Özü Sezmek: Şu Eski Mağlubiyet

Barış Yıldırım

Ankara DT, İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’ı iki usta oyuncuyla ve büyük bir kadroyla sahneye taşıyor. O kadim özü sezme arayışının yenilmekten yılmayan maceracısı Sevim Burak’ın onun hayatına ve sanatına sürprizli bir bakış.

Tek kişilik oyundan daha zoru varsa iki kişilik oyundur. Drama ülkesinin verimli toprakları üç kişinin bir araya geldiği deltada başlar. Bunca hikâyenin aşk üçgenlerini anlatması tesadüf olmasa gerek.

Bir iddiaya göre –özellikle gerçekçi– drama zaten hep geçmişe dairdir. Geçmişte olanlar, sahnenin bugününde olanların üzerine “bir karabasan gibi çöker.” Ama tek kişilik ve iki kişilik oyunlarda geçmiş sık sık olaylar dizisinin arka planı olmaktan çıkıp ana kaynağı haline dönüşür. Bugünde gerçekleşen şey geçmişin anlatılmasıdır, o kadar.

İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar çok kişili ama iki oyunculu bir oyun. Tek kişilik oyunun monolog (ve olsa olsa geçmişle diyalog) olduğunu bilir ve bekleriz de çift kişilik oyunun da aslında iki kişilik bir monolog (ve olsa olsa geçmişle diyalog) olduğunu anlayana kadar sahnede bir şeylerin olmasını bekler dururuz.

Söz konusu olan Sevim Burak’sa geçmiş iki kat önem taşır:

  • İlk kat yazarın geçmişidir. Burak’ın gerek öyküleri gerek oyunları hep kişisel tarihine dairdir.
  • İkinci katsa, elbette, oyun kişilerinin geçmişidir.
  • Varsa bir üçüncü kat, bütün yazılarına damgasını vuran ölümdür. Bir yandan dalga geçilen bir yandan korkulan, fakat takıntı halinde bir ölüm düşüncesi.

BBC’ye yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Hikâyeler gerçeğe benzeyen kelimelerle yazılmıştır, ama tam gerçek değil. Yani birinci gerçeğe göre değil. İkinci gerçeğe göre yazılmıştır. Üçüncü gerçek de ölümdür zaten.

Hayatın gerçeğiyle kurgunun gerçeği arasında bir mesafe kurmak bütün sanat tarihinin olduğu gibi Burak’ın da derdiydi. “Özü yakalamaya” çalışıyordu o yazdıklarıyla ve hayatıyla – ki bu ikisini çok da birbirinden ayırmıyordu. Hayatın gerçeğinin “bilimsel” olduğunun farkındaydı, ama onun yaşaması da yazması da, yine kendi sözleriyle, “sanı’ya (sezgi’ye)” dayanıyordu:

Gerçeğe benzeyen bir hayat yaratmak istiyorum, belki, gerçekten daha anlamlı kılabilir hikâyelerimi. Böyle bir tutum, ve bir anlatım, gerçeği hatırlatan bir dil, us dışına çıkabilmeye çalışmakla yakalanabilir bazen.

Her tür sezgicilik, sezgileri hakikate akıtacak bir kanal (bir metodoloji) arar. Bazen meditasyon, bazen sanat, bazen bedensel çöküş yoluyla hakikatin içe doğması beklenir. Akıl, dış gerçekliği (mesela, fenomeni) anlamak için asıl aracımızsa altta yatan gerçekliği (mesela numeni) anlamanın yolu aklın dışında bir yerlerde olsa gerektir.

Sevim Burak’ın yazma tarzının ayırt edici niteliklerini bu tarza ilk maruz kaldığımdan beridir anlamaya çalışıyorum. Canının istediği gibi yazdığını sürekli vurgulayan yazarı (“bu kendikendinelik – bu kendi kendine olma işi – bu yalnızlık – bu kendi kendini ele verme işi – Bu akıldışı ve sonradan bulgularla uydurularla zenginleştirilen bu edebiyat”) bir akımın içine sağlamca oturtmak zaten hiç mümkün olmamış. Onda gerçeküstücülükten, simgecilikten, groteskten, dadadan, minör edebiyattan izler görmek mümkün ve görenler var. Ama bana öyle geliyor ki, bu tarz en çok, bir delinin bilinçakışı olarak tanımlanabilir.

Burak’ın ruh durumundan değil, kendisinin de sık sık vurguladığı akıldışına çıkma çabasından bahsediyorum. Freud’dan etkilendiğini biliyoruz. Freudyen bilinçdışını ortaya çıkarmanın bir yolu olarak kullanılan bilinçakışı yöntemini aklın dizginlerinden kurtulma çabasıyla birleştirerek yazıyordu Burak. Sonra da ortaya çıkan ürünleri, yine sezgilerine dayanarak, kıyasıya bir montaja tabi tutuyordu. Birkaç kopya halinde daktilo edilmiş metinleri kesip biçerek, evin perdelerine kadar her yerini kullanarak montajlıyordu.

Memet Fuat’a bakılacak olursa aslında o da (yaşıyor olsa onu çok iyi anlayacak olan) Nâzım gibi ‘insan manzaraları’ ortaya çıkarmak istiyordu: “Biçime ağırlık verir gibi göründü, oysa içerikti, insanlardı asıl ilgilendiği.” Bir deliyi imleyerek dizginlerini bıraktığı bilincinin, aklıyla ulaşamayacağı bir yerlere akacağını umuyordu. Belki böylece sayfaların yarı açık hapishanesine tıkabilecekti geçmişini ve çevresini.

Sürprizli bir sahne

Sahnede iki kadın var. Biri orta, diğeri ileri yaşlarında iki Sevim Burak sanki. O kadar ki oyun broşüründe Funda Gökgücü ile yazarın resmini yan yana görenler rahatlıkla ikisini aynı kadın sanabilir. Elvin Beşikçioğlu’nun gözlerinde ise Burak’ın hayat ve insan karşısında hiç elden bırakmadığı şaşkınlık pırıl pırıl.

Bu iki kadın yazarın Kuzguncuk’ta geçen çocukluğu ve gençliğinden iki karakteri canlandırıyor: Melek (Şadiye) Hanım’la Nıvart Hanım. Ama benim için ikisi de –her yazar gibi ama herkesten daha çok– hep kendini yazan Sevim Burak’ı imliyorlar. Oyuncuların sürekli olarak değiştirdikleri kostüm ve tavırlarla canlandırdıkları kişiliklerse yalnızca Melek’in değil yazarın da hayatından geçen insanlar olmalı.

Sevim Burak, kuşku götürmez ve saygı duyulası samimiyetine rağmen, beni hep sıkmıştır. Ne kadar da zorlasam, deliliğin, sezginin veya bilinçakışının gerçekliğe ve dişe dokunur şeyler üreteceğine inanamıyorum. İskender Altun’un Ankara DT’nin Stüdyo Sahne’si için yaptığı reji, merhuma ilişkin izlenimimi değiştirmedi, ama gösterimin bütün dokusuna yayılmış özeniyle, oyun sonundaki alkışı bütünüyle hak ettiğini söyleyebilirim.

Altun, oyuncu sayısını ona yirmiye katlayan ekibiyle birlikte İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’ın sahnelerini adeta bir görüntü yönetmeni gözüyle ortaya çıkarmış. Oyun boyunca bir serginin resimleri önünden geçiyoruz sanki. Canan Kırımsoy’un dramaturgisi bu pitoresk mekânla oyun sahnelerini organik bir biçimde birleştirirken mekânın dışarıdaki koridorlara kadar her bucağı, hem dinamik hem zengin bir biçimde kullanılıyor.

  • Dinamizmi ortaya çıkaran en önemli şeylerden biri, seyir yeri-oyun yeri paradigmasını önemli bir kaymaya tabii tutan bir sürpriz. Sürprizi bozmak istemem, ama şu kadarını söyleyebilirim: Bir yandan eğlenecek bir yandan “Neden daha önce akla gelmemiş ki?” diyeceksiniz sanırım. İyi buluşlar böyledir, hem aşina gelirler hem şaşırtırlar.
  • Zenginlik ise alanın her yerinde sürekli değişen bir çoğullukla ortaya çıkan dekor, kostüm (her ikisi de Funda Karasaç’a ait) ve ışık (Şükrü Kırımoğlu) birimlerinde görülüyor. Sallanan lambalar, aynamsı yüzeyler, gramofon, sis, salıncak, elbiseler, örtüler, plastik mankenler ve daha neler neler Burak’ın o kendi darlığı içinde çok geniş hayat ve imge dünyasını yansıtan bir sahne plastiği yaratıyor.

Kendi darlığı içinde geniş, dedik bu dünya için. Cumhuriyet’in ilk yarısında İstanbul’da yaşayan az sayıda orta-üst sınıf gayrimüslim erkek ve kadınların tozlu evlere sıkışmış yaşamlarıdır hep konu edilen. Ama Burak’ın pertavsızı bu darlığın her köşesini büyüterek kâğıda ve sahneye yansıtırken aslında insanın içine doğru bir yolculuğa çıkmaya çalışıyor.

Bu çabanın başarısı tartışılır belki ama samimiyeti değil. Burak’ın yazdıkları edebiyat dünyasında sanatta toplumsal olanın vurgulandığı, toplumsal hareketliliğin tırmanışa geçtiği (“Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik arıyorlar.”) bir tarihsel bağlamda tartışılmaya başlandı. Bu yüzden de bireyselin sanatta toplumsal olan karşısındaki hakkını talep eden bir yazar olarak öne çıktı (“Hikâyelerim kendiliğindendir, yaşam gibi, başımdan geçen bir olgudur.”)

Toplumsalın sanatta neredeyse ayıp mertebesine tenzili rütbe edildiği çağımızda onun kendi sanatının savunmak için söyledikleri bir kehanetin zaferi olarak da okunabilir. Ben daha çok insan, o toplumsal hayvan, adına bir yenilgi olarak okuma eğilimindeyim. Ki Burak da çok severdi onları.

Üstelik onun o zaman için söyledikleri bugün için de geçerli: “Bu medeni dünyada gerçek daha çabuk anlaşılabilmeli.”

Birey bu gerçeğin parantezinde elbette, ama toplum da öyle.

(Kaynaklar: “Hikâye ya da İmge ya da Tansık” (Sevim Burak), “Sevim Burak Yazı Düzenlemeleri” (Memet Fuat))

28, 30 Ocak, 1, 4, 6 Şubat’ta Stüdyo Sahne’de

Yayım yeri:

http://kultursanat.halkbank.com.tr/culture/Theater/Theater.asp?type=1&TheaterID=330



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: