Hamburg’da Göçmen Tiyatrosu (5): Tiyatro Asmin

Mimesis-Söyleşi (Hamburg’da Amatör Göçmen Tiyatrosu dosyasının 5. söyleşisini yayınlıyoruz.) Yirmi yılı aşkın tarihçesiyle Hamburg’daki en eski ve en uzun soluklu tiyatro  İstasyon Tiyatro-İletişim ilk oyunu „Başbakan Deli mi?”yi sergiledikten hemen sonra ilk ayrılmalara sahne oldu. İstasyon Tiyatro-İletişim‘den ayrılan Ali Rıza Korkut, Cemalettin Zeyrek ve Nuhmettin Karagül Hamburg Meydan Sahnesi‘ni kurdular. Hamburg Meydan Sahnesi de kısa bir süre sonra bölündü ve Ali Rıza Korkut,  Cemalettin Zeyrek ile Zeliha Çelikkol Hamburg Küçük Sahne‘yi kurdular. Ali Rıza Korkut’un teşvikiyle Hamburg Küçük Sahne‘ye katılan Ferman Karayiğit ilerleyen yıllarda Mavi Sahne‘nin kurucuları arasında yer alacak, arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düştükten sonra da ayrılarak Tiyatro Asmin‘i kuracaktı. Mavi Sahne‘de ilk oyununu yazan Ferman Karayiğit, Tiyatro Asmin‘de biri dışında oynadığı bütün oyunları kendi yazmış ve yazmakta. Bu yönüyle de Hamburg’daki amatör göçmen tiyatrosuna ayrı bir renk katan Ferman Karayiğit’le tiyatro yaşamı üzerine sohbet ettik, Hamburg Meydan Sahnesi, Mavi Sahne ve Tiyatro Asmin üzerine bilgileri belgelemeye çalıştık.

Bize kendini kısaca tanıtır mısın Ferman, hangi yıl nerede doğdun, eğitimin, tiyatroya nasıl ne zaman ilgi duymaya başladın; seni daha yakından tanıyabilmemiz için bize kısaca özyaşam öykünü anlatır mısın?

Ferman Karayiğit: 1966 Adıyaman doğumluyum, ama Adıyaman’ı hiç bilmiyorum. İlkokulu Siverek Temel Eğitim Bölge yatılı İlkokulu’nda okudum. Daha çok Kürt çocuklarının okuduğu bir okuldu. Daha sonra Adana’ya taşındık. Darbe [1980] döneminden sonra ortaokulu Adana Cezaevi’nde, liseyi ise Antakya Cezaevi’nde bitirdim. Dışarı çıktıktan sonra İnsan Hakları Derneği, Adana İHD ile daha çok ilişkilerim oldu. Tiyatroyla ilk kez orada tanıştım. Daha sonra askerlik sorunundan dolayı 1989’da Almanya’ya, Hamburg’a geldim. Burada tiyatroya tesadüfen Kleine Bühne‘de, Küçük Sahne [Hamburg Küçük Sahne] olarak da biliniyordu, Ali Rıza Korkut isimli arkadaşın teşvikiyle başladım. Kleine Bühne’ye mesleğimden dolayı sahne kurulmasında yardım etmek için gitmiştim, sonra rol alıp sahneye çıktım. İlk oyunda küçük bir rol vardı, ikincide daha ciddi bir rolüm oldu. Haus 3 ve Haus 5’te oyunları oynuyorduk. Zeliha Çeliker, Cemalettin Zeyrek ve Ali Rıza Korkut 1993’te Tiyatro İstasyon‘dan ayrılarak kurmuşlardı Kleine Bühne‘yi. Türkçe ve Almanca oynuyorlardı ama Almanca’da pek başarılı değillerdi. Almanca oyun oynadıklarında da Türkler geldi, Almanlar gelmedi. Almanca oynayan diğer gruplarda da bunu gördüm; Theater Mensch‘te de Almanlar gelmedi, Türkiyeliler geldi. Hamburg’da ellinin üzerinde profesyonel Alman tiyatrosu var. Göçmenlerin eksik olan noktası kendi dillerinde tiyatro olmaması. Yapanları yanlış bulmuyorum, yapabilirler, ama Türkçeyi, Kürtçeyi kullanan binlerce insan var ve onların dillerinde de zorunlu, gerekli olduğunu düşündüğümüz için ısrar ettik kendi dilimizde oynamaya. Ama Almanca’yı da kullanıyoruz oyunlarımızda.

Küçük Sahne‘de kaç oyun oynandı?

Benden önce bir ya da iki oyun oynamışlardı, tam bilemiyorum. „Ocak” [1993; oyun: Turgut Özakman, yönetmen: Harun Yazıcı – bu oyun Hamburg Meydan Sahnesi‘nde oynandı] isimli bir oyunlarını seyretmiştim. Ben iki oyunda oynadım: „Acılar Şenliği” (1996), „Eine Welt ohne Visium” [Vizesiz bir dünya] (1999). Daha sonra, 1996’da Ali Rıza Korkut’un Türkiye’ye öğretmen olarak gitmesinden sonra tiyatronun çalışmaları biraz aksadı. Ali Rıza Türkiye’ye yerleşti ama altı ayda bir buraya gidip geliyordu ve bizim tiyatroya devam etmemize büyük destek verdi. Kostümleri, dekor malzemelerini bize verdi, bürokrasideki deneyimleriyle bize çok yardımcı oldu, yol gösterdi. Birikimini bizimle paylaştı. Ali Rıza’nın desteğiyle  ben ve İsmail Altınocağı birlikte 2000 yılında Mavi Sahne diye bir gurup kurduk. İsmail Altınocağı Mavi Sahne‘nin yönetmeniydi. İlk oyunumuz „Anaların Öfkesi” (2001) idi; oyunu ben yazmıştım. Türkiye cezaevlerindeki ölüm oruçlarında annelerin çığlığını sahneye taşıdık. Çocukları ölüm orucunda olan annelerin bir araya gelmelerini, çocuklarının ölmemesi için çabalamalarını anlattık. Bu oyun çok tutuldu ve bize cesaret verdi. Bu oyundaki başarıdan sonra ben ciddi ciddi yazmaya başladım. Küçük Sahne‘de tiyatroya başlamıştım, Mavi Sahne‘de tiyatroyu öğrendiğimi düşünüyorum. Beş yıl aralıksız devam ettik. İkinci oyunumuz Ergun Sav’ın yazdığı „Bir Başkası”yı (2002),  daha sonra Erdoğan Yılmaz’ın „Kadınlık Bizde Kalsın”ı (2003), Aziz Nesin’in „Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”ı (2004), daha sonra yine Erdoğan Yılmaz’ın „Temizlikçi Terörist” ile „Ishak’ın Hayali” (2005) isimli oyunları izledi.

Bu arada ben de „Töre” isimli bir oyun yazmıştım. Mavi Sahne benim kişisel tiyatrom değildi. Diğer arkadaşların da emeği vardı. Ben „Töre”yi her şart altında oynamak istiyordum. Ama arkadaşlarla aramızda görüş farklılıkları vardı, bazı arkadaşlar oynanmasını istemiyorlardı; ki bu onların doğal haklarıydı. Böylece ben Mavi Sahne‘den ayrıldım -ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra, 2006’da Mavi Sahne de bitti, dağıldılar; neden devam etmediklerini bilmiyorum.

Ben kendi tiyatromu, Asmin‘i kurdum [2005]. „Töre”yi sahneledim (2006). „Töre”den sonra aralıksız yazmaya devam ettim. İkinci yıl „Alamancı Muhtar”ı sahneledim (2007). „Alamancı Muhtar”ın diğer oyunlardan farklı yanı Almanca-Türkçe olması. Oyunda uzun yıllar Almanya’da yaşamış olan muhtarın Türkiye’de köye gelen turistlerle ilişkisini ele aldık. İyi tutuldu. Almanya turnesine çıktık. Gerçi „Töre” ile de turne yapmıştık. Köln, Essen, Duisburg, Bremen, Köln’e gitmiştik. „Alamancı Muhtar” da aynı şekilde, aynı yerlerde sahnelendi. Daha sonra „Yumuşak Koca” (2008) diye bir oyun yazdım. Bunda kadın-erkek ilişkilerini ele aldım. Çok kısa bir süre içinde tutulan bir oyundu. Hiç beklemiyordum. Çok ciddi oyunlarım vardı, onlardan çok umutluydum ama „Yumuşak Koca” hiç beklemediğim bir ilgi gördü. Herhalde herkes kendinden bir parça bulduğu için bayağı tutuldu o oyun.

Bir gün gazetede bir haber okumuştum; Malatya tarafında bir köyde bir inek bir okulun bahçesinde Atatürk heykelini kırıyor, gazetede olay oluyor. Böyle bir olayın basında bu kadar yer alması bana çok ilginç geldi. „Sosyal İnek” (2010) isimli oyunumu yazdım. Bu oyun kalabalık bir kadroya sahip olduğu için Hamburg’dan başka yerde oynayamadık. Bu oyundan sonra çok kalabalık oyunlar yapmamaya çalışıyorum. Son yazdığım „Entel Cabbar” oyununu da beş kişilik yazdım. Oyunun kadrosu tamamlanınca çalışmalara başlıyacağız. Bir de „Töre”yi yeniden sahnelemeyi düşünüyorum.

Bunların dışında arkadaşlarla küçük skeçler de hazırladık. Örneğin bunlardan bir tanesi Nurcan Keskin’in yazdığı „Kart Koca’nın Gülü” (2010). Bir de 2009 yılı Dünya Kadınlar Günü’nde „Eylemden Eğlenceye” isimli programda Yılmaz Erdoğan’ın „Kadınlık Bizde Kalsın” isimli oyununu sahneye koydum. Bu oyunda erkekler kadın, kadınlar da erkek rollerini oynadılar. İlginç geldi seyirciye.

Bunlar Tiyatro Asmin adınaydı. Bunların dışında yönetmen olarak değişik yerlerde oyunlar çıkardım. HAAK BİR kadın grubunu çalıştırdım. HAAK BIR Kadın Kolu adına „Karizmatik Kazma Kazım” ve „Cüppesiz Tahir Efendi” oyunlarını sahneledim.  Ayrıca Şimdiki adı Enternasyonal Kadın Gurubu olan eski Türkisches Frauen Frühstück için Türkçe-Almanca „Sevginin Fendi Muskayı Yendi” isimli oyunu hazırladım.

Çalışmalarınızı nerede yapıyorsunuz? Oyunlarınızı nerelerde sergiliyorsunuz?

Wedel Aktif’te bir yerimiz var, belediyenin bize verdiği bir yer. Yıllardır oradayız. Provalarımızı orada yapıyoruz. Ayrıca St. Georg’da Kulturladen var, ihtiyacımız olursa orayı da kullanabiliyoruz. Kulturladen’in Lange Reihe’de olduğu zamanlarda orayı devamlı kullanıyorduk, ama sonra Wedel Aktif’e geçtik.

Oyunlarımızı Hamburg’un değişik yerlerinde sahneliyoruz. Örneğin, Wilhelmsburg Bürger Haus’ta, Altona’da Haus 3’te, Ohlsdorf, Alter Teichweg, Mümmelmansberg’de okullarda. [1]

Tiyatronun önemli bir parçasını da tiyatroya seyretmeye gelen seyirciler oluşturur;  seyircinizi nasıl görüyorsun, nasıl değerlendiriyorsun?

Benim sanatsal açıdan çok önem verdiğim oyunlar, mesela Bilgesu Erenus’un „Acılar Şenliği”, çok seyirci toplayamadı. Oyun insanın iç dünyasını, vicdanını sorgulayan bir oyun. Şimdiye kadar en az seyirciyi ben orada gördüm, şok oldum. Diger yandan „Yumuşak Koca” çok sevildi. „Yumuşak Koca”yı ben Cezmi Ersöz’ün yaptığı bir ropörtajı okuduktan sonra yazmıştım. Ropörtaj, 68 kuşağından tanınmış, saygın, feminist hareket içinde yer alan sosyalist bir akademisyen bayanla yapılmıştı. Bu bayan ropörtajın bir yerinde şöyle bir cümle kullanıyordu: „Entellektüel kadınların bile maçolara gizli bir hayranlığı var.” Bir feminist bayanın bunu söylenmesi benim ilgimi çekmişti. Bu sözden yola çıkarak entellektüel bir koca tipi yarattım, bir de maçolara gizli hayranlığı olan, entellektüel erkeğin paylaşımcı yanından sıkılan bir entellektüel kadın tipi yarattım. Çok zorlanmadan, kısa bir sürede, basit bir şekilde yazdığım bir oyundu ve çok seyirci topladı. Çok seyirci topladı ama bu oyun benim kaliteli bir oyunumdu diyemem, maalesef iyi oyunlara çok az insan geliyor.

Bu durum sadece benim oynadığım oyunlar için değil, diğer tiyatrolar için de böyle. Türkiye seyircisi genel anlamda bana göre ciddi olarak sorgulayan bir seyirci değil. Tiyatro kültürüne açık, tiyatro kültürünün gelişmiş olduğu bir seyirci değil. Belki ciddi anlamda sorgulayanlar da vardır elbette, ama genel olarak baktığımızda bir şeyi sorgulamak istemez. Kendisini sorgulayan, düşündürten şeyler yoruyor seyirciyi. Gülmek istiyor, kahkaha atmak istiyor, gidiyor. Ama ciddi oyunlarda konuşmazlar; „iyidir, iyidir” derler, bu onların oyundan hoşlanmadıklarını, sorgulamak istemediklerini gösterir. Türkiye seyircisinin böyle bir durumu var. Yani asıl üzerinde konuşulması, tartışılması gereken oyunu görmek, karışmak istemez. Ama ciddi konularla ilgilenen az sayıda bir seyirci kesimi de var elbette.

Bu durum onyedi yıllık tiyatro yaşamın boyunca hep mi böyleydi, yoksa seyircide bir değişim oldu mu?

Değişim var tabii. Bana onyedi sene önce, tiyatroya ilk başladığımda seyirci kitleni tarif eder misin diye sorsalardı, ben daha çok dünyayı değiştirmek için yola çıkan insanları anlatırdım, parmakla gösterirdim. Çünkü onlar dünyayı değiştirecek ve güzelleştirecek olanlar diye düşünüyordum, bunun için de onları gösterirdim. Ama süreç içerisinde böyle olmadığını gördüm. Gerçekten böyle değil. Ama sanata sahip çıkma noktasında kimin ilgi duyacağını da bilemiyorsun. Örneğin „Töre” oyunu. Ben „Töre” oyununu yazarken korkusuzca herkese dokundum. Töre cinayetlerinin işlenmesinde, Kürt topraklarında halkın yoksullaşmasında devletin elbetteki payı var. Çünkü devlet babadır. Yönetendir. Ama aynı zamanda Kürt hareketini de suçladık biz oyunumuzda. Kürt hareketinin yanı sıra Hizbullah’ı da suçladık, bölgede güç olan herkese dokunduk. Bunu yaptık. Çok da ters tepki gelmedi aslında; „Bize haksızlık yaptın, bizi de devletle aynı kefeye koydun” diyenler de oldu, ama olumlu bakanlar da oldu.

Bu güzel söyleşi için sana çok teşekkür ediyorum Ferman. Bitirmeden önce bizlere son söz olarak sen neler söylemek istersin?

Tiyatro insanı tepeden tırnağa değiştiriyor aslında; ruhen, bedenen, abartısız bir şekilde değiştiriyor. İnsanın dünyaya, sanata, kendine bakış açısını, çevresine, doğaya bakış açısını, bir bütün olarak insanı değiştiriyor. Birincisi, üslubunda değişim oluyor. Yirmi yıl bir dünya görüyorsun, o dünya tamamen değişiyor. Daha hassas, daha dikkatli, daha sorgulayıcı oluyorsun. Çevrendeki herşeyi daha dikkatli bir şekilde incelemeye başlıyorsun. Kullandığın üsluba yansıyor. Kendine güvenin artıyor. Doğallaşıyorsun. Bütün sahteliklerden, bütün uyduruk şeylerden arınmış bir insan tipi ortaya çıkıyor. Ben buna inanıyorum. En güzeli de insanın kendine güveni artıyor.

M.Kemal Adatepe

Hamburg – 28 Nisan/30 Mayıs 2011

www.mkadatepe.com


[1] St. Georg, Wilhelmsburg, Altona, Ohlsdorf, Alter Teichweg, Mümmelmannsberg Hamburg’un semtleri, Wedel de Hamburg’a yakın bir kasabanın ismidir. Kulturladen St. Georg’da sosyal-kültürel kurumdur.

Yorum


işlemi tamamlayınız: