Temiz Ev, Kirli Seyirci

Mehmet Zeki Giritli

Uzun bir aradan sonra, Devlet Tiyatroları’nda neler olduğuna da bir bakalım diye “Beğendiğiniz Gibi” oyununa bilet aldık, fakat oyun son anda iptal olunca, yerine “Temiz Ev” oyununu seyretmeye gittik. Güzel de bir tesadüf oldu. Görmek istediğim oyunlardan birisiydi. Öncelikle dekorun sadeliği ve yoğun beyaz renk kullanımı çok başarılı. Oyunun içeriğiyle birebir uyumlu bir hava yaratılmış. Konuşma baloncuklarının kullanılması da yerinde ve hoş bir deneme olmuş. Oyunculardan Sema Çeyrekbaşı’nın performansı öne çıkıyor fakat elini kolunu o kadar fazla ve gereksiz yere kullanıyor ki bir süre sonra seyircinin gözünü yoruyor el kol hareketleri. Biraz daha sade bir oyunculuk sergilemeyi seçse çok daha başarılı olabilirdi. Benzer bir sorun, hizmetçi kız rolündeki Neslihan Arslan’da da görülüyor. Arslan, “Sahnedeysen normal hayatta yaptıklarını yapamazsın, mutlaka ekstra bir şeyler yapmalısın” diye düşünen bir oyuncu izlenimi veriyor. Özellikle aşırı ve gereksiz mimik kullanımı, bütün oyununu öldürüyor.

Oyunun çevirisi ise, hiç şaşırmadığım bir şekilde, yine kalıplaşmış çevirmen hatalarıyla dolu. Devlet Tiyatroları oyunlarının çoğunda olduğu gibi bu oyunda da çevirmen birebir, Türkçe kalıplara hiç uymayan bir çeviri yapmış. Aslında bu sadece Devlet Tiyatroları’nda değil, son zamanlarda seyrettiğim çoğu özel tiyatro oyununda da gözüme çarpan bir sorun. Nedense ne yönetmenler ne de oyuncular bu konuda bir rahatsızlık duyuyor. Örneğin çoğu çevirmenin bıkmadan usanmadan kullandığı “kulağa hoş geliyor” ifadesi. Bu ifade “Ben çeviri oyunum” diye bas bas bağıran bir ifade. Fakat, ne yazık ki bizim çevirmenlerimiz çok seviyorlar bunu kullanmayı. Bir de sürekli tekrarlanan “kendimi iyi hissediyorum”, “kendimi bilmem ne hissediyorum” ifadeleri var. Böyle bir ifadenin kullanımı da Türkçe dilinin kurallarına göre hatalıdır. Zaten başka birisini hissedemezsin, o cümlede ekstradan “kendimi” kelimesinin kullanılması çevirmenin Türkçe konusunda çok da yetkin olmadığının göstergesidir.

Şimdi gelelim asıl üzerinde durmak istediğim konuya. Kimi zaman elitistlik, kimi zaman geri kafalılıkla suçlansam da, yıllardır savunmaktan vazgeçmediğim bir düşüncem var. Nasıl “Herkes üniversite okumalı” görüşüne şiddetle karşıysam, “herkes tiyatroya gitsin” görüşüne de o derece şiddetle karşıyım. Tiyatroya sadece bir oyun izlemenin adabını bilen kişiler gitmeli diye düşünüyorum, aynen bir üniversiteye üniversite öğrencisi olabilecek kapasiteye sahip gençlerin gitmesi gerektiğini düşünmem gibi. Son gittiğim oyunlardaki seyirci profili de bu görüşümü kuvvetlendiriyor. Örneğin geçenlerde İkinci Kat’ta “17.31” oyununu izlerken, tam karşımda oturan seyircinin, oyunun en şiddet dolu sahnelerinde neye kahkahayla güldüğünü gerçekten çok merak ediyorum. O anda o seyircinin beynine girmeyi ve oyunu nasıl algıladığını görebilmeyi her şeyden çok isterdim. Benzer şekilde bu oyunda da yanımda sürekli cep telefonuyla mesaj gönderen bir kız ve arkamda oyun hakkındaki yorumlarını yapmak için oyunun bitmesini bekleyemeyen bir çift tarafından abluka altına alındım. Ama en önde oturan amca üzerinde özellikle durmak istiyorum. Oyuncu kadın, kocasının sevgilisiyle tanışıyor ve duruma tahammül edebilmek için viski kadehini tepesine dikiyor. O anda en öndeki seyirciden bütün salonun duyabileceği o yorum geliyor “Ohhhh yarasıııın!”. Bu, nasıl bir oyun seyretmektir? Nasıl bir saygısızlık ve kendini bilmezliktir? Böyle oyun seyreden bir insan o oyundan zaten ne anlayabilir ve algılayabilir? Hatta neden tiyatroya gider?

Hocam Yıldız Kenter’in bize her zaman söylediği bir şey vardı. Tiyatro seyircisi olmak da oyuncusu olmak gibi bir disiplin gerektirir. Oyun izlenirken yayılıp oturulmaz. Bir şey yiyip içilmez. Oyuncunun dikkatini dağıtacak bir şey yapmaktan kaçınılır. O yüzden diyorum işte, herkes gitmesin tiyatroya. Bazıları da mesela evde cips yiyerek “Fatmagül’ün Suçu Ne”yi seyretsin. Emin olun tiyatrolar bir şey kaybetmeyecektir.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: