Performansın Kişisel Tarihi

Domus Sanat Çiftliği Eleştiri ve Dramaturgi Grubu’ndan

Şâmil Yılmaz

1.

Önce sahneyi kuralım; bir kadın, bir masa -üzerinde koca bir kavanoz dolusu bal ve bir sürahi su var-, kenarına fotoğrafların sıkıştırıldığı bir ayna, buzdan bir haç… Kadın önce masaya oturur. Bal dolu kavanozu önüne çekip, usul usul kaşıklamaya başlar. Şimdi sadece bir-iki kaşık bal yemenin insanı nasıl kestiğini düşünün. Ve kadının önündeki kavanozun mini boy bilmem ne çiçek balı olmadığını… düşünmek bile insanın içini bayıyor, evet. Kavanozdaki balın tamamı bittiğinde, kadın bu sefer de son damlasına kadar sürahideki suyu içiyor. Tanık olanların yalancısıyım; sürahi dediğimiz bir damacana yavrusu. Öyle çok susadığınızda bir buçuk litrelik şişeyi kafanıza dikmek gibi ‘küçük’ bir şey değil yani… Orada olmasak da, bu sahnedeki aşırılığa tanık olmanın insanı nasıl ‘tıkayacağı’ açık. Fakat burada bitmiyor. Aynı kadın, aynanın önüne geçip kenarındaki fotoğraflardan birini alıyor. Bir jiletle birlikte. Önce fotoğrafa uzun uzun bakıyor. Sonra, seyircinin gözünün önünde kendini jiletlemeye başlıyor. Her şeye tanık oluyorsunuz; jilete, jiletin ete gömülüşüne, etten sızan kana… Artık yeter mi? Hayır, kadın duracak gibi değil: Sahnedeki buzdan haç içeri giren bir iki kişi tarafından yere yatırılıyor. Kadın boylu boyunca haçın üzerine uzanıyor. Beklemeye başlıyor. Bir dakika… iki dakika… üç dakika… beş dakika… Sonunda seyircilerden biri artık seyretmeyi bırakıp müdahale ederek kadını yattığı yerden kaldırıyor…

2.

Ayağa kalkıp sahneyi terk eden kadın Marina Abramovic; artık “performansın ninesi” olarak adlandırılan bir efsane. Olay bir çeşit uluslararası sanat konferansında geçiyor. İş, özellikle alanın uzmanları için hazırlanmış. Bir an için, yazdığım her ayrıntıyı, salt akademik kavramlarla düşünelim: Tanık olunan sahnede, özneler-arasılığı kuran bir araç olarak beden iş başında. Çünkü; söz konusu bir başkasının bedeni bile olsa, Ponty’den beri biliyoruz ki, beden anonimdir. Yani yabancının bedeni, benim bedenli oluşumda yabancıyı ve beni birbirimiz için âşina kılar. Kendi bedenimde onun bedeninin, onun bedeninde de kendi bedenimin deneyimi gömülüdür. Abramovic, işte bu bedenler arası bilişsel-duyusal ortak alanda gezinir. Yaptığı şeyi kendi bedenimle duyarım. Benim bedenim de sanatçının icrasında kendi yara ve tıkanma belleğini istem dışı olarak çağırır. Bir kez kanamış, üşümüş ya da kendi iştahımdan tıkanmışsam, sanatçının bedeniyle ördüğü ağdan kaçmam neredeyse imkânsızlaşır. Buraya değilse bile bedenin kaydedildiği başka simgesel şebekelere yakalanırım; kadın bedeninin yapıntı mahremliğinden bedenin ideolojik kutsallığına kadar… Yine de, anlatılan sahneyi deneysel olarak ilgi çekici, risk açısından hayli cüretkâr fakat yine de biraz beyhude mi buldunuz? Hatta belki özneler-arasılığın biraz şımarıkça bir biçimde sömürüldüğünü bile düşünmüş olabilirsiniz… Bu da değilse, tanıklığın çağıracağı kutsal/kurban/çilekeş sanatçı iması biraz zorlama gelmiştir belki –öyle ya, şimdi durup dururken, niye yani… O zaman işi tarihsel dekoruna yerleştirelim; Balkanlar’dayız, dışarıda korkunç bir savaş var, dünya kirli hesaplar yüzünden bu savaşa seyirci kalıyor… Hiç kimsenin müdahale etmediği bir cehennem kuyusunun en dibindeyiz işte… Ve Abramovic’in bedeni, tarihin kanayan bedenine dönüşmüş…

Soru açık: Müdahale etmeyecek misiniz?

3.

Bu işi ve Abramovic’i ilk Süreyya Karacabey’den dinledim. Bundan iki-üç yıl kadar önce, lisans son sınıftaydık. Adını hep duyduğumuz fakat ne olduğunu pek kavrayamadığımız, alttan alta galiba biraz da ‘gıcık olduğumuz’ performansı öğrenmeye çalıştığımız günler- Emrah Serbest bir yerde tüm çocukların biraz muhafazakâr olduklarını söylemişti, bildikleri dünyanın güvenine sığındıklarından olacak, ben öğrencilerin de biraz öyle olduklarını düşünüyorum galiba… Süreyya Hoca konuşurken altüst olduğumu hatırlıyorum. Bir şeyi her zaman size ilk anlatıldığında anlamazsınız. Ama ona yakalandığınızı bir biçimde bilirsiniz. Ben yakalanmıştım, tam neye yakalandığımı da bilmeden. Artık biraz biliyorum galiba. Zaman içinde performansın oluş, öznellik, özneler-arasılık, risk, bulunuş/mevcudiyet, şans, olay, gerçek gibi stratejik kategorileriyle, kendi ideolojik bağlanımların üzerinden eleştirel bir ilişki kurmaya çalıştım. Hâlâ da kendimce güvenli bir konumun arayışındayım. Bazen biraz aklım karışıyor. Sonra o ilk âna dönüp anımsıyorum; performans şimdi ve burada derken, bazen, o şimdiyi bir bilinç olarak tarihin daha geniş çemberi içinde tutabilecek güçte. Oluş, bazen, salt parlak bir deneyim olmaktan çıkıp kendinden daha büyük bir Oluş’un karanlığına gömülebiliyor. Özneler-arasılık, sadece seyirci ve icracı arasında kurulan bir bağ değil, eğer istenirse, o anda orada olmayan tarihin kurbanlarının cesetleriyle de bir bağ. Risk, en çok, öteki bedenlerin içinden geçtiği dehşete gönderme yaptığında büyüyor. Gerçek, anımsayıp anımsatmak lazım, sadece estetik bir kategori değildir…

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: