Unutma Zamanı

Ahmet Bozkurt

“Ağır bir zamandı sürekli ve anısız”.

Melih Cevdet Anday

Herman Melville’in beyaz Amerikan rüyasının hülyalı anlatımlarıyla dolu olan romanı Moby Dick, “Ishmael deyin bana” cümlesiyle başlar. Eski Ahit’le başlayan bir sürgünlük ve yabancılık psikozunun model adıdır gerçekte İsmail. “Ve o, insanlar arasında yabani adam olacaktır” diyen Tekvin’de unutuşa karşı her şeye kadir bir otoritenin varlığını imleyen bir anlamı vardır İsmail’in: Tanrı işitir. Sürgün ve yabancı olan İsmail’in gerçekte kutsal bir sessizlikle malul bir zaman içerisinde yalnızca Tanrı’nın işittiği bir adının olması bu yazgının bir süreksizlik olarak yaşanmasını mümkün kılan, belki de, tek tesellidir. Melville’in Ishmael’i de varoluşun mevcudiyetinin unutulduğu zamanda bir yok saymaya ve Batılı Beyaz Adam imgesine hizmet eden bir hafızaya sahiptir.

Her şeyin unutularak varolduğu bir uzamda devralınan mirasın, geçmiş an’ın yabansılığı ve zamanın donmuşluğu gerçekliğin yittiği bir ara dünyaya havale eder bireyi. Unutuş’un içerisinde yaşanılan zaman mutlak bir öteki’ye mündemiç bir eşzamanlılığın da inkârıdır sonuçta. Aynı zamanda, unutuş, başka’sının varlığında bir mevcudiyet hâline sahiptir. Yalnızlığın ve birbaşınalığın hükümsüzleştirdiği bir durumdur bu. Oysa, aynı olanın kendisini hep tekrar ederek varolduğu bir bengilikte öteki de şimdiki an’ın devredilemez mutlaklığında kendini yadsır. Aynı’lığın yittiği uzam öteki’nin zamansızlaştırılmasına ve silik bir imge olarak kabulüne bağlıdır.

Geçmiş ve şimdi’nin gerçekliğe yönelik bir aidiyet formu sonrasında ayrıştığı bir an’ın adıdır zaman. Unutma edimi ise hem geçmişin hem de şimdi’nin eşzamanlı dünyasında gerçekleşen bir neden ve sonuç olarak vardır.

Zamanı, geçmişle geleceğin eşzamanlı olarak içinde bulunduğu anlık bir şimdi olarak gören Walter Benjamin de messiyanik bir aura içerisinde yaklaşır zamana. Auerbach’ın yaklaşımı bu messiyanik öz’ün hem zamansal hem de mekânsal unutuş hâlini daha açık resmediyor: İshak’ın kurban edilmesi, İsa’nın kendini feda etmesini haber veriyor şeklinde yorumlandığı vakit ve böylelikle ilkinin ikincinin gerçekleştirdiği vaadi ilan ettiği düşünüldüğünde, aralarında ne zamansal ne de nedensel bir ilişki bulunan bu iki olay arasında yine de bir ortaklık bir bağlantı, kurulmuş olur. Şüphesiz bu bağlantı, varlığı akıl yoluyla yatay boyut üzerinde tespit edilemeyecek bir bağlantı üzerinden yükselir. Bu bağlantının tespit edilebileceği nihai düğüm noktası ise, hem dikey olarak hem de bu türden bir tarihi tasarlayabilecek ve hem de bu tarihin anlaşılabilirliğinin anahtarını temin edecek biricik özne olan Tanrı’nın inayetiyle ilişkilendirildiği bir konumdur. Şimdi ve burada olanın, artık yalnızca dünyevî bir olaylar zincirinin bir halkasından ibaret değil, aynı zamanda her zaman varolmuş olan ve gelecekte de varolacak olan bir şeydir de. Kesin olarak söylendiğinde, Tanrı’nın gözünde bütün zamanlara yayılmış, ebedi ve zaten parçalı dünyevî olaylar düzleminde tüketilmiş olan bir şeydir.

Bengilik ve zaman bir perde gibi hayatın duraklarında sınırlar koyan unutuş’u hangi kozmik çevrimin (cosmic cycles) hâlesi içerisine hapseder? Varlık dünyası nasıl insanı çevreleyen bir oluş’a sahipse zaman da bu oluş’u mümkün kılan sonsuz bir süreğen tekrardır. Zaman kavrayışı, hiç şüphesiz, şimdi ve burada olan bir dünyaya mündemiçtir. Yaşanılan zaman ancak deneyimlenen bir dünya içerisinde varolur. Oluş ise mevcudiyetini varlıktan alır. Kozmik çevrimin niceliksel belirleyeni olarak zaman da kendi mevcudiyetini kendinde şey olan varlıktan alır. Aktif imgelemlerden müteşekkil olan oluş dünyasında zaman da bu aktif imgelemlerin bizatihi kendisinden başka bir şey değildir.

Kendi zamanı içerisinde tekevvün eden bir unutuş hâli oluş içerisindeki bir dünyada kendi zamansızlığını kurarak tarihsel çevrimin sınır koyduğu tüm biçimlere karşı niceliksel olarak tartımı mümkün olmayan bir kozmik alan inşa eder. Salomé’nin Vaftizci Yahya’ya aşık olduğu hapishane de geçmişle geleceğin eşzamanlı bir süreç içerisinde bir arada bulunduğu bir şimdinin ritüelistik bir görünümünü va’zeder. Yahya’nın Salomé’ye unutturduğu şey içinde bulunduğu zamanın uçuculuğudur. Oysa Salomé tutulduğu an içerisinde zamanı sabitlemiştir. Ölümcül bir tutkuyla Yahya’nın unutkan yalnızlığına aşık olmuştur. Yahya’nın hapsedilmesi belki de bastırılamayan ve yok edilemeyen bir zamanın unutuşa terk edilmesidir. Fakat Salomé’nin kadınsı ve ölümcül tutkusu bu zamanı unutuşun ellerinden alarak, ölümün bengiliğine teslim etmiştir.

Edgar Allan Poe’nun The Fall of the House of Usher öyküsü de unutmaya yatırılmış bedenlerimizin geriye dönülemezin ve ertelenemez olanın ölümcül çizgisinde nasıl bir varlık yıkımıyla sonuçlandığını hatırlatması açısından tüm ara yüzleri bertaraf eden bir sınır çizgisinde konaklar. Mitologyada lanetli Labdakos soyunun son ilençli sürgünü Oedipus ve onun bir ensest ürünü olan çocuklarında olduğu gibi Roderick ve Madeline de çürümüş soylarının son kalıntıları olarak taşlaşmış bir zamanın unutkan yalnızlığında birer ceset gibi yaşarlar bu dünyada. Trajik bir zaman çevrimiyle örülü bir dünyada soluk alır bu kardeşler: Varlıkları ve sevgileri kendilerini ve yaşadıkları çevrimsel an’ı da yok eden bir yıkıma doğru götürür onları. Tüm sınır durumları aşılmış, unutuş bir yazgı gibi yaşanmıştır bu an’da. Kaçışı olmayan bu aşma hâlinin en güzel ifadesi Hölderlin’e aittir: “bu sınırda insan kendini unutur çünkü bütünüyle an’ın içindedir. Tanrı unutur, çünkü o zamandan başkası değildir”. Roderick Usher ile kızkardeş Madeline’e kardeş olduklarını unutturan şey nedir, o zaman? İki kardeş arasındaki sevginin ortaya çıkardığı zamansal bir unutma eşiğiyle karşılaşırız bu öyküde. Çok daha kökensel bir ruhsal bütünleşmeyi amaç edinen bir birleşme gibi gözükse de nihayetinde kösnül ve lanetli bir birlikteliktir bu. Roderick Usher ile kızkardeşini böylesi kösnül ve yıkıcı bir birlikteliğe götüren unutma biçimi zamana karşı duyulan hoşnutsuzluğun ve direnişin bir ürünüdür, belki de.

İnsan zaman içerisinde konaklayan bir varlıktır. Unutmaya çalıştığımız anılar ise görünenin altında yatan gerçeği örten birer perdedir aslında. Aşırı imge yoğunluğu içerisinde zamanın tarihsel çevrimine tanıklık eden modern insan için ezeli hikmet’in öngördüğü bir ibnü’l-vakt (mevcut an’ın oğlu) mevcut mudur bilinmez fakat bilinen bir şey varsa o da, ancak görüngüler dünyasında bir mevcudiyete sahip olan zaman ve mekânın artık bir Lethe (unutuşlar) ırmağı  içerisinde belleğin geçmişe dönük tüm hareketliliğini bir erteleme girişimi, bir eşik-zamanı olduğudur: Bütün başlangıçların eşiğindeki ölümün yeniden hatırlanmayla mevcudiyet bulacak bir doğuma/travmaya ancak geçmişin unutulmasıyla varılabilir. Oysa, geçmişin bir şimdi içerisinde yuvalandığı bir zamanda hatırlama, kaydı tutulanın zamansızlığına ilişkin bir varlık sorusuna vurgu yapar.

Unutmanın intentio’su; zamanın dürttüğü bir gelecek kaygısını niyet etme durumunda iken onu belleğin arkaik geçmişine yollayan distentio’sundan hiç de ayrı düşünülmemelidir. Zira unutmanın zamanı, sanıldığı kadar tikel bir uzamda gerçekleşmez. Geçmişle birlikte aynı zamanda gelecek kurgusunu da artsüremli (diachronique) bir şekilde denetim altına almak istemesi ancak onu yaşanılan an’ın dokusunda uçucu bir imge hâline getirmesiyle gerçekleşir.

Unutuş’un içerisinde yaşanılan bir zaman bize en hafifinden Marguerite Yourcenar’ın o uğultulu “en büyük yontucu: Zaman” öngörüsünü neden hatırlatmıyor? Hatırlatmıyor, çünkü zaman geri dönüşsüzdür ve onun her anında yalnızca küçük bir özet gibi durur unutma. Tıpkı zamana düşen tinsellik gibi. O yüzden unutmanın An’ın(ın) yitimi olduğunu unutmamak gerekiyor. Zaman bir düş gibi yaşandığında belki de çevrimine yetişemeyeceğimiz tek gerçeklik kipi olacaktır unutma.

Kitap-lık, Nisan, sayı: 104, s. 51-53.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: