Tiyatro Müzelerimiz

Tiyatro sanatıyla müzeyi oldum olası bağdaştıramamışımdır! Tiyatronun çok dinamik, değişken, biraz da kaçak yapısı var. Yakalanıp, kavanozun içine atıldığı zaman büyüsü kaçıverecek gibi gelir bana!

ABD’de çalışmalarını takip ettiğim, politik tiyatro öncülerinden, Yaşayan Tiyatro’nun kurucusu Judith Malina ile uzun uzun sohbet etme olanağı bulduğumuzda da bu düşüncemi dile getirmiş, kendisinden de aldığım enerjiyle “No More Museum Pieces” adlı bir tiyatro kurmuştum.

“Vahşet tiyatrosu” çalışmalarıyla tanınan ünlü tiyatro kuramcısı Antoin Artaud’nun, “sanat müzelik olmasın” düşüncesinden yola çıktığı bir makalesinden yola çıkarak kurduğum tiyatroda çarpıcı bir “Woyzeck” sahnelemiştik.

Bizimkisi sanatın müzelik olmaması adına siyasi ve estetik bir mücadeleydi tabii.

1992 yılında Türkiye’ye döndüğümde ise, sanatın müzelik olmaması adına bu kez ters yönde bir mücadele verildiğine tanık oldum.

Halkevlerinin kapatıldığı, Köy Enstitülerinin kökünün kurutulduğu, kültür politikası olmayan yurdumda, tiyatro sanatı olması gerekenden çok daha fazla “uçucuydu”!

Haldun Taner, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyununda, “Zaten aktör dediğin nedir, oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede hoş bir seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olarak kalırız. Birazdan teatro bomboş kalacak. İşte bu hatıralar, o sessizlikte, saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler. Artık kendimiz yokuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır durur meydanlarda.” diyordu ama Türkiye’de kültür politikası, repliklerin fısıldaşması üzerine değil, aksine repliklerin üzerine ölü toprağı serilmesi üzerine kurulmuştu! Yıllardır, Tepebaşı’nda bir tiyatro müzesi olasılığından söz edilir durur.

Türkiye’de sahnelenen ilk Hamlet’i merak eden öğrencinin bu bilgilere internette sörf yaparak ulaşamayacağını anlatmak ne mümkün!

Tepebaşı’nda yanan tiyatronun yerine konan çirkin bina ve otoparkı çocuklarımıza kültür mirasımız olarak göstermek yerine, çocuk sahibi olmamayı tercih ederim.

Muhsin Ertuğrul’un “tiyatro devrimi” yaptığı bir ülkede çocuklarımıza tiyatro tarihimizi belgeleyememek ne acı! Aynı acıyı Yunanistan ile Karagöz senindi benimdi kavgası yaparak da yaşıyoruz.

İşte bu yüzdendir ki, bu hafta Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile Haldun Taner Müzesi’nin açılacağını okuduğumda içimi farklı bir heyecan kapladı. Ardından, küçük bir araştırma yaparak, bu haberlerin 2008’e dayandığını gördüm. Sanırım, iki yıldır süregelen bürokratik engeller artık aşılacak ve Büyükşehir Belediyesi’nin de devreye girmesiyle, bu toprakların yetiştirdiği en önemli edebiyatçılarımızdan biri ölümsüzleşmiş olacak.

Müzeye girdiğimizde yazarın Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nda ünlü kumpanya patronu Tomas Fasulyeciyan’a söylettiği, “Zaten aktör dediğin nedir ki, oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.” sözüne yaraşacak sanatçılar yaratmak lazım artık!

Madem tiyatro müzelerimiz var, müzelerimizi doldurmaya layık işler yapalım değil mi?

13 Ağustos geçti, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yardım almak için dosyalar teslim edildi, bu dosyalarda tarihte ilk kez sanatçıların vatandaşlık numarası soruluyor. Ancak sanmayın ki, bu vatandaşlık numaralarıyla tarihe geçeceksiniz.

Siz, dosya yetiştirme telaşıyla Ankara’ya koşuştururken, Paşabahçe’de sendikal hakları elinden alındığı için haksız yere işten atılan Türkan Albayrak, 34 gündür direniyor.

Türkan Albayrak’ı duyun, onunla yaşayın. Çadırına gidin. Gidin ki, bu ülkede yeni Keşanlı Ali Destanları yazılsın!

Aziz Nesin, “ölürsem yaşamalıyım defne yapraklarında” demişti. Onun vakfındaki çocuklar emek vererek, sel felaketine rağmen yaşatıyor Aziz Nesin’i.

Ne mutlu ki, Haldun Taner’e de sahip çıkan bir eşi var! O olmasa, belki layık olduğu yeri bulamayacaktı usta.

Öte yandan, daha ölmeden öldürülen, işkenceden geçirilen, hapislerde süründürülen, sürgünlere yollanan, düşüncenin suç sayıldığı, aşağılandığı yazarların, çizerlerin, düşünürlerin vatanları burası. Belki de bunun içindir müzeden fazla mezara düşkün oluşumuz!

Nâzım’ın mezarını getirmeyi takıntı haline getiriyoruz ama Nâzım’la yüzleşeceğimiz bir müze açmayı düşünmüyoruz. 21. yüzyıl müzesinde Balbay’ı 500 gün hapis yatırdığımızı mı söyleyeceğiz, Ahmet Kaya’nın suratına çatal fırlattığımızı mı belgeleyeceğiz? Zamanı geldiğinde yas tutar, timsah gözyaşları döker, tarihe belge bırakmadan yok olur gideriz.

Yalnız, Haldun Taner’in söylediği gibi, Hıranuşla Virginia’nın bir dialogu eski kostümlerden birine sığınmıştır. O hatıralar, saklandıkları yerden çıkarlar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler!

Ben şahsen, kıyamet günü diye bunu bilirim!

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: