Özel Tiyatroların Özel Turneleri

Bir tiyatro sanatçısının turne anıları, askerlik anıları gibidir.

Başlattığın zaman susturmak zor olur. Bir de, bu anılara daha çok yaşayanlar güler.

Umarım, okur olarak da aynı keyfi alırsınız.

Biz tiyatrocular, büyük bir aile gibi yaşarız ama oyun bitince aile dağılır. Aileyi ara sıra toplamaya çalışsak da, araya zaman girdiğinden midir nedir, aynı coşkuyu yaşamakta zorlanılır.

“Seni hayırsız” diye başlayan cümleler, “o günler ne güzeldi” diye sona erer! Kulisi güzel oyunlar vardır bir de. Onlar çok tutmasa da, uğurlu gelmiştir tiyatrolara. Bir de aman aman diyerek adını bile anmak istemediğimiz projeler vardır. Oyuncu yerine beyaz eşya olması gereken mikserler öyle bir karıştırmıştır ki kulisi, oyunlara gelen binlerce seyirciyi bile gözümüzde sıfırlamışlardır.

Eskiden Lale Oraloğlu’lar, Altan Karındaş’lar, Dormen’ler 45 gün çıkarmış turnelere. Adapazarı’ndan başlar, belki Antakya, Hakkari’de bitermiş serüvenler. Hatta 45/50 günde matine/suare 80 oyun oynandığı günlerden söz ediliyor. Tiyatrokare’nin kuruluşunda ardışık olarak 15 günde 25 oyun matine/suare full salonlarda turne yaptığımız altın günlere yetiştik. Hatta “Şen Makas” adlı oyunumuzda, bir oyuncumuzun deyimiyle, iki kez Boğaziçi Köprüsü’nden geçip, iki hafta eve uğrayayamadığımız keyifli günler de yaşadık. Bir bakış açısıyla ard arda, tiyatrodan bozma salonlarda teknik güçlüklerle oynanan oyunlar, Anadolu’daki tiyatro geleneğini perçinlemek yerine, seyirciyi tiyatrodan soğutmuş olabilir. Bense, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile onbinlerce kişilik buluşmalarda tiyatronun düzeyi düşmedikçe, gerçek işlevinin yerine geldiğini düşünüyorum.

Bu yazıyı da sizi eski tiyatrocu ağabeyilerimiz, ablalarımızın anısına İstanbul’dan başlayarak, Güneydoğu Anadolu’da bitirmeyi planlıyordum ama yazıyı yazarken yüreğim şehit haberleriyle öyle kan ağlıyor ki, ilk güzergah olarak Diyarbakır’ı seçtim.

1 Mayıs’ta Diyarbakır’da Salaklar Sofrası oynuyoruz: Herkes tedirgin ekipte. Bense, bu kadar yoğun güvenlik tedbiri altında, hiçbir sorun yaşanmayacağını ısrarla söylüyorum. Birden booom! Dışarıda patlayan araba egzosu iç dünyamıza bomba olarak yansımış. Bu koşullarda, üzerini aratarak tiyatroya gelmeyi kabullenen ve halen gülebilen yüzlerce seyirciye bravo.

Tiyatrokare olarak kurulduğumuz 1992’den bu yana Güneydoğu turnelerini önemsiyoruz. Güzergahımız bizi bu kez Gaziantep’e götürüyor: Oyunda oynadığımız Füsun Önal gazetede 75 adet sahipsiz James Bond çantanın bölgeye bomba olarak bırakıldığını okumuş. Otele yerleşir yerleşmez odasında bir adet şemsiye ile James Bond çanta bulmaz mı? Bu kez çığlık atmakta son derece haklı! Meğer kendisine yanlış oda göstermişler. (Ancak James Bond çanta masum)

Solcu olduğunu iddia eden bir arkadaşımız Güneydoğu turnesine çıkmayacağını söylüyor, politik baskılarımızı göğüsleyemeyince, bölgede varolan çoskulu seyirciyi anlatmamız karşısında utanıyor, daha sonra işadamı eşi vasıtasıyla bölgenin en pahalı otellerini ayarlıyor. On günlük turnede aldığımız her şeyi otellere yatırıyoruz.

Düşünüyorum da, bugün bu yazıyı kaleme alırken, televizyonda içimi acıtan haberlerin sorumlusu Doğu’ya gitmekten kaçan öğretmen, doktorun yanı sıra biz sanatçılar değil miyiz? Gitsek de, kanayan yarayı göremeyen, çözüm üretemeyen bizler değil miyiz biraz da çözümsüzlüğün nedeni?

Doğudan çıktık, nefis şamfıstıklar, baklavalar çantamızda. Ben o zaman bugünkünden 51 kg. fazlayım. Hergün 1 kg. fıstık yiye yiye, her gün bir ilde oynaya oynaya Malatya’dan Ankara’ya kadar gelmişiz. “Üç Kadın Bir Çapkın” adlı oyunuyla. Malatya kayısısını paylaşırım paylaşmasına ama şamfıstık konusunda cimriyimdir. Şamfıstıklarımdan isteyen Füsun Önal’a, daha önce defalarca provasını ettiğim ve kabuğu açılmayan fıstıkları vermişim. Halbuki bugün olsa, “hemen al şunları önümden” derdim. O gün, Antep’ten Ankara’ya kadar denene denene yıpranmış, kabukları açılmamış fıstıkları , ancak o zaman ikram etmeye razı gelmişim.

Rahmetli Pekcan Koşar ile Mersin’de çok güzel bir sahnede oynuyoruz. Ama fazla güzel! Sahneyi cilalamışlar şık olsun diye. Giren önce bir güzel düşüyor, sonra sağ kalmayı başarırsa oynuyor…

İstemihan Talay, henüz Tarsus’a kültür merkezi yapmamış. Tarsus’ta da çok güzel bir seyirci potansiyeli var, oyunlar nikah salonunda oynanıyor. Organizatörümüz matinenin 19’da, suarenin 21.30’da olduğunda ısrarcı. Nikah salonu önünde saat 17 sularında beklerken, nikah davetlileri olduğunu sandığımız kişiler bize tuhaf bakışlar fırlatıyor. O anda tesadüfen afişten matinenin 17’de olduğunu öğreniyor, ilk bulduğumuz tuvalet dibinde organizatörün şaşkın bakışları arkasında alelacele soyunmaya başlıyoruz. Organizatöre kalsa, halen kadınlarla erkeklerin ayrı odalarda, bir perde arkasında soyunması gerektiğini düşünüyor. Bizim derdimizse tesadüfen 17’de olduğunu öğrendiğimiz oyuna yetişmek…

Nikah salonu demişken… Düzcede de nikah salonu açmışlar bize! Kent Oyuncuları dahil herkes orada oynarmış. Ama bu kez başoyuncu Nedim Saban’a “Damat Odası” açılmış. “İki Oda Bir Sinan” adlı oyunu oynuyoruz Düzce’de. Pizza kullanılıyor oyunda. Pizzacı Paşhan Yılmazel Domino’s Pizza’da çalışıyor rol icabı. Aksilik bu ya, sahne teknisyenleri Paşhan’ın tişörtünü İstanbul’da kurutemizlemecide unutmuş. Düzce’de Domino’s yok, o gün Paşhan, Cihad Pizza’da çalışır oldu, yeşil üniformayla sahneye çıktığında, ekibin en disiplinli oyuncusu Seden Kızıltunç tuttu kendini sadece, hepimiz yerlerdeydik.

Düzce’deki oyuna toplu bilet alan grup, herhalde kendi paralarını kendi bastırmış! Anladığım kadarıyla kalpazanlara grup satışı yapmışız. Düzce’den Bilecik’e geçtik, ekip arkadaşlarıma harcırahlarını vermiştim, lokantadan birer ikişer arıyorlar, sahte paralarla lokantada mahsur kalmışlar, iyi ki Bilecik küçük yer, patron olarak hemen yetişiverdim imdatlarına, ve tabi iyi ki, kredi kartımda limit varmış!

Bu tiyatroculuk aşkı nasıl bir şeydir ki, “the show must go on”a inanmışızdır bir kere! “Salaklar Sofrası” adlı oyunumuzla Karabük turnesine çıktığımız gün, daha İstanbul Elmadağ’da dekor kamyonumuz yandı ama turneler için yedek dekor yaptırmıştık. Karabük Mobilya Mağazasından edindiğimiz birkaç parça mobilya ile oyunu tamamladık. Kostümlerimiz ise o kadar isliydi ki, birbirinin yanına yaklaşan her oyuncu ötekinde şiddetli baş ağrısına neden oluyordu. Şimdiki aklım olsa, belki de bu durumlarda, “the show must not (!) go on” derdim. “The show go on” oldu da ne oldu, Karabük mü kurtuldu? Türk Tiyatrosu mu ihya oldu? Madalya mı aldık? Zengin mi olduk? Anlatacak bir anımız daha oldu, işte o kadar! (Üstelik oradaki organizatörden kesik de yedik. Kesik biz tiyatro sahiplerinin dilinde parayı eksik almak demektir.)

Turne anıları derken, bundan 10-15 sene öncesine kadar, en az 45 gün yelken açılan yaz turnelerini anımsamamak sözkonusu olamaz. Nejat Uygur ustamız hasta yatağında halen İzmir Fuarı’nı sayıklarmış. Yaz turnesi gençler için plaj eğlencesi olabilir. Bir de titizliğiyle tanınan Erol Keskin ile deneyin bakalım! Salı Ziyaretleri’ni Kaş Antik Tiyatro’da oynuyoruz. Münzevi ve aksi ihtiyar Mr. Green’i oynayan Erol Keskin’i yarım saat plaja davet ettim. Aldığım cevabı yorumsuz paylaşıyorum: “Ne yani, Mr. Gren o gün Brooklyn’de plaja mı gitmiş? Hayatımda duyduğum en saçmasapan teklif!”

Geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız en saçmasapan olaylardan biriyse, Uşak’ta, “Samsun Sanat Tiyatrosu” ile pişti olmamızdı. Tiyatronun genel sanat yönetmeni, bir gece önce, nihayet Tiyatrokare’nin bir oyununu izleyeceği için sevinmiş, sonra afişe bakıp, saatlerin çakıştığını görünce oyunu izleyemeyeceğini anlamış, ardından Türk tiyatro tarihinde ilk kez iki tiyatronun aynı salonda hem matine, hem suarede pişti olduğuna tanık olmuş! Yanlış okumadınız. halk eğitim merkezi yöneticileri, salonu aynı gün aynı saatte, iki tiyatroya kiralamışlar. Türk tiyatro tarihinde ilk kez 6 saat içinde 4 oyun iç içe oynandı. Birinin dekoru kurulurken, diğerinin oyuncuları don ve sutyenle panik içinde antreye yetişmek için koşuyor, ötekinin seyircisinin bileti kesiliyor, diğerinin yönetmeni sahnelerin gereksiz yerlerinin nasıl kesilebileceği ve seyircilerin daha fazla bekletilmeyeceği oyuncularla oyun sırasında dramaturji toplantısı yapıyordu!

Şimdi ben çocukluğumda Bakırköy İlkokulu’nun sahnesinde yağmurlu bir günde bütün bir oyun boyunca kafama aşırı yapışkan yağmur suyunu yedikten sonra bunun aslında yalıtımı tamamlanmayan helanın suyu olduğunu anladığım zaman “işte memleketimden tiyatro manzaraları” diyerek bu gerçeği kanıksamış biriyim ama ya sizler bu yazıyı okuyunca bu memlekette özel tiyatro yaparak turneye çıkan özel insanların yaşadıklarına tanık olup kültür politikamıza gülecek misiniz, ağlayacak mısınız, yoksa bizlere saygı mı duyacaksınız? Hele hele halen özel tiyatroların salt tecimsel amaçlarla turneye çıktığını düşünüyorsanız, bu fikrinizi bir daha sorgulayacak mısınız?

Nedim Saban

19.06.2010

Bu yazı TEB Dergisi 2010 Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

www.nedimsaban.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: