Selam Sana Shakespeare

(3 Ocak 2011 tarihli Evrensel gazetesinde yer alan  Tiyatro Boğaziçi – Selam Sana Shakespeare söyleşisini yayınlıyoruz.)

Hamlet, dünyada Hz. İsa’dan sonra, üzerine en çok yazılan karaktermiş. Üstelik gerçek bile değil bir kurgu karakter. Hamlet’in yaratıcısı, bütün çağların yazarı Shakespeare’i Shakespeare yapan neydi acaba? 400 yıl sonra aynı iştahla sahneleniyor olmasının nedeni neydi?

Tiyatro Boğaziçi’nin bu sene sahneye koyduğu ‘Selam Sana Shakespeare’ hakkında pek az şey bildiğimiz Shakespeare ve tiyatrosunu eğlenceli bir dille anlatıyor.

Geçtiğimiz sezon Molière’in hayatını ve tiyatrosunu anlatan, bir belgesel niteliğindeki “Molière Efendi” adlı oyunun ardından Tiyatro Boğaziçi, bu sezon da sıradan bir kasaba delikanlısının tüm zamanların yazarı haline gelmesinin sırrını araştırıyor. Bu Shakespeare yolculuğunda “Romeo ve Juliet”, “Macbeth”, “Bahar Noktası”, “Hamlet” ve “IV. Henry” gibi ünlü Shakespeare oyunlarından sahneler de yer alıyor.

Tiyatro Boğaziçi’nin kadrosu Aysel Yıldırım, Burak Akyunak, Duygu Dalyanoğlu, Eser Dilsöz, İlker Yasin Keskin ve Özgür Eren’den oluşuyor. Aysel Yıldırım ve Özgür Eren’le Shakespeare’e neden selam yolladıklarını konuştuk.

“Selam Sana Shakespeare” ünlü yazarı anlama ve anlatma çabasından ortaya çıkmış görünüyor. Niçin böylesi bir çalışmaya ihtiyaç duydu Tiyatro Boğaziçi?

Özgür Eren: Selam Sana Shakespeare, Moliere Efendi ile başlayan, tiyatro klasiklerini gençlere ve yetişkinlere tanıtma projesinin, ikinci oyunu. Ortaokul ve lise müfredatında tiyatro klasiklerine oldukça yüzeysel olarak değinilmesi bu iki oyunu hazırlamamızda temel çıkış noktamızı oluşturdu. Öğrenciler basmakalıp cümlelerle geçiştirilerek öğrendikleri yazarların oyunlarını izleme ihtiyacı da hissetmiyorlar doğal olarak. Tiyatronun ve klasiklerin sıkıcı olduğuna dair bir önyargı var gençlik kültürü içinde. Dolayısıyla iki şeyi başarmak gerekiyor: Shakespeare gibi bir yazarın tiyatrosu hakkında önemli bilgileri aktarabilmek ve bunu eğlenceli bir yoldan yapmak. Bu iki oyunu da aydınlanma perspektifi dahilinde oynuyoruz. Tiyatroyu gençlere sevdirirken diğer yandan günümüzle karşılaştırmalı bir şekilde bu yazarların yaşadıkları döneme ışık tutmayı amaçlıyoruz.

Shakespeare’i özellikle genç izleyicilere anlatmak neden önemlidir?

Aysel Yıldırım: Shakespeare tiyatrosunun elitler için yapılan bir tiyatro olduğuna dair yaygın bir yanlış kanı vardır. Shakespeare’in halkın bütün kesimlerine hitap ettiğinin gösterilmesi önem taşıyor. Sinema ve TV’nin, bilgisayar oyunlarının hakim eğlence araçları olmaya başladığı günümüzde tiyatronun da eğlendirici olabildiğini gençlere göstermek için Shakespeare biçilmiş kaftan aslında. Çünkü sinema ve TV dizilerinde izlediğimiz kurguların önemli bir kısmı zaten onun oyunlarındaki anlatı kalıpları kullanılarak hazırlanıyor.

ÜNİVERSİTE  OKUYAMAYACAKSIN AMA ÜNİVERSİTELİLER SENİ OKUYACAK

“Eğitimsiz” Shakespeare’in, oyunda da bahsedildiği gibi, 400 yıldır akademiler tarafından en çok ilgi gösterilen figürlerden bir olmasını nasıl yorumlamalı?

Özgür Eren: Oyunda genç Shakespeare’e geleceği hakkında bir kehanet okunuyor: “Üniversite okuyamayacaksın ama üniversiteliler seni okuyacak.” Üniversite okuyamamış bir kasaba delikanlısının akademilerde bu kadar incelenecek seviyeye gelmesi bize şaşırtıcı gelse de Shakespeare’in hayatından bazı bilgileri edindiğimizde bunun nasıl gerçekleştiğini anlayabiliyoruz.

Öncelikle onun döneminde bir eğitim reformu yapıldığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Antik Yunan ve Roma dönemi klasiklerinin ilkokul seviyesinde hatmedildiğini düşünelim. Öğrenciler okudukları eserlerin gerek öykü gerekse de dil kalıplarını kullanarak doğaçlama yapma eğitimi alıyorlar: “Kateşizm”. Shakespeare’in elinin altında insanlığın en parlak dönemlerinden kalma eserler, bunun yanısıra kendi çağından Thomas Moore, Montaigne gibi aydınların eserleri bulunmaktaydı. Oyunlarında faydalandığı kitapları gördüğümüzde onun bir kitap kurdu olduğunu anlayabiliyoruz.

Bunun yanı sıra toplumun her kesiminden insanlarla sohbet etme, duyduğu ilginç sözleri ya da öyküleri not alma gibi bir huyu var Shakespeare’in. Fırtına oyununu bu şekilde öğrendiği bir gemi kazası haberinin ardından kaleme aldığı söylenir.

Bütün bunlara Elizabeth dönemi tiyatro seyircisinin giderek artan entelektüel içerik talebi de eklenmiş. Ben Johnson, Christopher Marlowe gibi yazarların eserleriyle rekabet etmek durumunda olan Shakespeare sürekli olarak oyunlarına entelektüel bir derinlik katma gayreti içinde olmuş. Hatta Hamlet oyununu o dönemde kendisine yapılan popülizm eleştirisine yanıt olarak yazdığı iddia ediliyor.

Bu bilgiler ışığında düşündüğümüzde, üniversiteye gidememiş bir kasaba delikanlısının 400 yıldır akademik ilgiyi üzerinde tutabilecek oyunları nasıl yazdığını daha iyi anlayabiliyoruz.

İŞ YAZAR OLMAKTA  DEĞİL, YAZAR OLUP HAYATTA KALMAKTA

Bir eldivencinin oğlu olan Shakespeare, aristokratlar ile yoksullar arasındaki seyreden gerginliğin neresinde durmuştur? Oyunda sanatını sürdürmek için İngiltere Kraliçesine “yaranmaya” çalışıyor gibi görünmesine karşın, bildiğini okumaktan vazgeçmediğine de tanık oluyoruz… 400 yıl önceki sanat- iktidar ilişkisi ile bugünkünü birlikte değerlendirseniz neler söylemek istersiniz?

Aysel Yıldırım: Shakespeare oyunlarında çok güçlü bir iktidar analizi ve eleştirisi olduğunu görürüz. Kötü ve adil olmayan iktidar derin bir eleştiriye tabi tutulur. İktidar adil olmayı öğrenemediği, yıkıma yol açtığı sürece de, iktidarını kaybetmeye mahkumdur. Bu nedenle de Shakespeare’in oyunlarında “kötü”yü tüm yalınlığı ve tüm veçheleriyle işlediğini görürüz. Ama Shakespeare hiçbir zaman iktidar eleştirisini doğrudan ve fanatik bir anlayışla yapmaz. Bunu da belli nedenlere dayandırmak mümkün. Birincisi, Shakespeare’in çağı çalkantılar çağıdır. Anahtarı Kraliçe Elizabeth’in elinde olan Londra Kulesi’nde, iktidar karşıtı fanatiklerin ve düzen muhaliflerinin kafalarının uçurulduğu, Londra Köprüsü’nde kelleleri kazıklara geçirilerek teşhir edildiği bir Londra’dır Shakespeare’in Londra’sı. Stephen Greenblatt, dedektifvari bir titizlikle hazırladığı Will in the World adlı Shakespeare biyografisinde, resmi kayıtlara dayandırarak dönemin iktidarını ve Londra’sını betimledikten sonra, “Genç Shakespeare’in Londra Köprüsü’nden ilk geçişinde, kazıklara geçirilmiş bu kesik kafalar ona mutlaka bir şeyler fısıldamıştır” diyor. Gerçekten de, Shakespeare’in bu sayede bir nevi “ip üstünde cambaz” olmayı öğrendiğini iddia edebiliriz. Macbeth’in ünlü repliklerinden uyarlayacak olursak, “İş kraliçe olmakta değil, kraliçe olup ayakta kalmakta”. Oyunda Shakespeare’e de, Elizabeth Londra’sının yazarı olarak şunu söylettik: “İş yazar olmakta değil, yazar olup hayatta kalmakta.” Diğer yandan, Shakespeare edebiyat yapıyor. Çift anlamlılık, diyalektik, iyi ve kötünün içiçeliği onun tiyatrosunun en temel taşları. Bu sayede, fanatikçe bir eleştiri de sunmuyor eserlerinde.

Bugün için Shakespeare ne mi söylüyor? Bunu en iyi Emir Kusturica betimlemişti: “Shakespeareyen bir çağda yaşıyoruz ama bizi anlatacak bir Shakespeare’imiz yok”.

Oyundaki karakterlerin dört asır öncesinden çıkıp geldiğini ‘Shakespeare dahil’ kostümler olmasa anlayamayız galiba. Jargonları bayağı bugünden. Bu çağın dertleriyle, üslubuyla biçimleniyor. Oyunu böyle sahneye koyarken ne düşündünüz?

Özgür Eren: Evet. Öyle Shakespeare tiradları var ki, sanki bugün yazılmış gibi. Örneğin, oyunda da yer verdiğimiz Falstaff’ın onur temalı tiradı… Savaş, onur, kahramanlık gibi kavramlara getirdiği ironik yaklaşımla sanki dört yüzyıl evvelini değil bugünü anlatıyor. Boşuna Shakespeare’e “tüm zamanların şairi” denmemiş. Dilinin tozlanmaması buradan da kaynaklanıyor. Tabii, çeviriler de çok önemli. Eserleri orijinalinden duymamak büyük kayıp ama belli çevirmenler, güzelim çevirileriyle bunu bir avantaja bile dönüştürmüşler. Biz bir yandan oyunda Shakespeareyen bir dili korumaya çalışıp, çok poplaştırmamaya çalışırken, diğer yandan da özellikle gençlere uzak gelmeyecek yalınlıkta bir dil kullanmaya gayret ettik.

Gelmiş geçmiş en büyük oyun yazarını anlatma işine yine tiyatroyla soyunmanın zorlukları var mı?

Aysel Yıldırım: Hem de nasıl! Çünkü gerçekten Shakespeare’in sonu gelmiyor. Hem de tiyatro bu; iki kalasın, ve bir saati biraz aşabilecek bir zaman diliminin sınırları içindesiniz. Aynı zamanda da sınırsızlığı içerisinde tabii…Shakespeare, üstüne üstlük, hayatı hakkında geriye neredeyse hiçbir iz bırakmamış bir yazar. Ama geriye bıraktıklarını, yani külliyatını, toparlayıp en azından en temel yönleriyle anlatmaya çalışmak bile oldukça zorlayıcı bir iş oldu.

Geçtiğimiz sezon Molière’in hayatını ve tiyatrosunu anlatmıştınız bu defa Shakespeare. Sırada ne var acaba merak ettik?

Aysel Yıldırım: Sırada Türkiye tiyatrosu var.


SHAKESPEARE’İN SIRRI YAŞADIĞI DÖNEMDİR

400 yıl önce yaşamış olan Shakespeare’in hala “çağdaşımız” olmasının, dünyanın her yerinde sevilmesinin, modasının hiç geçmemiş olmasının nedeni nedir? Sizin sorduğunuz şekliyle “sırrı nedir”?

Özgür Eren: Tabii Shakespeare’in bir sürü sırrı var. Bu yüzden de Shakepeare külliyatının yanısıra, Shakespeare üzerine de bir külliyat var. Örneğin bir kaynakta şu geçiyor; Hamlet, dünyada Hz. İsa’dan sonra, üzerine en çok yazılan insan. Kurgusal bir karakter olarak hem de. Sorunuzu önemli ölçüde cevaplayabilecek olan sırrı onun yaşadığı dönemdir diyebiliriz. Shakespeare bir geçiş çağında yaşamış. Feodalizmin düşüşe geçtiği, kapitalizmin güçlenmeye başladığı ve bu iki toplumsal sistemin yaşamın her alanında çatışmalara yol açtığı, Avrupa’nın tümünde bundan kaynaklı savaşların yaşandığı kaotik bir dönem. İngiltere özelinde de merkezi otoritenin güçlü olmaması farklı odaklar arasındaki iktidar mücadelelerinin daha görünür olmasına neden olmuş. Nitekim o öldükten 24 yıl sonra İngiltere’de günümüzdeki parlamenter demokrasinin temellerinin atıldığı Püriten Devrimi gerçekleşmiş. Diğer yandan Rönesans aydınlanma hareketinin bilim ve sanattaki etkilerini de Shakeaspeare’de görmek mümkün.

Bütün bunlar Shakespeare’in, günümüzde de süregelen toplumsal çelişkileri o zamandan iyi bir şekilde görebilmesini sağlamış. Bu da onu “çağdaşımız” yapıyor.

Devrim Büyükacaroğlu, Ayşen Güven

Evrensel