“Süper Mario Gibiyim, Kaç Canım Kaldı Bilmiyorum”

Mimesis-Söyleşi / Fehime Seven 17 yaşında genç bir yazar. 1994 doğumlu ve Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi 3. Sınıf öğrencisi. Yazmada olduğu kadar okulunda da başarılı bir öğrenci.  O henüz doğmadan önce ailesi Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1991 yılında göç ediyor. Gençliğimizden bildiğimiz Bulgaristan’da yaşanılanlar ve kaçış öyküleriyle dolu göçü Fehime’nin ailesi de yaşıyor. Bir göç hikâyesini anlattığı oyunu “Türkiye Kayası” henüz 16 yaşındayken İBB Şehir Tiyatroları’na kabul ediliyor ve oyunu repertuara kabul edilen Türkiye’nin en genç oyun yazarı oluyor. Fehime’nin ilk oyunu değil bu. Genç yazarı daha yakından tanımak için bu söyleşiyi gerçekleştirdik.

16 yaşında oyunu Şehir Tiyatrosuna kabul edilen Türkiye’nin en genç yazarı oldunuz, bu gerçekten takdir edilecek bir durum. Oyununuzu okudum, diyalogların akıcılığı ve kurgusuyla oyununuz gerçekten ilgi çekici, sahnede görmeyi isterdim oyununuzu. Yazma serüveninize nasıl başladınız?

Sabancı Anadolu Lisesi’ne girdiğimde, tiyatro kulübüne devam ettim. Tiyatroyla oyuncu olarak orada başladım. Daha sonra Galata Perform’dan Ceren Ercan ile tanıştım ve onun yazarlık atölyesine katılmaya başladım. Yeni Metin, Yeni Tiyatro projesinde Günaydın adında iki kişilik bir kısa oyun yazdım. O zaman 15 yaşındaydım. Daha sonra çalışmalara devam ettim. Bu kısa oyunum Şehir Tiyatroları’nda “Genç Günler”de oynandı.

“Türkiye Kayası” adlı oyununuzu yazma fikri nasıl doğdu, yazım süreciniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ağustos ayında gruptan bazı arkadaşlar ayrıldı, ÖSS gerçeği yüzünden. Kalanlar olarak neler yazacağımızı konuşmaya başladık. Bir sohbet esnasında Ceren Ercan Bulgaristan göçmeni olduğumu öğrendi. O dönemde Türkiye’de yaşanılanları Naim Süleymanoğlu’nun gelişini, toprağı öpüşünü, diziler çekildiğini, Aysel’in hikâyesini anlattı. Kısa bir süre sonra da bütün bunların unutulduğundan söz etti. Bunlar 20 yıl boyunca hatırlanmadı, geldiklerinde ne yaptılar sonra neler oldu bilinmiyor diye anlatınca ben bunu oyun yapmayı düşündüm. Yazmaya başladım ama tiyatro hakkında pek bilgim yoktu, oyun tekniği bilmiyordum. Sadece okul için bir şeyler yazmıştım şimdiye kadar ve üçüncü sınıftan beri içgüdüsel olarak günlük tutuyordum. Ailemin hikâyesini dinlemeye başladım. Kimi görsem aileden, tanıdıklardan onlarla konuşmaya başladım. Bir defter tutup dinlediklerimi yazdım, malzeme topladım. İlk başta bir dramatik yapı çıkarmadım sadece sahneler yazmaya başladım. Daha sonra Ceren ile oturup kurgusunu yaptık ve oyunu yazdım. Aslında oyun yazımı üç ayda bitti. Oyunu Ağustos’ta yazmaya başladım Kasım 23’de de okuma tiyatrosu yapıldı. Mayıs ayında oynamak için yazıyordum aslında ama Ceren, yetiştirirsem okuma tiyatrosuna benim adımın verileceğini söyledi. Ben de kabul ettim, o aralar da sınavlarım var gece gündüz çalışmaya başladım. Annemle babam göçmenler lokalinde çalışıyorlar, eve geç geliyorlar, ben onlar gelene kadar çalışıp onlar geldiğinde kızmasınlar diye uyuyor taklidi yapıyordum, onlar uyuyunca da kalkıp tekrar oyun yazmaya devam ediyordum.  23 Kasım’da oyunum okunduğunda Ayşenil Şamlıoğlu da oradaydı. Oyunun ardından bir söyleşi yapıldı ve söyleşide Ayşenil Şamlıoğlu oyunu repertuara alıp Gaziosmanpaşa Sahnesi’nin açılışında oynanmasını istediğini söyledi. Çok hızlı bir şekilde oyunu düzelttim ve böylece bitti “Türkiye Kayası”.

Bu süreçte ailenizden bir destek göremediniz anladığım kadarıyla…

Tiyatroda şu ana kadar ailemden bir destek göremedim ama onlara da hak veriyorum. Korkuyorlar şu anda.  İzlediklerinde aslında çok hoşlarına gitti, çünkü oyunda annem var babam var teyzem halam var, kendi hikâyeleri var, ağladılar, güldüler oyunu izlerken, hoşlarına gitti. Ama hobi olarak yapsın çok abartmasın diye düşünüyorlar. Belki oynuyorlar bana, başarılı olacağımı bilseler destekleyecekler, ama yoğunlaşmamdan korkuyorlar. “Öğretmen mi olsan, bir kadın için en iyi meslek öğretmenlik, üç ay tatilin var” diyorlar mesela. Ben kendi yolumda ilerliyorum tabi ama onlara çok çaktırmadan üzülmesinler diye.

Bu oyunla Heidelberg Stückemarkt festivaline davet edilen üç genç yazardan biri oldunuz Berkun Oya ve Ahmet Sami Özbudak ile birlikte. Oyununuz orada okunacak ve ödüllü bir yarışmaya da katılacak. Festivalle ilgili düşüncelerinizi, beklentilerinizi sorsak?

Festival 28 yıldır yapılıyor ve her yıl bir onur konuğu var. Bu yıl Türkiye onur konuğu. Üç Türk yazarın oyunu okunacak, Türkiye’den üç oyun da sahnelenmeye gidiyor aynı zamanda. Festival bir hafta kadar sürecek. Benim için oraya davet ediliyor olmam hatta oyunumun orda okunuyor olması bile çok büyük bir şey. 17 yaşındayım, cebimden beş kuruş harcamadan 10 gün Almanya’ya gideceğim, bu bile başlı başına çok güzel. Elbette bir de ödül var ama ben onu düşünmüyorum. Ben şimdi aylık akbilimi doldurabilmenin peşindeyim, ödülü kazanırsam eğer belki bir bilgisayar alırım, belki gelecek yıl kullanırım. Önemli değil, para ödülünü almasam da ben yazmaya devam edeceğim. Mesela Ahmet Sami Özbudak kaç yaşında ben kaç yaşındayım, benim oyunum da onlarla beraber okunacak. Avrupa pazarında oyunum okunacak, belki biri bunu oynamak isteyecek, bu beni çok heyecanlandırıyor. Ödül almayayım ama oyunum Avrupa’da oynansın, bu daha önemli benim için, inşallah olur. Ödül töreni de topuklu ayakkabı giyip alkışlanacağım bir gece benim için. Açıkçası çok heyecanlanıyorum tüm bunlara.

Böyle bir ilgiyi Türkiye’de görmediniz sanırım?

Hayır görmedim.

Umarım düşleriniz gerçekleşir. Çok genç bir yaşta böylesi bir ilgi gördünüz, peki siz kendinizi yazma ediminizin neresinde konumlandırıyorsunuz?

Ben çok başındayım daha, belki bir belki iki adım attım. Kendimi tanımakla ilgili hayatı anlamakla ilgili yol kat ettiğimi düşünüyorum. Tiyatronun buna çok faydası oldu. Yazmak güzelmiş, iyi geliyormuş insana, perdeleri açmayı sağlıyormuş. Ergenlik döneminde tiyatroyla tanışmam çok iyi oldu çünkü ergenlik çok “leş” bir dönem, lise zor, arkadaşlık zor, insanlar zor, bu psikolojiyle aile zor, sınav sistemi zor. Kaybolmak çok kolay bunların içinde ama yazarlık tam tersine kendimi bulmamı sağladı. Ama yazar olarak kendimi başlangıçta görüyorum. Bilmiyorum bu işin belli bir yolu çizgisi var mı, bir yere gelince level atlıyor musunuz? Süper Mario gibi mesela? Prensesi kurtarabilecek miyim bilmiyorum, kaç hakkım, kaç canım var bilmiyorum. Bazı şeylerde bir kaç canımın gittiğini hissediyorum ama kalanlarla yazarlığa devam edeceğim. Mesela biyoloji ödevim için kısa film çektim. Artık sadece dersler ve okul başarısı tatmin etmiyor. Ama sadece oyun izlemek, yazar olmakta tatmin etmeyecek. Okula gidiyorum sayısal öğrencisiyim ve bunlar da ilgimi çekiyor, biyoloji, fizik, kimya görüyorum ve bunlarla da ilgili bir şeyler yapmak istiyorum. Tiyatroyla birbirini beslediklerini düşünüyorum. Şimdi sayısal olarak gördüğüm dersleri değerlendirmeye çalışıyorum.

Üzerinde çalıştığınız başka oyunlar var mı?

Son birkaç ayda fizikle ilgili bir oyun yazmaya başladım. Fizik formüllerini bir oyun içine yedirmeye çalıştım, bu tek kişilik bir oyun. Ama benim dilim diyaloga daha yatkın, monolog yazmakta zorlanıyorum. Kısa film çekmek istiyorum bir yandan. Şu ara okulda sürekli batak oynuyoruz mesela. Batakla ilgili bir kısa film ya da kısa bir oyun yazmak istiyorum. Ceren Ercan’dan öğrendiğim şey “yaşadığın şeyi, gördüğün şeyi anlatabilirsin” oldu. Şu anda okul da var, tiyatro da var hayatımda ama batak da var. Batağın da tuhaf bir dili var doğrusu. Otobüsle ilgili bir kısa oyun yazdım ama henüz oynanmadı. Bir doğruya gelen dik çizginin adının neden “normal” olduğunu sorguluyorum, bunun üzerine bir oyun yazabilirim örneğin. Böyle şeyler ilgilendiriyor beni.

Bir yandan da oyunculuk yapıyorsunuz oyuncu olarak da kendinizi geliştiriyorsunuz diye biliyorum. Açabilir misiniz?

“Babile Bir Melek İniyor” oyununda Nebukadnezar’ı oynadım. Daha sonra Oyun Deposun’da, kendi yazdığım “Günaydın” oyununda Elif Ürse ile beraber oynadım. “Türkiye Kayası” okunduğunda karakterlerden birini okudum. Liseliler oyun yazıyor ekibinde “Balkon” oyununu birlikte yazıp, birlikte oynadık. “Her Of Bir Çığlık” oyununda oynadım. Bu oyun biletli oynandı ve ilk kez para kazandım oyun başı 15-20 lira. Bu çok hoştu, kazandığım ilk para oldu.

Türkiye tiyatrosunda sizi etkileyen yazarlar, oyunlar, tiyatro grupları oldu mu?

Özen Yula’nın oyunlarını çok seviyorum. Yeşim Özsoy Gülan ve Berkun Oya çok başarılı yazarlar. Sahnelenmiş oyunlardan Oyun Deposu’nun “Çirkin İnsan Yavrusu”nu çok beğendim. Çok oyun bilmiyorum aslında. Oyun seyrediyorum ama oyunlar üzerine düşünmek için çok vaktim olmuyor. Okul arkadaşlarımla oyunlar üzerinde konuşmaya çalışıyoruz fırsat buldukça.

Kendi yaş grubunuzun tiyatroya bakışını ve sizin oyunlarınıza ilgisini nasıl buluyorsunuz?

Arkadaşlarım oyununu izleyemedik neler oluyor, Almanya’ya gidecektin ne oldu diye sorup ilgileniyorlar. Bazı arkadaşlarıma oyunlarımı okumaları için veriyorum ama hiç bilmeyen kişilerin yorum yapmasını istemiyorum açıkçası. Arkadaşlarımın bir kısmı benim elimde oyun gördüğü zaman ilgileniyor mesela, onları okuyorlar. Pek onlarla beraber oyuna gitmiyoruz. Ama bazı aydın düşünceli arkadaşlarımla tiyatro üzerine de, hayat üzerine de konuşmalarımız oluyor elbette.  Herkes tiyatro güzel diyor ama kimse oyun okumuyor ama bu benim yaş grubuma özel değil, yetişkinler de oyun okumuyorlar. Tiyatroyla ilgilenilmiyor açıkçası ilgilenenler zaten Galata Perform gibi yerlerde buluşuyorlar, oradaki arkadaşlarımla konuşuyoruz tiyatroyla ilgili.  Aslında gençler sinema üzerine daha çok konuşup tartışıyor. Sinema daha çabuk tüketilebiliyor. Herkes kısa film çekmek istiyor örneğin ama kimse yazmıyor, yazmaktan korkup kaçıyorlar. Batak projemde ne kadar heveslendirsem de arkadaşlarım yazmadılar, belli ki ben kendi başıma yazacağım.

Oyunları olan bir yazarsınız, örgütlenme ihtiyacı hissediyor musunuz? Her hangi bir örgütten size çağrı geldi mi?

Hayır böyle bir çağrı gelmedi. Örgütlenme bir ihtiyaç. Sizinle aynı şeyi düşünen, hisseden insanların arasında olmak bir ihtiyaç aslında. Bu bir arkadaş grubuna dâhil olmak gibi bir şey. Ama ben tiyatroyla ilgili bir örgütlenme ihtiyacı hissetmiyorum. Zaten bir grup olarak Galata Perform’da bir aradayız, bu şimdilik yetiyor. İş yapıyor olmakla ilgileniyoruz. Olduğum yere bir değer koymak istiyorum artık.

Okulda başarılı bir öğrencisiniz ve matematik-fen okuyorsunuz, üniversitede nasıl bir eğitim almak istiyorsunuz?

Keşke uzay bilimleri ve yazarlığı beraber okuyabileceğim bir bölüm olsaydı. Ben hiçbir şeyi yarım yamalak yapmayı sevmiyorum, biraz ondan biraz bundan olsun istemiyorum. Uzay mühendisliği okuyacaksam NASA’da çalışmak istiyorum, MIT’te eğitime devam etmek istiyorum ki bir anlamı olsun. Çok zor bir iş MIT’te yüksel lisans yapmak, notlarınızın çok yüksek olması gerekiyor. Çoğu zaman kendimi boşlukta hissediyorum. Özellikle bu YGS şifre olayı benim umudumu çok kırdı.

Ne hissettiniz şifre olayı ortaya çıkınca?

Bizimle dalga geçiliyormuş gibi hissettim. Bir sürü insanın hayali ve emeği ile oynuyorsunuz. On binlerce kişiye bu sorular veriliyor.  Ben dershaneye gidiyorum, yazılı olacak diye sabah üçe kadar ders çalışıyorum, dershaneye para ödüyorum, psikolojiniz bozuluyor bunlar kolay şeyler değil. Birileri her koşulda sizin önünüze geçecekse ben ne için çalışıyorum o zaman? Birisi çalışmadan benim kazandığım bölüme girecekse o zaman üniversite sonrası benim çalıştığım yerde de olacak bu insanlar, o zaman ben ne için çalışıyorum? Güvenim zaten azdı bu ülkeye şimdi iyice kayboldu. Bu ülke bana ne verdi ki ben çalışıp bir şeyler vereyim o zaman? Bu ülkede kalmak istemiyorum. Yurtdışında bir şeyler yapmak doyuma ulaşmak istiyorum belki o zaman özlersem geri dönebilirim, bilmiyorum.

Tiyatroyla uğraşanlara neler söylemek istersin, yetişkin tiyatroculardan ve yetişkinlerden beklentilerin neler?

Tiyatro yapın, tiyatro yapalım demek istiyorum. Aslında insanlardan bir beklenti kurmamaya çalışıyorum şu aralar buna uğraşıyorum.  Gölge etmesinler başka ihsan istemem diyorum. Beni kısıtlamasınlar istiyorum. Okula gitmek istemediğimde gitmek istemiyorum. Evden çıkmak istediğimde çıkmak istiyorum. Güven duyabileceğim bir ortamda yaşamak istiyorum. Sürekli boşlukta neler olacak diye beklemek istemiyorum. Mükemmel bir devlet yapısı olmayabilir ama kısıtlanmak ve yargılanmak istemiyorum. Bundan çok korkuyorum. Yaptıklarımın altında başka bir şey aranmasını bundan suçlanmayı istemiyorum. Herkes bir doğru belirliyor ve diğerlerinin ona göre yaşamasını bekliyor. Biraz böyle bir kafa var bizim ülkemizde. Ben bundan korkuyorum ve bu ülkede pek kalmak istemiyorum.

Güven duyabileceğin bir ortamda yaşamak istiyorum dediniz, neyi kastettiniz?

Bu ülkede bir nükleer santral kurulması beni çok rahatsız ediyor. Buna karar verenlerin sorgulama mekanizması çalışmıyor gibi geliyor. Bu yargılama gibi görünebilir ama kimse benim yaşam haklarıma bu kadar saygısız olamaz. Bunu bu kadar hoyratça yapamazsınız, bu benim yaşam haklarıma tecavüz. Böyle bir istismar yok gibi görünebilir yüzeyde ama uzun vadeli düşünülünce bu bir istismardır. Bizim elimiz kolumuz buna karşı bağlı. YGS’ye karşı yapılan eylemler kimsenin umurunda değil örneğin aynı şekilde nükleer karşıtı tepkilerde önemsenmiyor. Bu güven kaybına yol açıyor.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Teşekkür ederim

Ben teşekkür ederim bu samimi söyleşiniz için.

Ceren Okur / MİMESİS