Sakız Bir Numara

Zafer Diper

İyi mi, çak çak sakız çiğniyor.. Hani insanın korkası gelir ya, işte öyle bir bakış atıyorum bizim ufaklığa.. Bunu duyumsayarak masanın başında şöyle bir irkiliyor önce, ama bir an sonra bu kez daha az devingen, sürdürüyor eylemini yine.. “Öyle geviş getirir gibi..” diyorum, “cak cak..” Harıl harıl ders çalışıyormuş görünümüyle “Matematik çözüyorum da..” diyor. “Görüyorum.” “E o zaman sakızı da neden çiğnediğimi anlıyorsundur herhalde!” diyor. “Hayır!” diyorum.. “Amerika’da araştırmışlar da.. Sakız çiğneyen çocuklar, çiğnemeyenlerden daha çok soru çözebiliyorlarmış..” Savunusuna aldırmazca “İlgimi dağıtıyorsun; bak ben de çalışıyorum..” diyorum dizüstü bilgisayarımı göstererek. “Ne yapıyorsun?” “Araştırıyorum..” “Neyi?” “Sakızı..” “A-a, neden? Ben çiğniyorum diye mi şimdi yani?” diye soruyor. “Geçenlerde,” diyorum, “o da Amerika’da okumuş, başbakanın kızı tiyatroya gitmiş ve oyun izlerken sakız çiğniyormuş..” “Tiyatroda olmaz ki!” diye kesiyor sözümü çığırırca.. “Sen de tam üstüne geldin konunun. Çıkar şunu ağzından çabuk..” Hemen duruyor çenenin oynaması.. Ve başlıyorum yazılanları okumaya: “Birisi demiş ki: Sakız çiğneme sesi, dünyada en nefret ettiğim, dayanamadığım sestir. Bu yüzden tedavi olmayı bile düşünüyorum. Var mıdır tedavisi bilmiyorum? Bir diğeri de eklemiş: Arkadaşım, tedavisini bulursan bana da haber verir misin?.. Dünyada en gıcık sesler sıralamasında bir numara anlayacağın..” Bizimkinin yüzünde bir sırıtkanlık ki, “Bir de gülüyorsun ağlanacak haline..” diyorum. “Ne yaptım şimdi?” diye işi pişkinliğe vuruyor: “Hani sen “bir numara” deyince komiğime gitti..” “Durr,” diye atılıyorum hemen, “belki de Steinbeck onun için Bir Numaralı Evde Olanlar diye başlık koydu..” ”O da ne?” “Fareler ve İnsanlar’ı okudun ya, onun yazarı.. Bu da kısa bir öyküsü.. Sakız çiğneyen bir çocuğun zamanla sakız tarafından çiğnenmeye başlamasıyla ilgili..” “A-a, nasıl şey o öyle?” “Kitapta sakızdan ‘bubblegum’, sakız çiğnemekten bir ‘Amerikan hastalığı’ ve ‘allahın belası lastikler’ diye söz ediyor yazar… Bir aile, ABD’den Paris’e geliyor ve bir sokağa, Bir Numaralı Eve yerleşiyorlar. Küçük oğlan John.. Amerika’da geçirdiği son yıllarını sakız çiğnemenin, bu ünlü Amerikan hastalığının ustası olmuş ama oraya gelirken de onları getirmeyi unutmuş. Oğlanın ne dilinde tutukluk, ne de sözlerinde dağınıklık kalmış, bakışlarındaki büyülenmişlikten de iz yokmuş artık.. Ne yazık ki bu canım günler kısa sürmüş. Avrupa’ya gelen eski bir aile dostu bir sürü sakız getirmiş. Ve başlamışlar ailecek yeniden çakkudu çukkudu’ya.. Baba, yazar. Çalışırken ne bir şey çiğnensin, ne de bir balon şişirilsin istiyor. Bu kuralı bilmesine karşın bir gün babası yazısına yoğunlaşmışken, John’un ağzında sakız sesini duyuyor. Sert bir biçimde oğluna bakıyor..” “Senin bana demin baktığın gibi yani!” diye araya giriyor ufaklık. “Oğlan utanç içinde,” diye sesimi yükselterek sürdürüyorum: “Yine de çiğneyip duruyor ve “ben yapmıyorum baba..” diye kekeliyor: “ben çiğnemiyorum lastiği, o beni çiğniyor..” “Tükür,” diyor baba, çocuk zar zor tükürüyor avucuna.. Sonra gece yatarken ağzında uyanıyor çocuk sakızla, çıkarmak istiyor ağzından çıkaramıyor. Babası yardıma koşuyor. Oğlunun çenesinde yakaladığı canavarı, pencereden sokağa fırlatıyor. Ama nereye atsan oradan geliyor sakız.. Baba bir topuzla dövüyor lastiği.. Ne var ki parçalarını toplayıveriyor ve var hızıyla çiğnemeye başlıyor kendini sakız, yeniden oğlana doğru ilerliyor.. Baba, yakaladığı gibi mendile sarıyor sakızı, Seine nehrine gidiyor, suya fırlatıyor.. O gene gelip gece çocuğun ağzına giriyor.. Baba ocakta yakıyor gene para etmiyor.. Direksiyona geçiyor, kentin çok ötelerine gidiyor pencereden atıyor.. ve o sabah John’un ağzından çıkardığında sakızda bir Michelin lastiğinin izini görüyor..” “Nasıl olmuş?..” “Belli değil mi? Yolun karşısına geçmiş, bir arabanın tekerleğine yapışmış gelmiş bulmuş oğlanı yeniden..” “Ne istiyor bu sakız böyle?” Oğlunun durmadan çiğnemesi yaşam vermiş sakıza.. John’a gereksinimi var artık. Çiğnenmek istiyor, yaşaması için çiğnenmesi gerek!.. At şu mereti ağzından at.. Atamıyorsun ha.. Kapama, aç ağzını, böyle sokarsan parmağını, o kaygan şey yapışmış, ama çıkaracağım, kazıyacağım seni oradan.. Kapama, aç şu çeneni John, kazıyacağım onu..” “Dur, dur yapma.. John mon değilim, benim yaa..” diye bağırıyor ufaklık. “Ha? Ne?” “Sen onu benimle karıştırdın!” diye inliyor.. “Doğru.. Sanırım onun ağzından kurtarmaya çalışıyordum sakızı..” “İyi de John derken, soktun o kocaman elini benim ağzıma..” “Özür dilerim ufaklık.. Canını acıttım mı yoksa?..” “Yoo, çenemi kırıyordun yalnızca; aç, aç diye bastırarak.. Ufff.. Bak ben John falan değilim.. Bak ben buradayım..” “Tamam, kendime geldim!” “Hem ben önceden çıkardım sakızı.. İşte, sakız masanın üstünde..” “Ne oldu bana böyle, bilemiyorum..” diyorum. “Ya o kız..” diyor, “Hani başkanın kızı da, öyleyse?” “Nasılsa?” diyorum. “Sakız onun da ağzına girmiş çıkmıyorsa? Kimse de yardımcı olmuyorsa?” “Onun da babası var..” diyorum sessizce.. “Ne kadar gerçeküstü!” diyor ufaklık; “ama çok etkiledi beni, sanki gerçek gibi, değil mi?.. Şey, nasıl bitiyor öykü?.. Ha?.. Haa?.. Off, daldın gittin gene.. Öykü diyorum.. Duyuyor musun?..” Masanın üstünde, küllüğün içindeki sakızla bakışıp duruyoruz öylece…

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: