AKM Olayının İçyüzü Mutlaka, Ama Mutlaka Aydınlanmalıdır!

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç 11 Ağustos tarihli yazım üzerine önce telefonla aradı, sonra 18 Ağustosta “Gözlemevi”ne virgülüne dokunmadan alıntıladığım açıklamasını gönderdi. Yazılı metinden rahatlıkla anlaşılabileceği gibi Kültür, Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası tarafından, AKM’nin avan projelerinin onaylandığı Koruma Kurulu kararının iptali için Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açtığı davadan söz edilmekteydi. Anılan dava sonucu, İdare Mahkemesi’nce yürütmeyi durdurma kararı alınmış ve Ajans, AKM’nin onarımıyla ilgili olarak başlattığı her türlü çalışmayı durdurmak zorunda bırakılmıştı.

Bu açıklama ne yalan söyleyeyim beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Şekib Avdagiç’in Hürriyet’ten Vahap Munyar’a (Hürriyet-20 Ağustos 2010) İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Genel Sekreteri Yılmaz Kurt’la birlikte Sepetçiler Kasrı’nda anlattıkları da bu tatminsizliğimi körükledi. Vahap Munyar da elini dizlerine vurup “vah, vah”layınca içim içimi daha bir yedi. Okurlarım arasında yer alan ve saygınlıklarını bizzat bildiğim, konularının “profesörü” kimi hukukçu dostlarım da görüşlerini açıklayarak bana yeni “körükler” hediye etti. Anladım ki bu işin içinde de “loy loy” ve “goy goy” yer edinmişti. Dolayısıyla AKM olayının üstü örtülmemeli, önce hukuki platformda, sonra meydanlarda ıcığı cıcığı deşilmeliydi.

Düşündükçe, çomak soktuğum yeri irdeledikçe dava hakkının anayasal bir hak olduğu gerçeğini kabullendim, Kültür-Sen’in açtığı davaya vaki alınganlığımdan vazgeçtim.

Bu arada, yetkili ağızlardan da öğrendim ki, dava hakkının kullanılması, idarenin açılan davayı konusuz bırakacak içerikte yeni bir işlem tesis etmesine engel değildi. Çünkü idarenin, tesis ettiği işlemi geri alması her zaman geçerliydi.

Aksini iddia etmek, dava hakkının kullanılmasına, idareyi engelleyici anlamlar yüklemek hukuk devleti anlayışıyla birleştirilemezdi.

Böyle bir eğilim, şimdiki siyasal iktidarın hukuku ayak bağı olarak gören ve bu ayak bağından kurtulmak üzere yargıyı kendine bağımlı kılmayı meşru sayan anlayışından ayırt edilemezdi.

Dava sonuçlanmış, davayı açanlar haklı bulunmuş ve Koruma Kurulu kararı iptal edilmişti. O halde, bu kararın icabına uygun yeni bir işlem derhal tesis edilmeliydi.

Üstüne üstlük davayı açanlarla mutabakat sağlanmış değil miydi?

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın, Kültür-Sen’in davadan feragat etmesini beklemesi ve bu yapılmadığı için sorumluluğu Kültür-Sen’e yüklemesi asla doğru değildi!

Hele hele, bu durumda artık herhangi bir işlem yapılamayacağı havasının yaratılması tam bir “lo, lo,lo” taktiğiydi.

İdare, iptal kararının icabına uygun yeni bir işlem tesis ettiğinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın idareye bu yönde yardımcı olması gerekmez miydi?

Koruma Kurulu’na, iptal gerekçelerine uygun yeni bir proje sunulmasına engel acaba neydi?

***
Şimdiii…

Kanım o ki, kararı bahane edip, hareketsiz kalmak da hukuka aykırı bir eylemdir.

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28. maddesi, idareyi, İdare Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre gecikmeksizin işlem tesis etmeye zorunlu kıldığına göre ve bu sürenin hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemeyeceğine amir olduğuna göre, eee…

N’olacak şimdi?

(Bu arada, önceki sorularım “bakidir”! Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Ajans’a verdiğini söylediği 70 milyon Türk Lirası kimde ya da nerededir?

Şekib Avdagiç’in, vaki görüşmelerinde Vahap Munyar’a bedelsiz hazırlandığını söylediği proje için Mimar Murat Tabanlıoğlu’na kaç Türk Lirası verilmiştir?)

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: