Sen Benimle Sabredemezsin Üzerine

Beliz Güçbilmez

Teori ile pratik birbirine kölece itaat ettiğinde, ikisi de en iflah olmaz yerlerinden kanamaya başlıyor. Pratik, kitaplarda üretilen, okullarda öğretilen, müfredatın bir parçası olan teoriye kafa tutmadığında, teori de hızla çürümeye yüz tutuyor, adalet bilmeyen yargıçlara ya da kötü kalpli savcılara dönüşüyor. Ve elbette tersi de doğru, teori yalnızca pratiği meşrulaştırmak için düşünmeye durduğunda, ona hep çalıştığı yerlerden sorarak bir bakıma “kuyrukçuluk” yaptığında pratik gidebileceği yolları yürümekten vazgeçip köşeyi tutmaya, “bulduğu” vehmine kapılmaya başlıyor. Schiller ta 18. yüzyılda pek güzel homurdanıyor Goethe’ye, Aristoteles bağımlılığı yüzünden: “Siz bile, gençlerin sopadan çekindiği gibi hep çekindiniz ondan. Shakespeare onun karşısında gerçekten bu kadar günahkâr olduğundan, onunla bütün Fransız tragedyalarından çok daha iyi başa çıkardı.”[1]

Yapmanın da düşünmenin de yolu hiçbir zaman tekil olmadı. Ama alan bilgisi zaman zaman işte yanlış yerlere doğru akarak, pratiğin kendisinin istese bile içeremeyeceği denli keskinlikle sakatlayabiliyor onu. Kategorize etme, norm tarif etme illeti bazen bunu hiç umursamaması gereken pratiği de zapt-u rapt altına alıyor. Bunun belirgin örneklerinin tiyatro ile performans arasındaki ayrımı, diyalektiğin hilafına- olabildiğince belirginleştirmeye çalışan mevcut performans ve tiyatro yazılarında da, bu alanlara ait işlerde de uç verdiği görülüyor. Performans alanında üretilen işlerin bazen fazla “teorik” görünmesi bana kalırsa biraz da bundandır. (Allah için benim bir çağdaş sanatçının izleyicisine “biz bu işleri yaparken o kadar Lacan falan okuyoruz, siz de bir zahmet okuyuverin biraz gelmeden” dediğini bile duymuşluğum vardır.)

“Performans teorisine” kafa tutmayan bir performansın gerçekten “yapma” üzerine kurulduğu iddia edilen bir alanda ne yaptığı sorulmalıdır öncelikle. Alanın can sıkıcı bir kesinlikle tekrar edilen ve tekrarının da artık bize hiçbir şey öğretmediği sahicilik, buradalık, an, sözden, metinden, hikâyeden/anlatıdan kaçınma anahtar kelimeleri ve stratejileri neden “çağdaş” işlerin doğrudan kabullenip ihlal etmekten kaçındığı bir anayasa olmak zorundadır anlamak hiç kolay değil. Taraf tuttuğum ya da tiyatroyu kayırdığım zannedilmesin bu yargılardan; tiyatroda bir sahnede biraz fazla konuşulduğunda ya da söz yükü oyuncuya diliyle neler yapabileceğini her zamankinden biraz fazla düşündürdüğünde ve izleyiciyi de o sözü takip etmeye zorladığında seyirciler, eleştirmenler, tiyatrocular feryat etmeye başlıyor: “Bu tiyatro değil, burada habire konuşuluyor, tiyatro aksiyondur” diye. (Sakın bu kimseciklerin biraz uzun bir cümleyi okuyamadığı, yirmi dakikayı aşan bir konuşmayı dinleyemediği şu berbat günlerin tembelliği olmasın?) Peki tiyatronun tek ve biricik yapma biçiminin bu olduğu nerede yazıyor? Yanlış hatırlamıyorsam Aristoteles’te… Yirmi beş yüzyıl önce yazılmış, artık bizim gözlerimizin önünde cereyan etmeyen ve fakat Aristoteles’in görüp izlediği ve bu “deneyimden yola çıkarak mırın kırın ettiği”, “yargılarının bütün temelinin en önemli kısımlarının bizim açımızdan eksik”[2] bırakıldığı Poetika’da, evet.

Diyeceğim o ki, iyi tiyatro, iyi performans, -itiraf etmeliyim ki, ben bunları ayırmakta her zaman zorlanıyorum ama kendini nasıl adlandırmak istiyorsa öyle analım hiç dert değil, bizi arayışına davet edebildiğinde, bazen bulduğunu hissettiği “sonuçları” gösterdiğinde iyidir. Hepsi bu. Bu kadar. Ona “neden çok konuştun?”, “neden hiç konuşmadın?”, “neden hikâye kurdun?”, “neden metin kullandın?” gibi “türler yasası”ndan üretilmiş sorular sorduğumuzda soru sorma işine bile ihanet etmiş oluyoruz gibi geliyor bana.

Gelelim bu yazının yazılması için geçerli bir zemin ve bahane oluşturan “Sen Benimle Sabredemezsin” isimli gösterime.

Sen Benimle Sabredemezsin: Hızır’ı pek seven topraklarda tekrar tekrar kurulmuş bir iddia, inat ve sabır cümlesi’dir, sabretmeye dairdir, yani ki, Hızır tarafından söylenmiştir: “Sen benimle sabredemezsin.”

Sabretmek, içinde bütün zamanları taşıyan bir fiil. Bir gelecek fikri var içinde öncelikle; insan beklediğinin gelmeyeceğini bilse, ondan hiçbir umudu kalmasa sabredemez. Ve geçmiş de tabii; insan bir zamanlar önünde sabırla dikilinmiş bir kapının nihayet açıldığını hatırlamazsa, sabredemez. Ve sabır ancak şimdi’yi doldurduğunda ona sabır denir. Şimdi’de, şimdi(’)den vazgeçmediğinde. Serhat Erekinci’nin Domus’un mekânına bıraktığı o iki genç oyuncu, orada bütün zamanların kavşağında “durup”, sabrediyor. Sabretmenin kozmik ya da evrensel irilikteki örnekleriyle değil de, en bildiğimiz yerlerden imgeler, anlar, durumlar üreterek yapıyor bunu. Bir suyun sahiden kaynamasını hep birlikte beklerken, sabretmenin bu en yalın, en gündelik biçiminin içine onlarca sabır küpünün hücum etmesi bundan. İzleyici bu tür olağanın içinde yakalanmış olağanüstü anlarda, sadece sahnedeki an’a değil, eli kadar iyi tanıdığı kendi çaydanlığının başında, dalgın dalgın düşünen kendine de yakalanıyor, gelip gelmeyeceğini, gidip gitmeyeceğini, olup olmayacağını, kalıp kalmayacağını, ölüp ölmeyeceğini, değip değmeyeceğini düşündüğümüz onca an, hikâyeye eklenmek için hücum edip sahnedeki o mevcut anı içerden büyütüyor, kalbimizle birlikte.

Sabrın kendi sesleri var. Mekânın olağan sesleri sabır gösterisine eşlik ediyor her seferinde, galiba iki yerde “giriveren” müziği biraz da geçersizleştirerek. Sabrın kendi sözsüzlüğü ve kendi sessizliği var; sahnede gördüğümüz o iki figür birlikte mavi bir piknik tüp üstünde kaynamak üzere olan suyun çaydanlığın düdüğünü öttürdüğü anda bir şey söyleyecek gibi oluyor, ama çok “geç”; düdüğün sesi bastırıyor onların sesini. An’ı açıklayacak söz yok, söz anlamı hep ıskalayacak. Ama sabretmeli. Belki de başka bir dilde bulunur o sözler, sabretmeli. Zamanı gelir… zamanı gelince.

Serhat Erekinci’nin üçüncü işi bu Domus Sanat Çiftliği’nde. Önceki Kaygı ve Az Önce işleri ile birlikte belirgin bir arayışın sabır isteyen yolunu çoktan yürümeye başladığını seziyoruz yönetmenin. İlk iki işe oranla anlatıya cesurca, üstelik anlatısızlıktan dolaşarak geldiğini, türlerin yapay sınırlarını daha belirgin bir cesaretle ihlâl ettiğini, meselesini daha çok, daha güçle sezdirebildiğini hissettim ben Serhat Erekinci’nin bu işinde. Dil Tarih Oyunculuk öğrencileri Anıl Kır ve Umut Barış Taşdemir iddiasız, bağırıp çağırmadan orada olmayı beceren oyuncular. Yapmaları gerekeni gösterim boyunca sabırla, hatta bazen yaşlarını aşan bir bilgelikle de yapıyorlar sanki.

Domus Sanat Çiftliği’nin içimizi aydınlatan, yan yana durmanın gücüne inandıran, tevekkülle değil de şimdi artık başka umutlu tınıları da içinde barındırarak kurduğu “sabır” cümlesi, burada, Ankara’da birlikte bir şeyler yapmanın, aynı dili başka yerlerden büyütmeye çalışmanın da hikâyesine dönüşüyor. Sabretmekle, inat etmenin birbirine ne kadar yakın durduğunu hatırlatarak.

Sen Benimle Sabredemezsin/ Domus Sanat Çiftliği

Yönetmen: Serhat Erekinci

Oyuncular: Anıl Kır, Umut Barış Taşdemir

Reji Asistanı: Neslihan Demirel

Işık: Velican Demirel

Afiş: Serdest Vural

Çizimler: Elif Özgür

Fotoğraflar: Filiz Orhan

Bilet Fiyatı: 10 TL

Rezervasyon tel: 0 535 400 35 52

Domus Sanat Çiftliği / Güvenlik Cad. Meclis Parkı Girişi, 17/A


[1] Schiller Goethe’ye Mektuplar çev. Sermin Marangoz, YGS yayınları 2003, s. 29

[2] age., s. 30



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: