Üç Oyun: İzleyenler Ve Tecavüzler

Can Merdan Doğan

“Hepimiz eş derecede kötüyüz. Kendi yamyam partimizdeki küçük, aç yamyamlarız. Onun için, acıma duygusunu siktir et. Mezbahaya hoş geldin!”

(Philip Ridley’nin “Kainatın En Hızlı Saati” oyunundan, Cougar’ın repliği…)

1993 yılında Nirvana’nın “In Utero” albümü dünyada satışa sunulmuş, dinleyiciler ve dağıtımcılar, karşılıklı olarak tatmin olmuşlardı. Albümde etkileyici bir şarkı vardı; Nirvana grubunu yakından takip etmemiş, dinlememiş olanların bile “sözlerin kışkırtıcılığı” vesilesiyle  kulağına çalınmıştır parça;

“Rape me, my friend / Rape me again/ I’am not the only one/ Hate me/ Do it and do it again…”

Şarkı, sözü ve anlamı çoğaltarak devam eder; harcamak, nefret etmek, tecavüz etmek, tecavüz etmek, tecavüz etmek…! Alkışlar yükselir. Kurt Cobain sahne arkasında uyuşturucu kullanmaya, Courtney Love’sa onu deli etmeye devam etmektedir -Her Kurt Cobain sever gibi, kadından nefret etmişimdir- Konser salonları dolup taşarken, şarkı sistemin girmedik yer bırakmadığını anlatıp, bir de gel bana gir, derken, Kurt Cobain; İsa’nın ikonlarını andırırcasına, çarmıha ve günaha sözü çoğaltarak cevap verir; şarkının gücü şuradan gelir; sözü bedeninin bir parçası yapmıştır. Albümün sembolü olan, iç organları gözüken melek tasviri anlatımı doğrular niteliktedir.

Gelgelelim, temsil-i hezeyana; girmedik alan bırakmayan, paçayı kaptırdığımız “in-yer-face”e. Geçenlerde bir oyun sonrasında kendime bir şaka yapmıştım -tiyatro bana yapmıyor, ben kendime yapayım- iğrenç şakam, kanalizasyona dönmüş zihnime düşüvermişti işte, dedim ki “Sahnede tecavüz modası var.” Sonra zihnimi kınadım. Onca sahne yüzüne vuruldu, senin çıkarımına bak, diye. Söz konusu sapma, “sistemle” ilintili, benden bağımsız!

Şimdi, Şok Tiyatrosu bir biçimde sadede gelsin; artık seyircilere tecavüz edilsin, şiddet gösterilsin ve bu sayfada burada kapansın; çünkü, doksanların kurbanı olmaktan sıkıldım.

Bu ülkede, felsefe bölümlerinde okuyan -gerçekten okuyan- öğrenciler var.

Bu ülkede, birbirlerinden hala kitap ödünç alan insanlar var.

Bu ülkede, tarih bilen; geçmişiyle bağ kuran, zihni temiz gençler var.

Bu ülkede, edebiyat okurları var. Madam Bovary’nin, Seniha’nın (Kiralık Konak, Yakup Kadri) ve Genç Werther’in düştüğü romantik ve acı dolu tuzaklara düşenler var. Yaşasın Bovarizm!

Bu ülkede, hala “Tutunamayan”lar var.

Bu ülkede, sokağa adım attığında kimlikleri yüzünden; her gün, defalarca ve defalarca; tecavüze uğrayan, nefret edilen, harcanan insanlar var.

Bu ülkede, hala “fakir edebiyatı” var. İyi ki var!

Bu ülkede, hala “in-yer-face”e taraf olmayanlar var -hareketin kendisinin sorun olmadığını bazen cüretkar arkadaşlar anlamlandıramıyor. İşin temsiliyle ilgili bir problem yok. Bütün konservatuarlar ve tiyatro bölümleri “in-yer-face” üzerinden eğitim versin, oyuncu nasıl oynar öğretsin ki; iş gerçekten gerçeği göstermekse soyunan erkek oyuncu arkadaşlar; Don, Calvin Klein, Zara marka külotlarıyla sahnede kalmasınlar; yazarlık hocaları tekniği aktarsın vs. şu kul da üstüne sayfalarca yazı yazsın. Tekrarlıyorum, sorun taraf olmak değil, tartıştığım işin estetiği de değil. Hikaye, Türkiye’deki sanat alımlayıcısı ve kurumsal yanılsamalar üzerine kurulu. Dolayısıyla kültürel kodları -her ne kadar küreselleşsek de- yok saymakta. Sürecine içkin hareketi ya da devinimi yok saymakta. Komik ve acı olansa, türün dönüştüreceği inancı…

“S.kici”, “Göts…ci”, “A.cık”, “Zenci” gibi sözler ancak seyircinin suratına vurulur. Hayatına değil! İzleyenin sansür mekanizması Türkiye’de böyle işlemez zaten. Orta yaş üstü ve orta üst sınıftaki izleyici kitlesi “Aferin kıza ne cesur oynamış!” diye seyri adlandırır. Aynı seyirci eve gidip porno izler. Ve gerçekten fantezi için değil!

Aleks Sierz, “Suratına Tiyatro: Britanya’da In-Yer-Face Tiyatrosu” çalışmasında, In-Yer-Face’in, neyi tayin ettiği, tarihsel arka planını, yazarlarını açıklayıcı bir kitapta toplamış.

Sierz, bir oyunun “suratına” olup olmadığını nasıl anlarsınız? sorusuna şu cevabı veriyor:

“Gerçekten hiç zor değil: Dili genellikle müstehcendir, karakterleri söz edilmemesi gereken konular hakkında konuşur, kıyafetlerini çıkarır, cinsel ilişkiye girer, birbirlerini küçük düşürür, hoş olmayan duyguları deneyimler, aniden vahşileşirler. En iyi örnekleri söz konusu olduğunda, bu tür tiyatro o kadar güçlü, o kadar içseldir ki seyircileri tepki vermeye zorlar: Ya binadan kaçacak gibi hissederler kendilerini, ya da birdenbire şimdiye dek gördükleri en iyi şeyin bu olduğu kanısına varır ve tüm arkadaşlarının da bunu görmesini isterler. Bu, bizi -ister övgü düzmek isterse kınamak için olsun- “en” kelimesini kullanmaya teşvik eden bir tiyatro türüdür.”

Şok taktiği; yazarların acilen bir şey söylemek istedikleri zaman kullandıkları bir üsluptur. Amaç, seyirciyi, rahatsız edici konulardan bahsederek uyanık tutmaktır. Şoka başvurmak derin bir anlam arayışının, teatral olanakların yeniden keşfinin bir parçasıdır.

Türün estetik anlayışı ise şöyle açıklanıyor: “Aşırılığın estetiği kullanılır. Dil pervasız, eylemler belirgin, duygular şiddetlidir. Burada, saldırganlık apaçıktır; amaç, bu deneyimi unutulmaz kılmaktır.”

Suratına Tiyatro; İngiltere’de 70’lerin ve 80’lerin state-of-the-nation (memleketin hali) politik ve Brechtyen üsluptaki oyunlarına karşı çıkmıştır. Doksanların genç yazarlarınca tepki uyandırma gösterisi; bu tür oyunların yazılmadan da kapitalizmi eleştirebileceği, dogmatik bir feminist olmadan erkek iktidarına kuşkuyla yaklaşılabileceği; siyaseten doğrucu olmadan öfkenin dillendirilebileceği. Oyunlar diyalektik bağlar kurmaz; karşıtlıkların hayatı yaşanmaz kıldığını gösterir. Yazarlar oyunları, kişisel rahatlama ya da imgelemlerinin peşinden koşarak yazarlar. Postmodernizmin “her şey mübah” anlayışından feyz alınır.

Berlin Duvarı’nın çöküşü ve Margaret Thatcher’in siyaset sahnesinden çekilmesi, soğuk savaşın ideolojik partizanlığının son bulması, sürecin arka planıdır. Yirmi beş yaşının altındaki gençler artık özgürdür!

Tiyatro bölümünde öğrenciyken, yazarlık derslerimizde hep porno yazmak istemiştim. Bu benim için radikal, derdimi anlatabileceğim bir girişimdi. Gerçekten Ankara’nın muhafazakar havasından uzaklaştığınız tek yer okul oluyor; dolayısıyla tüm deliliklerinizi okulda sunabiliyorsunuz. Hocalarınız sizi iyi idare edip, başınızı okşayabiliyor…

Ya da bazı sınavlardan sonra, çeşitli şekillerde sinirlenip, sahnede oyun koymaya karar verirdik. Mesela oyunun adı “Ahmet: Bir Bebek Evi” Ahmet, hocalarımızın karşısında mastürbasyon yapmaya başlıyor, oyun süresince Ahmet’in penisinin hareketlilik durumunu gözlüyoruz, yani Ahmet erekte de olabilir, olmaya da bilir. Bizim hedefimiz -biz demek güven verici!- sahnede Ahmet’in boşalmasıydı. Muhtemelen okuldan atılmış olurdum, fakat arkamdan uzun süre bahsedilecek bir oyunla. Peki, başarım ne olacaktı? Hocalarıma ya da genel olarak tiyatro sanatına neyi kanıtlayacaktım? İngiltere beni yanına aldıracak mıydı? Sekter görüşler değişecek miydi? İktidar ortadan kalkacak mıydı? Arka planda ne olacaktı? Dolayısıyla eve gidip; Rimbaud ve Baudelaire okuyup, içmek daha manalı gelirdi. Sonrasında ise imgelemimden utanmıştım, çünkü Türkiye’de biz gençler hocalarımızı, anne ve babalarımızın yerine koyuyoruz. Böylesi bir noktada hadım edilme korkusuyla, sesimizi çıkarmıyor; cinsel şeyler düşünmemeye çalışıyoruz.

Zevzek örneğim biçim olarak bir yeri gösterse de, gösterdiği yerde ben yokum: İzlediğim filmler var: Belleğimi kuran ve yeniden yıkan, başkalarının yaşanmışlıkları ve öfkeleri var. Batıyla kurulan bağın sorunlu izdüşümleri var. Aktarımın yaşamsal çarpıcılığından ziyade, kaybolmaya yüz tutmuş görüntüsü var. Kesik bacaklar, jiletle kazınmış bilekler, dövmeleri içinde sırıtan kaslı adamlar var. Dolayısıyla ne anlatırsanız anlatın; orada ben yokum! Bu yüzden mesele, Kurt Cobain’in uyuşturucudan ölmüş olması da değil, in-yer-face’i beğenip beğenmeme de değil. Yeninin alışılmış olmasıyla beraber dönüşecek alan da değil. Mesele tiyatronun sonsuz “batı” bağı da değil. Mesele, unutulanlarda. Hikayeler yok dedikçe, hikayelerde. Aşklar artık yaşanmıyor, dedikçe aşkta. İnsanlar birbirlerine güvenmiyor, dedikçe güvende. Mesele hala, araf!

Hatırlamak istiyoruz, yetmeyenin ne olduğunu? Soruyu herkesle beraber tekrar gündeme getirme niyetindeyim. Lütfen kuramsal donanımınızı bir tarafınıza sokun ve cevap verin, mesele ne?

Biz bu ülkede hala; çeşitli oyunları yazarken annem babam üzülür mü? diye telaşlanıyoruz, genç kadın oyuncular ailelerini kimi oyunlara davet etmekten utanıyor, birtakım tiyatro adamları kalelerinde; birilerinin hayatlarını belirliyor. Yapılanların hiçbiri, yapanlara yetmiyor. Sosyalist kimlikteki kimi ağabey ve ablalarımızın, yaşamlarında var olan açık yaraları biz görüyoruz; tabi biz o dönemleri yaşamadık! Birileri, bir yerlerden derledikleri dertlerle oyun yazıyor ve ulusal kekelemelerle demeçler veriyor. Sizin derdiniz hangi yarayı konuşturmak?

“Edepsiz Doksanlar”

Doksanlarda, genç yazarların kaleme aldığı oyunlar, hiç olmadığı kadar karamsar ve öfke doluydu. Oyunlar erkeklerle ilgiliyse; fanatizm, tecavüz, erkeklerin birbirine güvenmemesi -ama yine de kopmaması-, uyuşturucu, şiddet gibi sahneler seçiliyordu. İngiltere’deki birçok “eski kalem” anlatımlarını doğrudan değiştiriyor, kimi yazar ve eleştirmenlerse türe şiddetle karşı çıkıyordu. Ülkedeki birçok yönetmen -Stephan Daldry bunlardan biridir- oyunların risklerini alarak, birçok kuruluşun sponsorluğuyla oyunları sahneliyordu. Dolayısıyla eleştiri yazılarında kullanılan “suratına” tabiri doksanların tiyatrosunu -çok da tutmayan- “yeni gaddarlık”, “kentsel sıkıntı tiyatrosu” gibi diğer yakıştırmalardan çok daha doğru tanımlıyordu. Hakaret olarak görülen kimi sözcükler, yerini ırkçı söylemlere bıraktı.

Doksanların en ünlü şiddet eylemlerinden biri -Haziran 1993’te Royal Court’ta sahnelenen ve Harold Pinter’ın yönettiği David Mamet’in Oleanna’sının açılışı olmuştur. Oyunda, cinsel tacizden suçlanan profesör sonunda kendisini suçlayan kadın öğrenciye tokat atıp üzerine saldırdığında, seyirciler içindeki bazı erkekler tezahüratta bulundu. Oyun New York’ta sahnelendiğindeyse “Vur Kaltağa!” şeklinde bağrışmalar oldu. Örnekte, sorunların tartışılmasından ziyade, sorunların parçasına dönüşen seyircilerin tutumu anlatılır.

Aslında hikaye yeni değil, tiyatro işlevini; her yenide yerine getiriyor. Tarihsel olarak bir araştırma yapıldığında, yeni biçim ve içerikle tanışmış seyirci, Antik Yunan’dan bu yana, korkuyu ve şiddeti farklı biçimlerde anlama derdinde; bazen sansürle, bazen şiddetli karşı çıkışlarla. Sonundaysa türler ve akımlar benimseniyor, yerini başka kışkırtma yöntemlerine bırakıyor.

Üç Oyun: “Kainatın En Hızlı Saati”, “Kebap”, “Bazı Sesler”

“Bazı Sesler”, “Kainatın En Hızlı Saati” sıfırnoktaiki’den. “Kebap”sa a.w.b –istanbul’dan. Üç oyunda da benzer temalar ve sıkıntılar dile getiriliyor. Bazı Sesler, bağımlılıktan; Kainatın En Hızlı Saati, yaşlılıktan; Kebap’sa pornonun şiddetinden dem vuruyor. Yabancı yazarların metinlerinden aktarılan oyunlarda; Kainatın En Hızlı Saat’inde İkincikat’ın İstiklal’de bulunmasından ötürü, sahneye Yıldız Tilbe’nin şarkısının düşmesi, Kebap’taysa belinin açılması tedirginliğiyle sahnede bir takım erkeklerin bellerini kapama girişimleri görüldü. Kebap’ta erkek seyirciler sahnede soyunan kızı hayranlıkla izledi. Yine Kebap’ta seyirci selamına çıkmayan oyunculara -oyun için doğru bir dramaturji- bir amca öfkelenerek, genç oyunculardan birine; oyuncu hala pozdayken, yanaklarını sıktı, tebrik etti. Sanırım en İngiliz Bazı Sesler’di. Bense tüm aksaklıklara; oyuncuların nefes sorunlarına, kadın oyuncunun -Bazı Sesler’de de oynuyor, bazen iki rol arasında yeni ne bulmuş, diye sormadan geçemiyor insan, fakat başarılı- bir yerine gerçekten bir şey olacak korkularına rağmen, Kebap’ı sevdim. Reji oldukça başarılıydı. Kısacası, üç oyunu da, oyuncuları da tebrik ediyorum.

Şimdi, bu ülkede hala “yaşayan” gençler, bahsettiğimiz oyunlarda oynayan; Tutunmaya çalışan, aşık olmak için çaba harcayan, güvenmek isteyen, okuyan-araştıran, felsefe üzerine kafa yoran gençler.

Şimdi, bu ülkenin travmalarından sonra, kimse kimseyi şok edemez. Belki oyunlar Konya’da oynanırsa gerekli ilgi derlenebilir.

Şimdi, eğer artık bu tür oyunlar bir ihtiyaçsa, Türk oyun yazarlarına tekniği öğretme vakti geldi. Çünkü bu hikayeler kimseyi şok etmez!

Şimdi, sahneyi bir kenara bırakırsak, tekrar sokağa dönelim.

Şimdi, Kurt Cobain’in ölüm sebebi hala meçhul!

Şimdi, doksanlarda büyüyen çocuklar bir sorunun cevabını bekliyor; soruyu yol-yordam bilmeden soruyor, mesele ne?

Kaynakça:

Suratına Tiyatro: Britanya’da In-Yer-Face Tiyatrosu, Aleks Sierz, Mitos Boyut, 2009



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: