? Nedir aşk büyüsünün Tamer Karadağlı’ya kattıkları…

Aaaahhh… Neler katmadı ki ve neler almadı ki… Olsun, bunlar çok güzel duygular. İnsanın ayağını yerden kesen duygularsa bu, mutlaka yaşanmalı. Dünyada aşkın kötü bir şey olduğunu söyleyecek kimse olduğunu da sanmıyorum. Aşk güzel bir şeydir. Ne aşktır, ne aşk değildir, kimse bilmiyor. Förmülü de yok. Kim kime aşık olur? Niye aşık oluruz? Bunların förmülü yok.

Aslında bu rol, sizin imajınıza ters ama başarıyla altından kalktığınız görülüyor. Zıt karakterleri canlandırmak avantaj mıdır – dezavantaj mıdır bir oyuncu için?

Tiyatroda büyük bir avantajdır bu. Burada ben özellikle istedim bu rolü. Çünkü tiyatro bambaşkadır. Televizyon izleyicisi için biraz farklı gelebilir ama biz bu kontrast için eğitim aldık yıllarca. Bunun için zıt karakterleri oynayabilmeyi ben avantaj olarak görüyorum. Çünkü televizyonda, sinemada oynayamayacağımız rolleri tiyatroda dilediğimizce, gönlümüzce oynayabiliyoruz.

Shakespeare’in eserlerine baktığınızda; uyum, simetri, denge üçgeninden başka neler buluyorsunuz bir oyuncu olarak?

Çok güncel… Yani yıllar sonra bile aynı şeyleri görebiliyoruz. Oyunda bir replik var. ‘Kızı ya kendi istediği insanla evlenir ya da ölümün kucağına bırakır kendini!’ Bu, Doğu’da hâlâ yaşanan bir şey. Dolayısıyla Shakespeare çok iyi gözlemlemiş insanları. Güncelliğini koruyor ve güncel olması herkesi büyülüyor ve daha yıllarca da oynanacak.

Dünyada ilk defa bir Shakespeare oyunu müzikal versiyonuyla sahneleniyor. Bir komedi klasiğini müzikale dönüştürerek izleyenlere sunuyorsunuz. Komediye müzikal boyut da katmanın oyuna kattığı avantajlar ve dezavantajlar neler?

Evet aslı müzikal değil. Ama Shakespeare’in oyunlarının avantajı ve en güzel tarafı da budur. Her şekle sokulabiliyor. Dünyanın birçok ülkesinde oynanabiliyor, Japon geleneksel tiyatro tarzıyla oynanabiliyor. İngiltere’de her şekilde punk olarak da ‘Hamlet’i oynuyorlar.

Bu oyunda Shakespeare eserlerindeki o ağırlık daha akıcı hale getirilmiş sanki.

Evet, doğru gözlem… Bu da o eserlerin çok değişik şekillerde yorumlanabiliyor olmasından… Bu bir avantaj çünkü dediğin gibi Shakespeare oyunlarının bir ağırlığı vardır ya onu daha rahat izlenir, daha akıcı, daha tempolu şekle getirerek o ağırlığı aldık oyunun üstünden.

Şimdi ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ oyunundasınız. Siz Shakespeare’nin ‘Kuru Gürültü’ oyununu hem Türkçe hem İngilizce oynadınız konservatuarda.

Evet… ‘Kuru Gürültü’ oyunu ben tiyatro bölümüne girerken benim sınav parçamdı. Hem İngilizce hem Türkçe hazırladım. Sınavda önce İngilizcesini oynadım. Rahmetli Cüneyt Gökçer hocam o gür sesiyle “Şekerim, bunun Türkçesini de hazırladın mı” dedi, o yemyeşil gözleriyle. “Evet hocam hazırladım” dedim. “Görelim bakalım” dedi. O şekilde…

Sizin bir şansınız da tiyatrodaki usta isimlerin hocanız olması ve onlarla çalışmanız…

Aynen öyle Melike… İyi hocalarla çalışmalarım oldu. Hocaların hocası Cüneyt Gökçer, şu anda Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olan Lemi Bilgin benim hocamdı. Leyla Barutçu, Çetin Tekindor hocalarımdı.

Konservatuarda eğitimini alıyorsunuz ama sahnenin öğrettikleri…

Eğitim yetenek katmıyor. Eğitim bizdeki fazlalıkları, çapakları temizliyor!

 

Canlandıracağınız bir karakteri üzerinize giyinirken gözlem dışında ne tür kesip biçmeler yapıyorsunuz?

Kesmeler, biçmeler… Kendimizden bir şeyler katmalar… Mutlaka katıyoruz. Çünkü o rolü yorumlayan biz oluyoruz. Bu nedenle kendimizden ufak da olsa mutlaka bir şeyler katıyoruz.

Bu kendinizden kattıklarınız bilinçli ya da bilinçsiz sızıyor o karaktere.

Tabii. Çünkü zaten yazarın ve rejisörün yönlendirmeleriyle… Çünkü elinizde bir text var. Yönetmen o texti yorumluyor, siz de bir şey katıyorsunuz ve harmanlıyorsunuz ve en doğru şekilde sahneye koyuyorsunuz.

2007’de, Hollywood’da Jon Keeyes’in yönettiği Ölümle Dans (Living & Dying) filminde rol aldınız. Devamı gelecek mi Hollywood macerasının?

Ölümle Dans’ta rol aldım dediğin gibi… Bundan sonra da olursa ne âlâ olmazsa da üzülmem. Onu da gitmeyenler hayal etsin.

Ben muradıma erdim diyorsunuz yani.

E tabii. Hepimiz birçok şey hayal ediyoruz. Bazıları gerçekleştiriyor, bazıları… Ben hayalimi gerçekleştirdim. Herkes hayallerinin peşinden gitsin. Önemli olan hayal etmektir zaten. Her şey hayal etmekle başlıyor. Hollywood’da film çekmeyi hayal etmiştim, gerçekleşti. Ha bir daha olursa ballı kaymak olur. Şu anda öyle bir hırsım yok. Türkiye’de bir şeyler yapmak daha güzel.
 
Lise yıllarında Ankara’da okulu asıp sinemalara abone olmuşsunuz. Peki neydi sizi oyuncu olmaya iten ve ‘Oyuncu olmalıyım’ dedirten?

Valla o kadar çok film izliyordum ki… Seyrettiğim filmlerdeki karakterler çok ilginç geliyordu. Aslında çok entel dantel cevaplar vermeyeyim; para vardır bu işte diye girdim. Oyunculuk az çalışır çok kazanırım diye düşündüm.

Ama tiyatrocular az para kazanır diye biliyoruz.

Yanılmışız valla. (Kahkahalar…) Tabii bu işin esprisi… Ben öyle masa başı ve bilince yönelik işler yapabileceğimi sanmıyorum. Bizim işimiz, mesleğimiz bilinçaltına hitap eden bir meslek. Daha renkli, daha cazip. İşte bundan dolayı oyuncu olmayı kafama koydum.

Birçok oyuncuya genelde hep aynı roller verilerek, belli kalıplara sokuluyor farklı rollerde oynatmak yerine. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Alışılmışın dışına çıkmak istemiyor kimse. Yani eğer bir rolden ekmek geliyorsa…

Kolaya kaçmak belki de.

Evet kolaya kaçmak… Bu, oyuncu için de geçerli. Oyuncu da başka bir riske girmek istemiyor ve daha kolay bir şekilde çalışıyor.

Bir de şu var. Aktörlükte, filmler, diziler… Ama sahne bambaşka sanırım. Sizin gözünüzde nedir sahnenin farkı? Nedir oyuncu için sahneyi vazgeçilmez kılanlar? Alkışlar mı mesela?

Alkışlar zaten tiyatroya girmek istediğimiz zaman istediğimiz şeyler… Niye oyuncu oluyoruz? Alkışlanalım, beğenilenim, takdir edilelim diye… Sahneyi vazgeçilmez kılan, iş disiplinle iç disiplini çok güzel bir şekilde birbirine geçirmesi! Unun dışında canlı, interaktif bir olay tiyatro. tiyatroya çıktığınızda yüzlerce göz üzerinizde… Film veya dizi çekerken tekrar yapabiliyorsunuz, en iyi sahneyi yakalayabiliyorsunuz, tiyatroda o şans yok. Tiyatroda her şey o anda olup bitiyor. Dün akşam oynarken her türlü aksilik oldu. Ama her türlü aksilik… Elektrikler kesildi, piyano çalmamaya başladı, kızlar müziksiz şarkı söylemeye başladı. Ama hiç açık verilmedi, toparlandı.

İşte o adrenalini, heyecanı yaşamak…

Hem de nasıl… O, müthiş bir adrenalin. Hiçbir şeye benzemiyor. Bizim mesleğimiz oyunculuk; tiyatro, sinema, dizi aynı havuzda değişik kulvarlar. Oyuncu da zekasıyla aradaki farkı kafasında çeviriyor.

7. sanat denilen sinemanın diğer sanatlarla olan etkileşimini göz önüne alırsak, tiyatro kökenli olmanızın sinemaya olan yansımaları ve farklılıkları nelerdir?

Bir kere tabiî ki sinema artık çok hayatımızda ama tiyatro bir oyuncunun kendi enstrümanını tanıması ve neler yapabileceğini bilmesi, paletindeki değişik renkleri kullanabilmesi, o renkleri birbirine karıştırabilmesi çok önemli. Mutlaka aldığımız tiyatro eğitiminin hem sinemada hem dizilerde faydasını görüyoruz. Görmememiz mümkün değil.

Sizce sinema sanatında oyuncunun yönetmene teslim olması mı yoksa oyuncunun tüm yaratma cesaretiyle özgür kalması mı filmi esaslı kılar?

İkisinin arası olmalı bence. Yani herhangi bir yönetmenle çalışırken bana bir şey söylediğinde, şöyle şöyle dediğinde ilk sorduğum soru neden? Eğer yönetmen beni ikna edebiliyorsa çok güzel bir harman ortaya çıkar. Eğer yönetmenle oyuncu öyle bir dil birliği yakalayamamışsa projeye de zararı olur. Yani böyle bir ego yarışına girmemek gerekiyor.

Çocuklar Duymasın yeniden başlıyor. Sevinenler olduğu kadar yıllar sonra yeniden başlamasını eleştirenler de oldu.

Valla ‘Çocuklar Duymasın’ı herhangi bir dizi olarak düşünmek yanlış olur. Çünkü Türk televizyon
tarihinde örneği görülmemiş bir başarıya imza attı. Tekrarları bile… 4000 kere gösterilen tek dizidir. Onun için bu dizi ile ilgili ahkam kesenlerin biraz da haddini bilerek konuşmalılar. Bunu hakaret etmek için söylemiyorum.

İzlendiğine dair bir gerçek var.

Aynen… ‘Tutmaz – etmez’ diyerek eleştirmeleri yanlış. Nerden biliyoruz tutmayacağını. Önce bir oynasın, seyredelim sonra eleştirelim. Benim karşı çıktığım nokta bu. Bu kadar sevilen bir diziyi halk bu kadar el üstünde tutmuşken ‘Efendim beğenilmez, zaten kötü bir dizi’ demek halkı eleştirmek olur. Yoksa tabii ki herkes sevmek zorunda değil. Bu cürette olmamalı kimse.
Yıllar önce Birol Güven’le röportaj yaptığımda ‘Çocuklar Duymasın anormal bir dizi!’ demişti. Bu dizinin bizi anlatmasından başka sihri nedir? Bu kadar izlenmesine sebep ve yıllar sonra bile çekilecek olmasının nedeni?

Bu diziyi yeniden çekmek milli görev oldu. Çünkü yıllardır sokakta durdurup nerdeyse yalvarır bir şekilde ‘Ne olur ‘Çocuklar Duymasın’ı çekin diyen bir sürü insan vardı. 6-7 sene oldu. Hâlâ tekrarları oynuyor. Ben bu eleştirilerde art niyet hissediyorum. Çünkü bu artık eleştiriyi geçip hakaret boyutuna ulaşıyor. Bu dizi diyelim ki tutmadı zil çalıp oynayacaklar mı, sevinecekler mi? Ne güzel, tutmadı diye göbek mi atacaklar bunları söyleyenler? Bu işten çok kişi ekmek yiyecek çünkü.

1993 yılında rol aldığınız ‘Ferhunde Hanımlar’ dizisindeki hemen hemen bütün rol arkadaşlarınız İstanbul’da başarılı oldu ve yıldızlarınız parladı. Kimler yoktu ki… Siz, Melek Baykal, Güven Hokna, Hatice Aslan, Simge Selçuk, Hülya Gülşen Irmak, Şahap Sayılgan, İpek Çeken, rahmetli Baykal Saran… Ankara’dan gelen tiyatrocuların bu anlamda farkı nelerde gizli sizce?

Çok güzel bir çalışmaydı. Hepsinin tiyatro kökenli olması… Ben yeni mezun olmuştum, Simge Selçuk tiyatroya yeni girmişti. Diğer sanatçı arkadaşlar Ankara

tiyatrosundandı. Hepsi başarılı oyunlara ve işlere imzalar attı.
Seslendirme sanatı da sizin için bir tutku. Antonio Banderas, Kevin Costner, Al Pacino, George Clooney, Michael Madsen, Darth Vader, Clint Eastwood’a sesinizle hayat vermek neler hissettiriyor?

 

Seslendirme benim için çok önemli. Tiyatro bölümünde okurken Ankara’da, TRT’de başladım. 20 küsur sene oldu. Ünlüleri seslendirmek çok keyifli. Birçok kişiyi seslendirdim ama George Clooney’i devamlı, sadece ben seslendirdim. İzlerken tonlamalara bakıyorum. Michael Medsen’i ‘Rezarvuar Köpekleri’nde seslendirdim, 10 yıl sonra Michael Medsen’le film çektim beraber. Darth Vader hayalimdi zaten. Clint Eastwood bayıldığım bir oyuncu – yönetmen, onun gençlik filmlerini seslendirdim. Ayrıca Arzu Balkan’la seslendirme stüdyolarında tanıştım.

İşi doğru yapmak başarıyı getirir. Peki başarının kıstasları nedir sizin için?

Bir tek kıstası yok, birçok şey olması lazım. Kendi iç sesinizi dinlemeniz lazım. Etrafınızdaki olumsuzluklara çok fazla kulak asmamanız gerekiyor. Kararlı olabilmek çok önemli. Ben başarılı insan olduğuna çok inanmıyorum.

Nasıl yani?

Başarılı insandan çok başarılı işler yapmış bir insana inanıyorum. Başarılı işler yapmış, başarılı ilişkiler kurmuş insanlar var. Ama bir insanın ‘Ben başarılıyım’ demesi… Bu bana hoş gelmiyor.

Melike Birgölge

Hürriyet