Oysa Hissetmek İstediğimiz Bir Kımıltıydı

Can Merdan Doğan

Doğrudan ya da dolaylı, doğrudanlığının içinde mi dolayımlı yoksa dolayımının içinde bir nokta atışı mı? Perdeler bu sezon hızla açıldı; metinler seçildi, yönetmenlerin eline geçti, dramaturglar araştırmalarını yaptılar, dönemler hortlatıldı, oyuncular en güzide kostümleriyle güneşi selamladılar, oradaki için!

Tiyatronun el değmezliği yine sahne de. Bizim “laik” izleyici son kertede Ruskin’e parmak ısırtıyor. Evet, sinema herkes için, yani her sınıftan insan mecbur bırakılabilir; reklamı iyidir, komşumuz ballandırır, gidilir o filme; kopyası vardır evvela, birçok salonda aynı anda gösterilir. Tiyatro öyle mi? Sahneyi bulacaksın, önceden bilet alacaksın, kışın ayazında donacaksın, git gel taksi parası… Tiyatro seçkincidir. Terminolojik olarak neyi karşılıyor bilmesem de, günün tabiriyle tiyatro “şık”tır. Herkes tiyatro yapamaz! Bir birikim işidir arkadaşlar tiyatro. Barikatlarınızın olması gerekir. Mesela jargonunuz benimki gibiyse tiyatro yapamazsınız. Henüz birikmemişsinizdir. Birileri o avuç içi yaşamı avucunuza dökmek için en pahalı yapımları oluşturur. Devlet her yıl sanata ve sanatçıya bir pay biçer. Tiyatronun seyircisi, sahnedeki oyuncuyla eş değer nitelikte dönem kostümünü bir gün öncesinden hazırlamalıdır mesela. Seyirlikte önünüze sunulan nedir? Hayvan Kanı! Evet, evet hayvan kanı. Hayvan kanını sahneye taşımış hiçbir özel tiyatro üstüne alınmasın, bu sezondan bahsediyoruz çünkü, yani hala hayvan kanı “yüzüne yüzüne” fışkırtılıyorsa, bu onların problemi. Ben naif bir oyun sever olarak, “hayvan kanı”nı metafor olarak kullanacağım. Ne de olsa metaforsuz tiyatro olmayacağı gibi, eleştiri de olmaz.

İş ahlakındaki en önemli ahlaksızlık bize erken öğretilendir. Yani “hedef kitle”. Öyle bir kitle seç ki, senin meramını sen yazmadan, oynamadan onlar kendileri yazıp oynayabilsinler. Sanat biraz da bu değil mi zaten? Kendimiz çaldık, kendimiz oynadık, “ay ne eğlendik ne eğlendik.” Düşünün ki, ay ne eğlendik diyenler, aynı mesafeyle yaşamdaki acıyı da karşılayanlar. Mesele biraz da bize dayatılan, reklamın iş bilirliği, televizyonun kaderci anlayışı, sinemanın hikaye kurnazlığı; tiyatronun yapımlarına da yansıdı. Yeni kitleler oluşturuldu. Tartışılacak konular çeşitli; dil, oyuncu-nesne ilişkisi, materyallerin çoğaltımı, sinemanın gücü vs.

Aslında soru çok basit. Üretilen politikalarla, sosyo-ekonomik sorunlarla, gündeliğin sıkıntılarıyla yeterince meşgul edilen vatandaş, neden tiyatroya gider? Tiyatroya gittiğinde neden üç-beş kürkün oyunla ilgili “derin” eleştirilerine katlanmak zorunda kalır? Soru çok basit,  neden her yıl perde açılır? Sahibine ulaşmayacağını bildiğim ve kime neyi anlatıyoruz kaygısından da çıkamayarak sorduğum sorular, tiyatronun “şimdi ve burada” oluşuna karşın, “neden orada?”ya dönüşüyor. Hala hikayelere inanan -biçim ne olursa olsun- hikayelerin yaşamı dönüştürebileceğine; patikaların bulunabileceğine inanan birileri var. İstedikleriyse yalnızca, kısa süreçteki bir “kımıltı”. Kımıltıysa samimiyetten doğar. Monologla-diyalog arasındaki farktan çıkmaz. İçeriden gelir, kavrar ve günümüzde pek karşılaşamadığımız için sarsar. Sahici kılmaktan ayrılır samimiyet. Seyir yerinde izlediğimizin bir yanılsama olduğunu ne kadar kan görsek de biliyoruz şükür! Hikayeler içinse çok uzaklara gitmeye gerek yok. Var olan sorunlar anlaşılsın yeter. Tehlike yapımlardaki çeşitlilikte; seyirlik için sinema yerine tiyatroyu tercih edenin bir sebebi olmalı. Mezar kazıcıları hala var. Kitleleriyle devam ediyorlar yola; belirlenimsizlikleri, bizim ideal seyirciyi eleştirmene dönüştürmeye başladı. Sorun şu ki, Türkiye’nin mezbahalarını bilmeyen eleştirmenler, İngiltere ve Amerika’nınkileri hepimizden iyi tanır haldeler. Bir ara tür doğuyor “Tiyatronema”.

Hikayeler kımıltısız, hikayeler şiddetli, hikayeler kitleleri üretiyor. Olsun, her yıl perde açılıyor, fakat unutmayalım ki sokakta her gün birileri çığlık çığlığa.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: