Tiyatroyla Var Olacağız Gibi

Özgür Işık

Arap Baharı olarak Ortadoğu’yu etkisi altına aldıktan sonra, kısa bir süre içerisinde İspanya, Yunanistan gibi Avrupa ülkelerine de yayılan isyanların en çok üzerinde durulan noktalarından biri sokakları dolduran heterojen kalabalık. Kendilerini ‘öfkeliler’ olarak tanımlayan bu kitleler, genç, yaşlı, örgütlü, örgütsüz, öğrenci, emekçi ayrımı olmaksızın en temel insan hakları çerçevesinde taleplerini doğrudan dile getiriyor. İlk bakışta anlaması güç olan bu birliktelikte şimdiye kadar göreceli olarak korunaklı olduğu söylenen öğrencilerin konumlarının muğlaklaşmaya –kimilerine göre ‘proleterleşmeye’ – başladığı üzerinde özellikle durulan bir nokta [1,2]. Bu çerçevede öğrencilerin ve akademinin yaşadığı itibar kaybı üzerinden üniversite ve mezuniyet sonrası tiyatro faaliyetinin durduğu yeri tartışmaya çalışacağım.

Öğrenciliğin aşınan konumu

Özellikle yüzyılın ortasındaki sosyal devlet politikalarıyla beraber üniversite diploması olan, beyaz yakalı kesim refah seviyesini yükseltmiş, iş güvencesi ve yaşam kaygısı gibi konularda ayrıcalıklı bir konum sahibi olmuştur. Bununla beraber tüm dünyada sosyal devletin çöküşüyle beraber uygulamaya geçen neoliberal politikaların etkileri yavaş yavaş bu kesimin üzerinde de etkisini göstermeye başladı. Gecikmeli olarak Amerika ve Avrupa’yı takip eden ülkemizde de bu politikaların etkilerini yaşıyoruz.

Mezuniyet sonrasında kapı kapı iş arayanlar, ‘esnek’ çalışma koşullarına razı olmak zorunda kalanlar, son çare KPSS’ye hazırlananlar, başvurduğu pozisyon için ‘fazla iyi’ bulunanlar… Bu gibi anlatıları gitgide daha fazla duymaya başladık son dönemde. İTÜ, Boğaziçi, İstanbul Üniversitesi gibi ‘prestijli’ sayılan üniversitelerin mezunlarını bile mezuniyet sonrası dönemde ciddi bir belirsizliğin beklediğini görüyoruz.

Türkiye’de özellikle son dönemde hissedilmeye başlanan beyaz yakalı işsizliğine dair, yeni çıkan ve üniversite mezunu işsizlerle yapılan söyleşilerden oluşmuş bir derleme ‘Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliğine Bir Bakış’ [3]. Kitapta yer alan çeşitli kamuoyu araştırmaları beyaz yakalı işsizliğinin son dönemde rakamlarla çarpıcı bir biçimde arttığını gösteriyor [4]. Görüşmecilerle yapılan mülakatlarda ise işsizliğin, hayatın bir döneminde karşılaşılan bir sorun olmaktan çıkıp, hayat boyu hissedilen bir ‘güvencesizlik’ halini aldığı, beyaz yakalı birçok mezunun geçici, sigortasız ve esnek koşullarda çalışmak zorunda olduğu ortaya konuyor.

Üniversitelerde bilginin yozlaşması

Beyaz yakalı olarak tabir edilen üniversite mezunu kesimin iş bulma, hayat güvencesi sağlama gibi noktalarda yaşadıkları sıkıntıların yanında, neoliberal politikaların bilgiyi üreten üniversiteleri de vurduğunu görüyoruz. Bologna süreci olarak adlandırılan ve eğitimde ‘standardizasyonu’ hedeflediği belirtilen program çerçevesinde üniversitelerin mezuniyet sonrası piyasaya yönelik bir müfredat çerçevesinde dönüşümü hedefleniyor. Bu çerçevede ‘girişimcilik’ gibi derslerin gösterildiği, kariyerizmin teşvik edildiği bir program dahilinde öğrenciler, ileride karşılaşacakları piyasanın çetin koşullarına ‘hazırlanıyor’ [5]. Ayrıca işsizlik sistemin bir sonucu olmaktan çıkartılıp bireyin kendi eksikliği olarak yorumlanıyor ve bu çerçevede ‘yaşam boyu eğitim’ sloganı benimseniyor.

Bilginin yozlaştığı bu dönemde bireylerin çalışma hayatı ve ‘iş sahibi olmak’ kavramlarını algılayışları da incelenen bir konu. Yaşanan işsizlik ve krizlerde karşımıza çıkan tabloda işsizliğin birey üzerindeki tahrip edici taraflarına tanık oluyoruz ne yazık ki. ‘Boşuna mı Okuduk’ ta yapılan mülakatlarda işsizliğin birçok birey tarafından, kendine yönelik şiddeti de barındıran bir tonda ‘işe yaramazlık’ olarak algılandığı ve tarif edildiği ortaya konuluyor [6]. Üniversiteye girerken yaratılan tozpembe atmosfer, mezuniyet sonrası oluşan beklentiler ve bireyin bu beklentilere karşılık bulamamasıyla beraber birçok kişi hayal kırıklığı yaşıyor. Ancak kişilerin meslekleriyle kurdukları özdeşleşme ile beraber işsizlik süresince kendilerini tanımlayabilecekleri bir alanın kalmaması bu hayal kırıklığında başat etken.

Alternatif bir okul olarak tiyatro

Eğitim sisteminin giderek kapitalist bir zihniyette işlevselleştirilmesi, bilginin sermaye yarattığı ölçüde değerli hale gelmesine karşı eleştirel bir tavır alınmadığı takdirde yukarıda bahsedilen özdeşleşmenin bireye zarar vermesi kaçınılmaz. Peki işsizliği piyasanın kendi çelişkilerinin yarattığı bir sonuç olarak düşünürken, ‘yaşam boyu eğitimi’ ise iş sahibi olmanın bir fonksiyonu olmaktan çıkarabilecek bir tahayyül mümkün değil midir? Bir taraftan mezuniyet sonrası bir belirsizliğin içine çekilen bir yandan da her türlü esnek çalışma koşuluna uyum sağlama yeteneğine sahip olması beklenen birey için günümüz koşullarında üniversite tiyatrosu nerede duruyor?

Tiyatroyu kendini ve toplumu tanımak için bir araştırma laboratuarı olarak gören, profesyonel anlamda bir destek almadan kendi yağında kavrulan amatör ruh, günümüzde kapitalist düzenin terimleriyle açıklanamıyor. Tiyatro, bireyin aydınlamasını gerçekleştirebileceği bir okul olarak ele alındığı takdirde iş sahibi olmak = hayatın anlamı eşitliğinde çatlak yaratan bir faaliyet. Bu anlamda tiyatroda yapılan bu üretim günümüzdeki ana akım anlamıyla ‘iş sahibi olma’ mantığına da bir alternatif oluşturuyor.

Bilginin para kazandırdığı kadar değerli olduğu bu dönemde tiyatro, egemen eğitim sistemine alternatif yaratarak bireylere kimliklerini özgürce inşa edebilecekleri bir alan sağlıyor. Kendi içerisinde -piyasanın ona biçtiği değerden bağımsız şekilde- değeri olan bir sermaye üreten bu bireyler piyasanın kendilerini savurduğu yönde değil, araştırarak, okuyarak, paylaşarak derinleştikleri bir yönde kimliklerini inşa ediyor. Bu sayede mezuniyet sonrası ister tiyatroyu profesyonel olarak yapmayı tercih etsin, ister kendi mesleğiyle beraber yürütsün, birey kendisine alternatif bir alan açılabiliyor. Tiyatroyu hayatlarında böyle bir noktaya koyan bireyler için, kendi mesleklerini severek yapsalar ya da bir şekilde yaşama şartlarını sağlamak için çalışmak zorunda olsalar dahi işsizlik sırasında yaşanan tahribatın ise daha zayıf olduğunu gözlemlerim üzerinden söyleyebilirim.

Mezuniyet sonrası tiyatro

Bu bağlamda son dönemde ortaya atılan ve kapitalizmin çelişkisini ortaya koyan şekliyle ‘mutlu işsizlik’ terimi ile tanımlanabilir tiyatro aktivizmi. Bununla beraber üniversite sonrası tiyatro faaliyetini devam ettirmek isteyen kişiler için bu bir mahkumiyete dönüşmediği sürece tiyatro sürdürülebilir bir faaliyet olacaktır. Tiyatroyu sürdürme yönündeki istek, hayata güvenceli bir şekilde bakabilmeyle paralel gitmek durumundadır.

Bu noktada mezuniyet sonrası tiyatronun profesyonel ve yarı-profesyonel şekilde nasıl devam ettirilebileceğine dair başarılı örnekler bulunduğunu ve bu konudaki tartışmaların sürdüğünü hatırlatmakta fayda var. Bir yandan da gerek kendilerine böyle bir imkan sağlayabilecek bir yapının içinde bulunmayan, gerekse profesyonel olarak tiyatro yapmayı tercih etmeyen azımsanmayacak sayıda tiyatrocu da bir yandan teatral faaliyetini sürdürebilecekleri işleri tercih etmektedir. Bu konuda mezuniyet sonrasında tiyatro yapmaya çalışan kişilerin geliştirdikleri stratejiler, tiyatroyu ve çalışmayı hayatlarındaki konumlayışları ise başlı başına bir araştırma konusu.

Son olarak, öğrenciliğin ve üniversitelerin konumlarındaki bu değişimler yaşanırken üniversite tiyatrolarının bu değişimleri gündemine alması gerektiğini düşünüyorum. Üniversite tiyatrolarında yaşanan aktivizm, kadrolaşma, katılımcılık ve örgütlenme gibi konular öğrenciliğin yaşadığı dönüşüm çerçevesinde tekrardan ele alınabilir.

 

[1] Foti Benlisoy’un son dönemde yaşanan isyanlar üzerinden öğrencilerin konumunu değerlendirdiği yazısı için: http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/445-atinadan-tunusa-oerenci-genclik-muhalefetinin-deien-karakteri-foti-benlisoy

[2] Tunus’taki olayların ateşleyicisi olan Muhammed Bouazizi’ye atıfta bulunarak orta sınıfı ‘yeni proleterler’ olarak tanımlayan Asef Bayat’la yapılan röportaj: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=39067

[3] ‘Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliğine Bir Bakış’ , Aksu Bora, Tanıl Bora, Necmi Erdoğan, İlknur Üstün, İletişim Yayınları, 2011

[4] Kitapta yer alan bazı rakamlar şöyle: Amerika’da beyaz yakalı işsizlerle mavi yakalı işsizler arasındaki oran 70’lerin sonunda bir bölü üçken, 90’ların sonunda bu rakam yarı yarıya. Türkiye’de ise 2010’da yapılan araştırmaya göre işsizlerin yüzde 25’i üniversite mezunu.

[5] YÖK ve KOSGEB arasında Şubat ayında imzalanan protokolde yer alan bazı hedefler şöyle: http://kosgeb.gov.tr/Pages/UI/Haberler.aspx?ref=230

https://basin.yok.gov.tr/?page=duyurular&v=read&i=233

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=39067

[6] Bu konuda kitapta yer alan iki makaledeki tespitler çarpıcı. Necmi Erdoğan’ın ‘Sancılı dil, hadım edilen kendilik ve aşınan karakter’ isimli makalesinde işsizlikten muzdarip bireylerin anlatıları üzerinden bunu nasıl kendilerinin bir suçuymuş gibi algıladıkları ve ifade ettikleri analiz ediliyor. Aksu Bora’nın ‘Çalışmakla Var Olacağım Gibi’ isimli makalesinde ise çalışmamanın yarattığı varoluşsal problemler ortaya konuyor.

Yorum


işlemi tamamlayınız: