Söz ve Oyun veya İlişkiler ya da Çelişkiler

Barış Yıldırım

Karnını doyurmak, canını kurtarmak, yeni açılan elektronik mağazasından ucuz bilgisayar almak gibi daha acil bir işi olmayan herkes “ilişkiler”le uğraşıyor şu günlerde; yok yok, şu yıllarda; tamam, aslında, şu yüzyıllarda. Öyle ki, şu genel ‘ilişki’ kavramı bile anlam daralmasına uğrayıp çoğunlukla duygusal/cinsel ilişkileri ifade eder oldu.

Sadece bu yıl yoksullar ordusuna 44 milyon insanın katıldığı düşünülürse, aslında insanların çoğunun hayatta kalabilmek nevinden acil işlerle meşgul olduğunu tahmin edebiliriz gerçi, ama sanat yapanların çoğu toplumun daha sırtı pek kesimlerinden geldiklerinden, son dönemde birçok çalışma “ilişkiler” etrafında dönüyor.

Türkiye kökenli Mesut Arslan’ın Belçika merkezli projesi 0090’ın Garajİstanbul’da sergilenen Ve Veya Ya da başlıklı oyunu da bunlardan biri. Marguerite Duras ve Oscar van den Boogard’ın metinlerinden uyarlanan çalışmada Derya Alabora, Erdem Akakçe, Engin Hepileri ve Nergis Öztürk gibi kalburüstü dört oyuncu rol alıyor.

Balya Balya Bla Bla

Araf mı, bekleme odası mı bilinmez beyaz bir bölme. Çevrede bir sıra sandalye, ortada kırmızı yükseltiler… Ama oyun alanının bu ortadaki kısım olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Mekânın hepsi hem oyun hem seyir yeri.

Bu beyazlığın silmeye çalıştığı şeyler arasında bu ayrımın yanı sıra biri orta yaşlı biri genç iki çiftin arasındaki ayrımlar da var. Orta yaşlı çift genelde Duras’nın sözleriyle konuşuyor; daha soyut, şiirsel, bazen absürdün sınırlarında. Genç çifte ses veren ise çoğunlukla Boogard; (diş sağlığı sektörü bile bu klişeden sıkılıp ortadan sıkılsa da kullanılabilecek macun icat ettiği halde) diş macununu ortadan sıkma sorunu gibi daha gündelik sorunları tartışıyorlar. Ama oyun ilerledikçe bu ikilik arasındaki ayrımlar siliniyor, herkes birbiriyle söyleşir ve iletişir oluyor.

Ya oyunun bir kısmı tercüme edilmemişti ya ben o kadar zeki değilim, bilmiyorum, ama oyunun en az yarısını anlamadım. Oysa oyuncular hiç durmadan konuştular; konuşmak ile anlatmak arasındaki o önemli ayrımın farkına bu kadar travmatik bir şekilde varacağımı sanmazdım.

Arada sandalye sürüklemek, birbirlerine ters bakmak yahut on dakika kadar önsevişmek (yanımda oturan yaşını başını almış bir kadın, bir noktada, sandalyelerimizin arkasında yere uzanmış sevişenlere “abarttınız artık” diye fısıldamak zorunda kaldı) gibi “jest” ve “mimik”ler gördüysek de, radyo oyunu olarak da izlesek çok şey kaybolmazdı.

Oyundaki temel sorun bence bu teatral boyutun eksikliğiydi. Çok fazla söz, çok az öykü, çok az sahne olayı. “Çok az tiyatro” da diyebilirdim belki, ama tiyatro, bir uçta salt bedensel edimin (performansın) diğer uçta salt sözel edimin (anlatının) yer aldığı sürekliliğin her noktasına yerleşebilen bir şey artık.

Ve Veya Ya da’nın yerleştiği yer, sözlerin balya balya savrulduğu fakat teatral edimin diğer boyutlarının süslemelik kaldığı bir noktaydı. Teatral diyalektiğin yörüngesinden çıkmanın bazı yan etkileri var, mesela sıkılma, takip güçlüğü, gözünü kapatarak dinleme sendromu gibi.

Kadim Yarılma: Seyir ve Oyun Yeri

Ve Veya Ya da’nın başarılı olduğu iki önemli noktayı söylemezsek haksızlık etmiş oluruz. Bunlardan ilki oyunculuğa dair. İki ayrı kuşaktan dört oyuncunun dördü de işinin ehliydi ama ‘devlet teatral oyunculuk’ dediğimiz teatral oyunculuk türünün ana şubesi, bütün o gösterişli diksiyonu ve hesaplanmış jestleriyle sahnede zaman zaman boy gösteriyordu, özellikle Erdem Akakçe’de.

Bu tarzı sahnede ne zaman görsem hormonlu domates yemiş gibi olurum ama Akakçe’nin sesine ve jestlerine tam bir hâkimiyetle bu tarzın virtüözlüğünü (ironi yapmıyorum, hoşlanmadığımız bir ekolün de iyisi olabilir) sergilediğini teslim etmeliyim.

Derya Alabora ise öbür uçta, teatralliğe fazla tenezzül etmeden de iyi tiyatro oyunculuğu yapmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bir sonraki kuşaktan Engin ve Nergis’in oyunculukları ise bu iki nokta arasında bir yerlere yine başarılı bir biçimde oturuyordu.

Ancak ben oyunun asıl başarısının oyun alanı ile seyir yeri arasındaki duvarları yıkmakta olduğunu düşünüyorum. Dekor, ışık, kostüm dâhil bütün görsel boyutlarını Meryem Bayram’ın tasarladığı mekânda oyun ve seyir yerleri arasındaki ayrımlar silinmeye çabalanmış. Oyuncular da seyirciler de hem çevrede hem ortada bulunuyorlar ve oyuncular şimdi söylersek sürprizi bozmuş olacağımız çeşitli yöntemlerle seyircilerle etkileşim içine giriyorlar.

Tiyatro paradigması elbette bu ayrımın üzerine kuruludur. Bu ayrım mutlaklaştırıldığı zaman bir uçta seyircinin mutlak edilgenliğe sahip olduğu televizyona öbür uçta seyirci diye bir şeyin olmadığı, herkesin kolektif edime katıldığı ritüele varılır.

Popüler ve inandırıcı bir öyküye inanacak olursak tiyatro, ritüelden çıktı. Çıktığı nokta seyir yeri ile oyun alanını birbirinden ayırmasıydı. Bu ayrılmanın en uç noktasına ulaştığı, orkestranın bir çukura gömülüp seyir yerinin karanlığa, oyun alanının aydınlığa boğulduğu Wagnerci tiyatroda bile seyirci tam olarak devreden çıkartılamaz. Hiç olmazsa alkışları, kahkahaları, gözyaşları veya iç çekişleriyle oyunun bir parçasıdır.

Özellikle avangardlardan beridir tiyatro, seyircisini edilgenlikten kurtarmaya çalışıyor. Bu işin en kapsamlı teorisini yapan Brecht bile bu hedefe tam olarak ulaşamadı. Ulaşmak gerekiyor mu, bu da bir soru. Zira teatral diyalektiğin eser boyutu az önce bahsettiğimiz performans/anlatı gerilimine dayanıyorsa, alımlayıcı boyutu da seyirci/oyuncu gerilimine dayanıyor. Bu gerilim mutlak olarak ortadan kaldırılınca yine karşımıza çıkan tiyatro değil başka bir şey, ritüel, eylem, karnaval vs. oluyor.

Yine de yanılsamacı tiyatronun, oyun alanını dördüncü duvarı olmayan bir ev, seyircileri ise unutulması gereken bir ayrıntı kılma çabasına ilişkin mücadele sürüyor. Tüm bunlar akılda tutularak denebilir ki, Mesut Arslan’ın rejisi, seyirciyi mutlak edilgenlikten kurtarma yolunda önemli bir arayışa imza atmış.

Elbette harikalar yaratmıyor, seyirci yine seyirci oyuncu yine oyuncu kalıyor. Ama o hastane koridoru kokan soğuk beyaz ortamda bile bir seyirci olarak bende, yabancı bir yerde olmadığım hissini yaratabildiği için bütün eleştirilerin yanı sıra övgüyü de hak ediyor bence.

Evrensel Gazetesi’nde 28 Mart 2011’de çıkan yazıdan web formatı için düzenlenmiştir.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: