Tilt

Mehmet Zeki Giritli

1990’larda İngiltere’de ortaya çıkan ve son yıllarda ülkemizde de kemik bir seyirci kitlesi oluşturmaya başlamış bir tiyatro akımı var: “in-yer-face”. Temel olarak, küçük mekanlarda seyirciyle yakın temas halinde oynanan, klasik tiyatro sahnesinde görmeye alışık olmadığımız ya da yadırgadığımız sahneleri (cinsellik, şiddet vs.) özellikle gözler önüne sermeyi amaç edinen, mesajını tabiri caizse seyircinin yüzüne vura vura, koltuğunda diken üstünde oturtarak vermeyi amaçlayan bir akım. Şimdilik pek bir popüler hale gelmiş ve genç seyircinin ilgisini çekmiş olsa da, bu popülaritesini ne kadar sürdürür bilinmez ama bu akımı ülkemizde genel olarak başarıyla temsil eden üç tane grubumuz var: Dot, Krek ve son zamanlarda yıldızı parlayan sıfırnoktaiki.

İşte Volt prodüksiyonu Tilt de sıfırnoktaiki grubunun yazarlarından Ebru Nihan Celkan’ın kaleme aldığı, Aslıhan Erguvan’ın yönettiği, başlıca rollerini ise Şerif Sezer, Ushan Çakır, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Levent Can gibi isimlerin paylaştığı bir teatral deneme. Oyun beş ayrı hikayeden oluşuyor ve hepsinin ortak noktası da yeni nesil yazarların pek bir sevdiği kapitalizmin hayatımızı nasıl mahvettiği, bireylerin bu mahvoluş karşısında nasıl yalnızlaştığı teması. Bu yönden bakıldığında, oyunun konusunun çok ilgi çekici ve yaratıcı bir noktaya değindiğini söyleyemeyeceğim. Fakat, anlaşılıyor ki yazar, bu ana temayı beş farklı hayat ve beş farklı gözden aktararak konuya farklılık katmaya çalışmış. Bölümlere ayrı ayrı bakacak olursak, birinci bölümde kapitalist sistemin etinden sütünden son zerresine kadar faydalanan bir karakteri canlandıran Levent Can’ın, kendi yaşamını sorguladığı bir monolog dinliyor ve izliyoruz. Monolog, temelde insanın kendi kendisiyle yüzleşmesini etkili bir şekilde yansıtmaya çalışmış olsa da, kullanılan sözcükler ve içerik açısından ne yazık ki klişe bir yüzleşmenin ötesine geçemiyor ve ister istemez monologun ortasında sahneden kopup, bir sonraki hikayeyi beklemeye başlıyorsunuz. İkinci bölümde savaş haberleriyle kariyerinin doruk noktasına gelmiş fakat bu duruma artık bir son vermek isteyen bir haber spikeri rolünde İpek Türktan ve yönetmeni rolünde Ushan Çakır’ı seyrediyoruz. Bu bölümde, oyunculuklarla ilgili birkaç noktaya değinmek gerekiyor. Ushan Çakır, kelimelerin çoğunu, hızlı ve heyecanlı bir şekilde konuşabilmek uğruna yuttuğu için, söylediklerinin yarısı ne yazık ki anlaşılmıyor ve onun bölümlerinde oyundan kopup, Çakır’ın ne dediğini anlamaya odaklanıyorsunuz. Daha önce “Korku Tüneli” oyunundaki performansına hayran kaldığımız Ushan Çakır, çok daha iyi bir performans sergileyebilecek özelliklere sahip bir oyuncu. Karşısındaki rol arkadaşı, İpek Türktan’ın oyununda ise bir alt metin analizi eksikliği hissediliyor. Tabii ki her oyuncunun bir rolü değerlendirmesi farklı olabilir ve buna saygı gösterilmelidir fakat, Türktan, alt metinden çok ezbere odaklanmış gibi bir izlenim yaratıyor ve dolayısıyla bu bölüm de oyunculuklardan dolayı, ön plana çıkamıyor. Üçüncü bölümde, play station oynayan birisi Arap, diğeri Amerikalı iki çocuk seyrediyoruz. Bu bölümde de, oyuncu Cem Bayurgil, bir önceki bölümde İpek Türktan’da hissettiğimiz duyguyu veriyor: alt metinden ziyade ezber üzerinde çalışılmış hissi. Bunun ötesinde, Bayurgil’in tonlamalarına da daha fazla dikkat edilebilirdi. Oyunun en tatmin eden bölümü, zannedersem Şerif Sezer ve Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun karşılıklı oynadıkları son bölüm. Şerif Sezer’i tiyatro sahnesinde görmek zaten başlı başına bir zevk fakat Murat Mahmutyazıcıoğlu da onun karşısında hiç altta kalmıyor ve “Korku Tüneli”ndekinden bile iyi bir performans sergiliyor.

Oyunla ilgili bir başka değinmek istediğim nokta bölümlerin süreleri. Günümüz seyircisinin artık iki-üç perdelik oyunlara sabredemediğini biliyoruz ve böyle bir beklentimiz de yok, fakat beş ayrı hikayeyi anlatma çabasında olan bir oyunun toplamda 50-55 dakika sürmesi de pek tatmin edici değil. Tam oyuna ısınmaya başlamışken, oyuncular selam veriyorlar. Bu anlamda, oyun yazarı bu karakterleri çok daha derin bir biçimde ve daha ince ayrıntılarla sahneye yansıtabilir ve en azından 90 dakikalık bir oyun çıkarabilirdi diye düşünüyorum. Oyunun bu kadar kısa olması, oyun metninin ve anlatılmaya çalışılan şeyin de ne yazık ki biraz havada kalmasına sebep oluyor.

Bir başka olumsuz eleştiri ise oyunla doğrudan alakalı olmasa da oyunun seyirciyle buluştuğu sahnelerden birisi olan Talimhane Tiyatrosu sahnesine yöneltilebilir. Günümüzde artık apartman dairelerinde, rahatsız sandalyelerde, dekorsuz ve müziksiz oyun denemelerine alışmış bulunuyoruz fakat en azından oyun izlerken titrememeyi talep etmek de her seyircinin hakkıdır diye düşünüyorum. Dışarıda 0 derece bir hava varken, içeride hiçbir ısıtma olmadan paltolarla ve şapkalarla oyun seyretmeye çalışırken, sahnede süregiden performansa odaklanmakta zorluk çekiyoruz.

Özetle, tiyatro adına yeni denemeler yapılması, dünyadaki tiyatro akımlarının takip edilip ülkemizde de seyirciyle buluşturulması gerçekten önem arz ediyor, fakat üzerinde yeterli zaman harcanmamış metinler, alt metinler üzerinde hiç durulmadığı hissi veren bazı oyunculuklar, fiziksel şartların uygunsuzluğu ve artık alışılagelmiş bir konunun yeniden yeniden pişirilip sahneye konulması, acaba yeni akımlar bir kısır döngü içinde mi tiyatro yapmaya çalışıyor sorusunu getiriyor akıllara.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: