Pınar Selek; Derinliğe Uzun Süre Baktığınızda O Da Size Bakmaya Başlar

Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez

Mehmet Atak

Rosenbergler öldü….

“It was a queer, sultry summer, the summer they electrocuted the Rosenbergs, and I didn’t know what I was doing in New York- Garip, boğucu bir yazdı, Rosenbergleri idam etmişlerdi ve New York’ta n’aptığımı bilmiyordum.” Sylvia Plath’ın tek romanı “Sırça Fanus” (The Bell Jar) bu cümleyle başlar. Billie Holiday’in sesinden “Strange Fruid”i zahiri dinleyerek (Rossenberglerin oğulları Mich ve Rob’u evlat edinen Abel Meeropol’un bestesi), Rosenbergleri hatırlayalım… CPAUS (Amerikan Komünist Partisi) üyesi Ethel ve Julius Rosenberg McCarthy’nin “cadı kazanı”nda canlarını veren ilk Amerikan vatandaşlarıydı. SSCB adına casusluk yapmak ve nükleer silah sırlarını Sovyet ajanlarına vermekten Amerikan yargısı tarafından “suçlu” bulunup elektrikli sandalyede idam edilmişlerdi. Zaman Ethel’in hiçbir zaman casusluk yapmadığını, Julius’un ise casusluk yaptığı ama canının alınmasının sebebi nükleer sırları sızdırmakla alakası olmadığını gösterdi. Yevgeni Yevtuşenko “Adalet, hemen her zaman rötar yapan bir trene benzer” diyor da bu rötarların telafisi olmuyor. Canla mukayese olmaz ama bu rötarın diğer bedelleri de telafi edilemiyor.

Coğrafyada Rosenbergler, en fazla Alain Decaux’un “Rosenbergler Ölmemeli” oyunuyla hatırlanır zannederim. Yaşım tutmadı göremedim, Ayla Algan’ın bir fotoğrafta Ethel Rosenberg karakterinde insana suçluluk duyuran o bakışını hatırlıyorum sadece. McCarthy’nin cadı avını ustalıkla anlatan başka bir oyunu Artur Miller’in “Cadı Kazanı”nı ise iyi-kötü pek çok sahnelemeyle defalarca seyrettim. Modern devletlerin güç vasileri kendi iktidarlarını ve bu iktidarların somut kalkanları olan kolluklarının bütçelerini daim ve meşru kılmak için “tehlikeler” yaratmaya ve devletin ideolojik aygıtlarıyla bu “tehlikeler”e insanları inandırmaya mecburdurlar. Batı’da senelerce dolaşımda tutulan “tehlike”, “komünizm” oldu. Doğu bloğu yıkılıp, bu tehlikeye (!?) insanları inandırabilme şansları kalmadığında da “islami terör”ü yarattılar. Ece Ayhan’ın deyimiyle coğrafya fikriyatının uç beyi İdris Küçükömer’i yad ederek, yeni tehlikenin birebir ithali bu coğrafyada işlemeyeceği için, bize de ikiye bölünmüş bir tehlike (!?) empoze edildi: 1- Kürtler = terör, 2- Dindar Müslümanlar = irtica. McCarthy dönemi işte bu stratejinin eski moda ama en bariz temsillerinin biridir. Mahvedilen binlerce hayat, “sayın muhbir vatandaşlığa” sürüklenen binlercesi… Bu muhbirlerin birisi de Elia Kazan’dı. İz düşümü bu coğrafyada da, darbelerde daha da depreşerek bol kanlı ve mahpuslu yaşanmadı mı? Mesela 12 Eylül ertesi İstanbul Şehir Tiyatroları’nın 1402’likleri ve “sayın muhbir vatandaş”ı Vasfi Rıza Zobu.

Saf korku senelerce iktidarların biricik besini oldu, sistem zamana karşı varlığını muhafaza edebilmek için metamorfoz geçirdikçe, Immanuel Wallerstein’in tabiriyle makasın kırılmasına mani olacak kadar açılan sus paylarıyla, korku daha sofistike (!?) kılıklara girdi.

Devletler ceberut süreçlerinde, kanunları kendilerine dokunulmazlık sağlayacak şekilde düzenleyip, iktidarları için tehlike gördükleri insanları doğrudan öldürürler. Coğrafyanın yakın tarihinde Kenan Evren diktasında asılarak öldürülen 50, işkenceyle öldürülen 171, fail-i meçhul bırakılarak öldürülen içerde 299, dışarıda 444, doğal ölüm raporu verilip öldürülen 73, çatışmada öldürülen 95, intihar kisvesinde öldürülen 43, kaçarken vuruldu deyip öldürülen 16, açlık grevinde öldürülen 14 insanı hatırlayın. Devlet 7 bin vatandaşının idamını istemişti 12 Eylül’de.

Devletin ceberut halinin daimliği, “saf korku” sistemini tehlikeye sokar, Wallerstein’in makası kırılıverir alim Allah!

Saf korkunun birincil aygıtları askeriye ve emniyet teşkilatları iktidar içinde iktidarlarını inşa edip palazlanırken, saf korkudan uzak durulacak zamanların aygıtı, yargı teşkilatı palazlandırılır ve o da iktidar içinde iktidarını semirtir. Anayasaların devletin eşitsiz gücü karşısında insanların haklarını korumak için düzenlenmiş birer antlaşma olduğu koskoca bir yalandır çünkü.

İktidar çıkarına uygun kanuni yapıya aileden başlayıp, okul, askeriye, yeri geldiğinde hastane, cami vd kurumlarla meşruiyet kazandırıp, daim kılmak için habire ideolojik bir pompalamayı sürdürür. Şüphesiz yakın geçmişin en etkili ideolojik aygıtı formu biteviye değişen medyadır.

Bu kez “tehlikeler” hapsedilir. Ne de olsa “hapishaneler”, “akıl hastaneleri”yle beraber modernizmin en etkili iki ehlileştirme alanından biridir. En yumuşağından (!?), eğitim zayiatı ölümlere “ehlileştirme ameliyesi” netice vermezse bu kez de tıpkı farklı yumurta ikizi akıl hastaneleri gibi “tecrit” fonksiyonu da hapishanelere düşer. Hoş, tecridin nihayetinin fevki ve dahi en masrafsızı Jean Baudrillard’ın modernitenin ilk büyük tecridi olarak tanımladığı mezarlıklardır ya. İdeolojik aygıtlar mezarlıkları gündelik hayatın ırağına taşırken iyi çalışmıştır ne de olsa; “Nedensiz ölüm yoktur”; ölen, en basitinden ya sigara içtiği için, ya spor yapmadığı için, ya hastalıklara karşı gerekli önlemleri almadığı için ya da karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmadığı için, vb. ölmüştür. Bunlar bile suçken devletin oyununu görmek, ipi elinde gezmekten farklı değildir. “Ölü Suçludur!”

Althusser’den Foucault’ya, Adler’den Lacan’a, Bourdieu’dan Gramsci’ye türlü teoride içtimai rolleriyle özneleştirilmiş-özneleşmiş insan bu ameliyeden geçtikten sonra korkuyu iki katmanda yaşar. Bir doğrudan maruz kalma, iki önüne konulan ibretlerle maruz kalma ihtimali hallerinde. Ehlileşir, en azından biçilmiş rollerine uymayan yönlerini ortaya çıkarmamaya, gizlemeye çalışır.

Ezcümle Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar: Bir Alt Kültürün Dışlanma Mekanı” kitabında referans yaptığı, R. D. Laing’in “Bir oyun oynuyorlar. Oyun oynamadıkları üzerine bir oyun oynuyorlar. Şayet onlara gerçekte kim olduklarını gösterirsem, kuralları yıkacağım ve beni cezalandıracaklar. Onların oyununu oynamalıyım oyunu gördüğümü göstermeksizin.” (Yaşantının Politikası) sözleri misali.

Devlet “tehlike” gördüğü insanları canını almak ya da hapsetmek haricinde, daha masrafsız yöntemlerle de öldürür (hoş, üzerimize sıkılan kurşun dahil, tüm masrafı vergilerimizle yine biz ödüyoruz ya). Hem böylece Wallerstein’in makasını da hiç zorlamak zorunda kalmaz. Yargısından medyasına aygıtlarıyla o insanı içtimai ölüme mahkum eder. Hatta kendi dar çevresinde bile. Bir ataerkil moralist bir eşcinsel, bir çocuk hakları müdafisi çocuk tacizcisi, bir rahibe fahişe… Kimin tutunduğu neresi varsa oradan çökertecek bir kimlik inşa edip lanse eder. Bu komplo teorilerinin teknoloji sayesinde ne boyutlara geldiğini en azından Hollywood filmlerinde seyrediyoruz (ne kadar sallarsan salla hesabı, emperyalizm kaçınılmazdır, sistemin fringe’inde olmak bile moralist bir yanılsamadır, nefes alıp verdiğin sürece tam da ortasındasındır sistemin.)

Pınar Selek, iki kez beraat etmesine, bilirkişi raporları “bomba yoktur” demesine rağmen, daha önce de Hrant Dink’i TCK 301’den mahkum edip hedef gösteren Yargıtay 9. Daire, beraat kararını bozup yeniden “ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmasını” talep etti. Yerel hâkimciğin de, terfisinden tayinine amirine karşı kararında inat ve ısrar edebilecek hali yok ya… Pınar Selek Case, TC adalet sisteminin kör kör göze parmak hukuki değil, ideolojik işlediği üzerine beynelmilel hukuk literatürüne girecek bir örnek teşkil etti. Tamam akademik tezler falan iyi hoş da peki Pınar ne olacak, öldürülen bir hayatı seneler sonraki hangi tazminat telafi edecek.

Bu coğrafyada Demirel’in cumhurbaşkanı, Mesut Yılmaz’ın başbakan, Ecevit’in yardımcısı olduğu, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in “İrtica hâlâ en büyük tehlike” dediği, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın “Tüm yurttaşların parmak izinin polisin elinde olması halinde, terör, mafya, karapara vb olaylar daha çabuk aydınlanır” buyurduğu, enflasyonun yüzde 90 olduğu 9 Temmuz 1998’de televizyonlar yayınlarını keserek ‘son dakika’ anonsuyla İstanbul’da meydana gelen büyük bir patlamayı duyurmuştu. Kentin en kalabalık yerlerinden Mısır Çarşısı’ndaki patlamada yedi kişi ölmüş, 127 kişi de yaralanmıştı.

İki gün sonra, 10 Temmuz’da olay yeri inceleme tutanağına patlayıcı madde izine rastlanmadığı rapor edilmiş olduğu halde, medyada dönemin tabiriyle “beyaz türk” görünümlü güzel bir kız “bombacı kız” sıfatıyla lanse edilmiş ve olay PKK’ye mal edilmişti. Ben Pınar Selek adlı bir insanın varlığından işte böyle haberdar olmuştum.

Olayın bundan sonrası bana hep, bariz farklılıkları olsa da, “A Bout de Souffle”in (Serseri Aşıklar) unutulmaz ‘Patricia’ karakterinden mülhem olsa gerek, ekseriyet Fransız zannedilen ve ismi Fransızca telaffuz edilen Amerikalı oyuncu Jean Seberg’in trajik serüvenini çağrıştırdı.

Iowa’lı WASP (White Anglo-Saxon Protestant) bir dişçinin üniversite öğrencisi kızı olan Jean, 19 yaşında binlerce aday arasından Otto Preminger’in “St. Joan” filminin başrolüne seçilir. Muazzam bir reklam kampanyası yürütülür, altın yumurtlatılacak tavuk misali lanse edilen yeni bir yıldızdan öte bir reklam kampanyası. O artık “Son Amerikan Bakiresi/Son Amerikan Azizesi”dir.

ABD’nin Ku Klux Klan’dan ‘Barış için Atom’ (!?) programına, McCarthy Cadı Avı’ndan Eisenhower Doktrini’ne, Küba Devrimi’nden zencilerin oy kullanma hakkına, elektrikli sandalyelerden Formosa’ya (Taiwan), içerde ve dışarıda türlü meşrebe göre türlü faça almış yüzüne yeni masum bir imaj olarak seçilmiştir Jean. Ne de olsa emperyalizmin ceberut bir çehreyle yürümesi hayli masraflıdır, tatlı tatlı … varken.

Aslında Jean ilk sinyali ikinci filmi Francoise Sagan uyarlaması “Bonjour Tristesse”in (Günaydın Hüzün) finalinde aynanın karşısında, bakmadan tüm suratını rasgele boyarken verir de “rol icabı” zannedilir. Oradan hızla taa “Lillith” olmaya kadar uzanır.

Özenle seçilmiş, üzerine onca yatırım yapılmış bu WASP kız, daha ilk meyveleri toplanmadan “oyunu gördüm” deyiverir. “Amerika’nın Masum Yüzü”, alenen Kara Panterler’i desteklemektedir. “Kuralları yıkmıştır ve beni cezalandırılmalıdır”! Devreye FBI girer. Ve “Jean Seberg”i ucuzlatma kampanyası başlar. Yine ilk çıkışındaki gibi gündemdedir ama bu kez bir karalama kampanyasının öznesi olarak, birileri “reklamın iyisi kötüsü olmaz” demişse de stüdyolarla sözleşmeleri bir bir feshedilir. İşsiz kalır. 20 yaşında evlendiği Fransız yönetmen Francois Moreuil’den gebe kaldığı çocuğunu geç bir düşükle kaybeder. Tüm medya çocuğu aslında Kara Panterler’in liderinden, yani zenci olduğu için aldırdığını yazar. Oscar Wilde da o zamandan boşuna “Eskiden işkence âletleri vardı, şimdi gazeteler var…” dememiş. Sinir sistemi iyice bozulur, saçma sapan bir tepkiyle tüm medyayı çağırıp, mezarı açtırıp ölü bebeğin “beyaz” olduğunu ispatlar ve Sam Amca’yı terk eder.

Kıta Avrupası bu asi ruhu hemen kabul eder ve “A Bout de Souffle”la (Serseri Aşıklar) Amerika’nın beklemediği ani yeni bir çıkış yapar. Ama Fransa’da da uslu durmaya niyeti yoktur, burada da Arap örgütlerine desteğe başlar. Tabii FBI’ın da kampanyasından vazgeçmeye niyeti yoktur. “Son Amerikan Bakiresi” imajını yırttıkça bir Avrupa Nemfomanisine sürüklenir. Seberg’in trajik savruluşunu, bizzat kendisini oynatarak ikinci kocası Romain Gary (nam-i diğer Emil Ajar) “Bütün Kuşlar Peru’ya Ölmeye Uçar” filminde ve sevgilisi Carlos Fuentes “Diana: The Goddess Who Hunts Alone” (Diana: Yalnız Avlanan Tanrıça” romanında incelikle anlatırlar.

Jean’ın kırılma noktalarından birisi de yaralı bulup tedavi ettiği ve bağlandığı bir köpeğin Fransız polisi tarafından Araplara saldırmak üzere eğitilmiş bir köpek çıkmasıdır. Bu yaralayıcı hikayeyi Garry “Beyaz Köpek” adlı bir roman olarak yazar, daha sonra da Samuel Fuller de filme çeker.

FBI’ın buzdolabına bile dinleme cihazları yerleştirdiğinden şüphelenen, sık sık evinin tüm eşyalarını boşaltan, sürekli takip edildiği hissi kendisine iyice kabul ettirilen Jean için oyunculuğun artık para kazanmaktan öte bir manası yoktur “Sadece ezilen, hakları için mücadele eden insanlara yardım edebilmek ve oğlumla oturup şiirlerimi yazabilmek için film çeviriyorum” der. Bir sürü saçma sapan filmde irili ufaklı rollerde oynar, sadece 1974’de çektiği, senaryo, reji ve kurgusuna da katıldığı “Ballad for the Kid”in (Çocuk İçin Balad) onun nezdinde kıymeti vardır.

Bir süre sonra bir intihar oyununa başlar. İlk Paris metrosunda bir trenin altına atlamaya kalktığında medyada geniş yer bulur. Her intiharından sonra desteklediği örgütlerin taleplerini dile getirmektedir. Ama kalabalık yerlerdeki intiharlarının medyadaki meta değeri gittikçe iç sayfalarda bir sütuna birkaç santime düşer. Ve 1979 Ağustos’unda oyun gerçek olur. Cesedi ölümünden on bir gün sonra, iki yanı atkestanesi dikili arka bir sokağa park etmiş, bir otomobilin arka koltuğunda bir battaniyeye sarılı bulunur. Elinde oğluna yazılmış bir not “Affet beni. Bu sinirlerle daha fazla tahammül edemezdim”. İntihar etmediği FBI tarafından öldürüldüğü iddia edilse de ispatlanamaz. Ölümünden sonra Romain Gary, elde ettiği FBI raporlarını “FBI’ın Jean Seberg’i Ucuzlatma Kampanyası” ismiyle yayınlar.

Pınar’a dönersek, Marx, “insanların belli bir sosyal grubun içinde ‘gömülü’ oldukları için, dünyayı bu grubun çıkarları açısından görecekleri”ni söyler. Özellikle bilim tarihi üzerine yazan Thomas Samuel Kuhn ise “yanlılık etkeni”nden söz eder: Newton fiziğine inanan bilim adamı, dünyayı Newton fiziğinin içinden görür. Bu kuramın eksikliğini ifade eden farklı görüşleri kabul etmez. Dünyayı Einstein fiziği açısından görense, bu kuramın savlarına göre değerlendirir. Kuhn’un tezini “bilim adamları”ndan “insanlar”a genişlettiğimizde etrafımızdaki dünyayı “kalıp” içinde algıladığımızı söyleyebiliriz. Buna bir “model” de diyebiliriz. Bu model bir nevi “harita” fonksiyonu görür; ve karşılaşılan hangi olayların “olumlu”, hangilerinin “olumsuz” sayılacağını gösterir. Ama Pınar iki teoriye de tezat, maddenin tabiatına icaben “onların oyununu oynamalıyım”ı reddetmiş, üstüne üstlük “oyunu gördüğünü göstermiş”tir.

Pınar Selek, eğitimli ve gelir düzeyi yüksek bir ailedendi. İstanbul’da doğmuştu, iyi bir öğrenim görmüştü (Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, aynı üniversitede Sosyoloji yüksek lisansı, Fransa’da Sophiantipolis’de UDEL Unt’de Ekonomi Politik dersleri). Ondan beklenen, statükonun içinde ve buna paralel kendi statükosunun devamı ve büyümesi için çalışan bir “cici kız” olmasıydı.

Ama o tıpkı Jean Seberg’in “Amerika’nın masum yüzü” olarak lanse edildikten sonra Kara Panterler’e yardım etmesi gibi, tabi olması gereken statükonun (!) dışladığı insanların yanında, bizzat o statükonun karanlık yüzünü işaret eden bir figür oldu. Yani “tehlikeli”, yani “ucuzlatılması gereken”…

Ötekileştirilenlerin ve birbirini ötekileştirenlerin ortak atölyesi olan “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin kuruluşuna öncülük etti. Sosyolog kimliğiyle toplumun ezdiği, kırdığı, yok etmeye çalıştığı insanların hayatına girmeyi tercih etti. O insanları anlamaya çalıştı. Ötekileştirme ve paralelindeki şiddetin aileden orduya, işyerinden okula dek yayıldığı hatta bu kurumlar aracılığıyla üretilip meşrulaştırıldığı bilinciyle, Foucault’un iktidarın da iktidarla mücadelenin de mikrodan makroya geliştiği tezini sanırım çok iyi kavramış biri olarak bu atölyede sokak çocuklarıyla, şiddete maruz kalan kadınlarla, travestilerle, etnik ötekileştirilenlerle çalıştı. Ve tercihinin bedeli ödetilmeliydi!

Ne kadar hafızasızlıkla malul olsak da, Pınar’ın davalarını, hapisliklerini “hiç hatırlamıyorum” derseniz ben de başka bir canlı türü olan eşeklerin affına sığınarak, size “çüş” derim ve anlatmam.

Ama… Yine de başta davada iki ayrı iddianame ve çok çelişkili ifadeler olduğunu, pek çok belgenin de sahte olarak polis tarafından pek de ihtimam göstermeden düzenlendiğini hatırlatıp, Avukat Ergin Cinmen, 12 Eylül dönemi de dahil olmak üzere mahkemelerde savunma yaptığını da belirterek “Bu güne kadar hiçbir davada Adalet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın bu kadar ilgi gösterdiğine tanık olmadım. Dava ile hiç ilgisi olmayan kurum ve kişilerden dosyaya Pınar Selek’in suçlu olduğunu kanıtlamaya çalışan belgeler geldi ve mahkeme dosyasına girdi. Bu garip işlemleri kim hangi amaçla yaptırıyor? Ulaşamadığımız bir andıç bu davada da var mıdır diye düşünüyorum” sözlerinin, Pınar’ın nasıl büyük bir komplo kampanyasının ortasında olduğunun en net özeti olduğunu söyleyeyim.

Hoş Pınar “oyunu gördüğünü” söyleyip durarak ipi elinde gezmişti ama burada asıl mühim olan kendisi değil, bir ibret göstereni olarak gösterileni “korku” bir Pınar Selek objesiydi. “Onlara gerçekte kim olduklarını gösterip, kuralları yıkacak olanlar”a, “Onların oyununu oynamayı reddedip, oyunu gördüğümü ifşa edecekler”e bir ihtar olarak cezalandırılıyordu.

Yine uçbeyi İdris Küçükömer’i yad edersek, bu coğrafyanın tersinlenmesi bu ihtarın dalgın bir anından yaralanıp, kendi cesetlerini toplama pahasına bu ihtarı tam da tınmamıştı. Ki bugün derin devletin sadece bir yarısına sirayet ediyor olabilse de Ergenekon Davası sürüyor, TSK’nin sahte kutsiyeti hızla yerle yeksan oluyor, askeriye, emniyet, yargı iktisadi ve güç vesayetlerinden irtifa kaybettikçe daha da hırçınlaşsalar da ifşa oluyorlar… Ama bu katliam geleneğinin dalgın bir anında savuşanların daha çok, ama çok işi var. Devletle insan arasındaki yarık, insanın aleyhine öyle büyük ki bu coğrafyada.

Ama bir de insan Pınar var, ölen annesini, gasp edilen senelerini, sürgünlüğünü kim geri ödeyebilir ona? Hayatını yüz seksen derece değiştirmek zorunda kalan kardeşine borcunu? Vazgeçmek zorunda kaldıklarını? Hukukçu babasının mahkemede ettiği “İnsan pek çok yolla öldürülebilir ama en önemli yok etme yargı kullanılarak yapılandır” sözlerinin altında o güne kadar biriktirdiği tüm değerlerinin tuzla buz oluşunun bedelini?

Kim geri verebilecek Pınar’a, devletin onu öldürmeden önceki Pınar Selek’i?

Rosenbergler bir kez öldürüldü! Artık telafisi yok…

Tanıklıklar: http://www.pinarselek.com/public/page.aspx?id=21

Tanıklık metni göndermek isterseniz: halatanigizplatformu@gmail.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: