İstanbul Sahnelerinden İki Oyun

Mehmet K. Özel

İnsana Odaklanan Metinleriyle ve Güçlü Oyunculuklarıyla İstanbul Sahnelerinden İki Oyun

2010’un son günlerinde İstanbul sahnelerinde iki oyun izledim. Biri Devlet Tiyatroları’na, diğeri özel-alternatif tiyatro gruplarından birine ait olan bu iki yapım Türkiye’deki tiyatro ortamına ve özellikle de oyuncu-sanatçılarımıza olan inancımı tazeledi.

 

Günümüzün İnsanına Sarkastik Bakış: “Kredi Kartı – Vak’a aaaa!”

Dünya prömiyerini bir yıl önce, 15 Aralık 2009’da yapmış iki kısa oyunu ben ancak 28 Aralık 2010 tarihinde görebildim: İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı, Cüneyt Çalışkur’un yazıp yönettiği “Kredi Kartı” ve “Vak’a aaaaa!”

Çoktandır Uğur Polat’ı yeni bir yapımda izlememiştim ve özlemiştim. Meğer bu birleştirilmiş iki oyunda Uğur Polat tek kişilik bir oyunculuk şöleni sunuyormuş; geç kalmışım fark etmekte.

Polat’ı çoğunlukla içerden dışarı doğru, gösterişsiz ama etkili oyun tarzıyla bilirim. Geçmiş zamanda bir röportajında komedi oynamak istediğini söylemiş olduğunu hatırlar gibiyim.

“Kredi Kartı – Vak’a aaaaa!” hem komedi, hem de Uğur Polat farklı bir oyunculuk deniyor: Had safhada dışardan oynuyor; resmen “döktürüyor”!

Polat’a komedi de, bu tarz oyunculuk da çok yakışmış; çok başarılı. Çünkü o gerçek bir tiyatrocu! Sahnede “kendini” değil, rolün gerektirdiğini canlandırıyor.

Cüneyt Çalışkur’un metni de her gerçek tiyatrocunun peşinden koşacağı kalitede. Oyuncuya bolca imkan sunuyor. Uğur Polat bu imkanların hepsini sonuna kadar kullanıyor; mimiğiyle, ses tonuyla, vurgusuyla ve beden diliyle benzersiz bir oyun çıkarıyor; hayran hayran kendisini seyrettiriyor.

“Kredi Kartı”ndaki radyo sunucusu rolünde Çağ Çalışkur da çok çok iyi. Sesini ustaca kullanıyor; hem eşliksiz söylediği şarkılarda hem de iğneleyici, yaramaz, sıra dışı radyo sunucusunun repliklerinde.

Cüneyt Çalışkur’un yaklaşık 40’ar dakikalık, biri günümüz insanının finans dünyasıyla olan, diğeri günümüz insanının “kendi” dünyasıyla olan sorunlarını ortaya koyan iki oyunu arasız arka arkaya sahneleniyor.

İkisinde de insan olarak bir erkek merkezde. Efter Tunç imzalı sahne tasarımı bu merkeziyeti -biraz abartılı da olsa- mükemmelen vurguluyor.

İlk oyundaki kadın radyo sunucusu, erkeği dengeliyor. İkincisinde ise; erkek bütün hezeyanlarıyla, çaresizliğiyle, zavallılığıyla tek başına kalıyor.

Cüneyt Çalışkur ile Uğur Polat en son 2001’deki “Ben Ruhi Bey Nasılım”da beraber çalışmışlardı. İkili, uzun yıllar ramp ışıklarından kaldırılmayan, kapalı gişe oynayan o muhteşem oyundan sonra, bu sefer “Kredi Kartı – Vak’a aaaaa!” ile yine seyircileri büyülüyorlar.

Yine fark etmemişim, meğer bu oyun 2010’da ikisine de ödüller getirmiş; Cüneyt Çalışur Afife Jale’de, Uğur Polat Sadri Alışık’ta ödüllendirilmişler. Az bile!

 

İnsanın Şiddet ile Olan İlişkisine Mizahi Bakış: “Atış Serbest”

Ağustos ayında, yaz sıcağında, İstanbul’da bir tiyatro oyunu sahneleniyordu. Son akşamında, nasıl olsa bilet bulurum diye kapıya gittim ki, kalmamış. Üstüne üstlük, bekleme listesi var, on kişi yazılmış bile. Biraz umutsuzca ben de eklendim.

Gelen girdi, gelen girdi, bilet bulamayan tiyatrocular tanıdık araya soktu girdi, içerde yerler doldu, yastıklarda bile yer kalmadı. Bekleme listesinden üç kişi girebildi; geri kalan biz sekiz kişiye üzgün bir “Maalesef” çekildi.

İnsan ne yapıp edip o sekiz kişiyi de içeride bir yere sıkıştırırdı; yapmadılar.

Oyun: Studio4istanbul yapımı “Ateş Serbest”, salon: garajistanbul’du.

Dört ay geçti, “Ateş Serbest” yazın bunaltıcı sıcağından kışın kar soğuğuna, nemli garaj’dan ürpertici Talimhane’ye transfer oldu. Seyretmek de 30 Aralık akşamı bana kısmet oldu. 2010 yılının son oyunu olarak.

Euripides’in “Orestes” ve Charles L. Mee’nin “Orestes 2.0” adlı metinlerinden Onur Karaoğlu’nun uyarladığı ve yönettiği “Ateş Serbest”te şiddet teması genel olarak insanın, özel olarak Türk insanının davranış kodları ve hareket sözlüğü yoluyla; bilinçaltından, rüyalardan ve serbest çağrışımlardan beslenen durumlar eşliğinde, biraz gerçeküstü, biraz absürd; gevşek bir dokuda arka arkaya getirilen sahnelerle anlatılıyor; rahat, eğlenceli ve doğal bir atmosferde, komediyle sarmalanmış olarak; farklı oyunculuk ve ifade teknikleri kullanılarak; ve zaman zaman seyirciyi de işin içine katarak.

Şiddeti sorgulamak için eğlence ve komedi yolunu seçmenin isabetli bir yol olduğu konusunda hala kesin bir görüş oluşturabilmiş değilim; belki, iyi bir örneğine rastlamadığım içindir.

Kara mizah kullanarak bile olsa seyirciyi şiddete güldürtmek/gülümsetmek sindirebildiğim bir yaklaşım değil. Hele de “bebekten katil yaratan karanlık” bir ortamda yaşarken!

Semaver Kumpanya’nın, geçtiğimiz Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapmış son yapımı “Titus Andronicus”un da derdi şiddeti sorgulamaktı, ama onlar da aynı yolu seçmiş ve komedi o kadar ağır basmıştı ki, seyirci bolca gülüyordu ama sahnedeki vahşetin, kıyımın, şiddetin farkına varıyor muydu, emin değilim.

“Ateş Serbest”te ise; olay örgüsü o kadar gevşek ki, şiddete dair sorgulamaları net olarak okuyamadım. Daha çok; oyun karakterlerinin -ve sanki oyun ortaya çıkarılırken (her ne kadar uyarlama da olsa) oyuncuların kişisel- duyguları, geçmişleri ve rüyalarıyla beslendiğini zannettiğim ilişkilere/bağlantılara/çağrışımlara odaklandım.

Ayrıca; üç oyuncu, Fatih Gençkal, Zinnure Türe ve Şafak Ersözlü o kadar keyif alarak, eğlenerek ve “iyi” oynuyorlardı ki, onları “seyretmek”ten oyunun içeriğine, derdine ortak olamadım bir türlü. Onların “iyi oyunculuğu” beni oyunun metninden uzaklaştırdı.

Yılı bu çılgın, serbest, açık uçlu ve keyifli oyunla bitirmiş olmak her ne kadar hoşuma gitmiş olsa da, “Şiddetin hangi hali daha komiktir, şakası mı yoksa kendisi mi?” sorusuna benim cevabım: “Hiçbiri!”



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: