Sonlanmayan Bir Oyun(un) Sonu

Seda Güney

Bir sahne düşünelim, solunda iki çöp bidonu, ortasında üstü örtülü bir koltuk, arkada iki küçük ve resim çerçevesinden yapılan pencere ve pencerenin perdesi olarak kumaş parçaları olsun… Bu sahnede nasıl bir hayat, nasıl bir oyun görülebilir? Bu sahne, Samuel Beckett’in Oyun Sonu oyununun başlamasını bekliyor. Haliç Üniversitesi Konservatuar mezunu tiyatrocu bir grubun kurduğu “Ekip”, Beckett’in oyunu Oyun Sonu’nu sahneliyor. Ekip’in yeni olması ve seçtikleri oyunun Beckett olması tiyatroyla uzun zamandır ilgilenenler için hem merak uyandıran, hem de gitmekte tereddüt yaratan bir durum oluşturuyor.

Oyunun başından sonuna kadar sandalyesinden kalkamayacak olan Hamm-Cem Uslu- oyun başladığında sahnenin ortasındaki yerinde bir örtünün altında duruyor. Uzun süre geri dönülmeyecek bir evin eşyası gibi, üstü tamamen örtülmüş. Oyunun tek hareketli kişisi, örtüyü kaldırıp Hamm’ı görünür kılacak olan Clov-Simel Aksünger- , hizmete hazır bekliyor. Beckett’in metnine göre, oyun boyunca Clov, Hamm’ın ayakları ve devinebilme yetisi, Hamm ise Clov’un beyni, düşünebilme yetisi oluyor. Birlikte tek bir insan olabilme hallerine tanık olunuyor. Sahnenin solundaki iki büyük çöp bidonun içinde Nagg-Murat Engiz- ve Nell-Ayşegül Uraz- duruyor. Nagg ve Nell (Hamm’ın anne ve babası), yaşadıkları ya da öldükleri bilgisi verilmeksizin, iki durumun da birbirinden farksız olduğunun altı çizilerek, kendilerine ayrılan alanın dışına çıkmaksızın, varoluyorlar.

Oyun kişileri, eskimiş bir zamanın kendilerine miras bıraktığı alışkanlıkları yaşıyorlar. Çöp kutularından çıkan anne ve baba dünün özlemini diğerlerinden daha çok yaşıyor görünüyorlar. Hamm, özlemlerine uykuda kavuşma arzusu içinde yaşıyor. Clov ise, yaşamını sürdürebilmek için bağımlı olduğu, Hamm’ı terk etme hayalini gerçekleştirebilmeyi amaçlıyor.

Oyun metnindeki Clov, sorgulamaksızın sahibinin (Hamm) dediklerini yerine getiren bir hizmetli. Metindeki ilişkiye bakıldığında; Hamm düşünen ve uygun bulduğu komutu veren “beyin”, Clov ise komutu yerine getiren “uzuv”. Metnin sahneye yansımasında ise Clov, Hamm’ın söylediklerinin bir kısmını yerine getirir “gibi” yapıyor, dolayısıyla Beckett’in oyunlarında insan bedenini parçalama girişimi sahneye tam olarak yansımıyor. Sahnedeki ayırım, Clov’u duygu ve Hamm’ı düşünce olarak gösteriyor. Sahnelemede seçilen Clov’un, Hamm’ın körlüğünden faydalanarak istekleri yerine getiriyormuş gibi yapması ve “söylediklerini neden yapıyorum ki” derken öfkelenmesi, Clov’un durumdan hoşnutsuzluğunu ve sorgulamasını seyirciye hissettiriyor. Bu noktada Clov’un farkındalığı ve durumu olağanlıktan uzaklaştırması metinle sahneleme arasındaki farkı oluşturuyor.

Odanın dışıyla kurulan tek bağ, küçük camlardan merdiven yardımıyla dışarı bakılması oluyor. Konuşmalardan dışarıda hayat olmadığı ve evin dışına adım atarlarsa yok olma ihtimallerinin olduğu düşünülüyor. Oyunun sonunda Clov, değişiklik yaptığı kostümüyle sahnenin bir köşesinde durduğunda, Hamm onu hissediyor ve orda olduğundan şüpheleniyor, seslendiğinde bir karşılık alamayınca yalnızlığından emin oluyor. Clov’un terk etme eyleminden sonra hala o odada olmasının ise ironik bir anlamı olduğu düşünülebilir. Bu sefer, hiç gelmeyen Godot’nun yerini, gidemeyen Clov alıyor. Clov’un gidip gitmediğini yorumlamak seyirciye kalıyor. Godot’yu Beklerken oyununda sürekli bir gelişimi bekleme hali, bu sefer yerini sonlandırmaya cesaret bulma haline bırakıyor.

Hamm ile Clov’un diyalogları hızlandırılmış şekilde gelişirken bu diyalogların hergün kurulduğu hissediliyor. İkili susuyor ve ilk cümleyle yine hızlandırılmış diyaloglarına dönüyorlar. İyi okunmuş bir oyunun sahneye yansıması görülüyor bu noktada. Clov’un çarpık beden duruşu, Hamm’ın hiç kalkmadan oturuyor olması, Nagg ve Nell’in bidonun içindeki kısıtlı alanda kıpırtısız durma halleri, oyunun başından sonuna kadar oyuncunun zorlu bir savaş vermesine sebep oluyor. Düşünsel anlamda zor olan metin, uygulama anlamında da zorluklarını oyuncusuna sunuyor. Nagg’in hikâye anlatırken kullandığı kuklalar, kişilerin kuklalaştığı dünyaya gönderme olarak algılanabilir. Hikâye anlatmak oyunda babadan oğula geçen bir özellik olarak görülüyor. Hikâyeler bitmedikçe hayat devam ediyor ve hayat devam ettikçe hikâyeler sürüyor. Bu kısır döngü, Beckett’in oyunlarında vermek istediği, durağanlık ve değişememe haline hizmet ediyor.

Eleştirel izlemeyle gelen birkaç soru aklımda uçuşuyor; yazınca büyük sorunlarmış gibi görünse de minicik anlarda akla gelen ama sorma ihtiyacı hissettiren minicik sorular bunlar. Beckett’in çizdiği Hamm, sahnede görülen kadar umutlu mu, yoksa oyuncunun iç enerjisi Hamm’ı umutlu görmemize mi sebep oluyor? Clov’un yürüyüşlerinden zaman zaman önce baş sonra gövde dönüşü, oyuncunun bedenine tam oturmadığı için mi “zaman zaman” kayboluyor? Bu noktada Beckett’in sarsak betimlediği Clov için Ekip’in “L harfi” çizerek, -satrançtaki atın hareketi gibi- sahnede yürümesini uygun bulmasının, yazara ters düşmeyen bir buluş olduğu söylenmeli. Bu buluşu güçlendirmek için, bedenin daha kusursuz eğitilmesiyle, Clov’un hareketlerinin köşeleri daha büyük etki yaratabilir mi? Nagg’ın mimiklerinin zaman zaman kaybolması, ağzında diş olan ve gözleri iyi gören biri için, dişsiz ve az gören birini oynamak zor olduğundan mı kaynaklanıyor, yoksa bu yersiz bir yabancılaştırma mı? Hamm’ın simsiyah gözlüklerinin altından çıkan siyahi gözlük makyajı neden birkaç dakika görülüyor? Maddesiz de o maddeyi bünyede barındırma gibi güzel bir fikir seyirciyle daha fazla paylaşılamaz mı? Bu soruların cevapları tercihlere göre değişebilir. Ekip’in tek kusurunun, iç enerjilerinin oyun kişilerine duygu yaratmasına izin vermeleri olduğu görülüyor. Beckett’in “duyguya” yaklaşımı kendisinin oyundaki reji notlarında belirttiği gibi mesafelidir. Ekip’in oyuncuları duygularını işin içine “fazlaca” koyduklarının ayırdına varıp o duygularından uzaklaşsalar Beckett’e “fazlaca” yaklaşmış olacaklar.

Beckett, oyununu yazarken kullandığı reji notlarıyla uygulayanı kısıtlayan bir dünya kuruyor gibi görünse de simgelerinin açtığı dünya çok derin. Anlamak, anlatmaya giden yolda ilk adımdır. Ekip, oyunu ve Beckett’i iyi anladığı belli ediyor, anladıklarını aktarmayı kusursuzlaştırdıklarında sahnelemeleri de mükemmelleşecektir. Ama şimdiden oyunun sonunda, kimi zaman yenilik iyidir diye düşündürüyor. Oyun zor, oyuncular istekli, seyirci ilgili… Oyun zor, oyuncular çalışmış, seyirci memnun… Oyunu oynamak da, izlemek de zor, ama Ekip tarafından oynanabilen oyun, seyirci tarafından da zahmetsizce izleniyor. Ekip’in her üyesinin heyecanına, çalışma azmine ve işe saygılarına, oyun öncesinde tanık olma şansı yakaladım, umarım ömürleri uzun, üretimleri bol olur…

Yazan: Samuel Beckett

Çeviren: Genco Erkal çevirisi esas alınarak Uğur Ün, Abet Limnn ve Berent Enç – Herman Sarıyan çevirileri ile Samuel Beckett’in orijinal İngilizce metninden yararlanılmıştır.

Yöneten: Cem Uslu

Dramaturg: Ayça Seymen Şimşek

Dekor, Işık, Kostüm, Makyaj: EKİP

Afiş, Broşür: Altan Sinan Cebecigil

Oynayanlar:

HAMM: Cem Uslu

CLOV: Simel Aksünger

NAGG: Murat Engiz

NELL: Ayşegül Uraz

EKİP oyunlarını kumbaracı 50’de ve mekan artı’da oynamaya devam ediyor…

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: