Bir Kitap: Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi-1

İlker Yasin Keskin

Her tiyatrocunun bir yapıt üretebilmesi için öncelikle elinde çarpıcı bir öykü olmalıdır. İkinci olarak da bu öyküyü nasıl yorumlayabileceğine dair toplumsal analize ihtiyaç duyar. İlki hikaye yazma sürecini kapsar; ikincisi ise ilkiyle bağlantılı olarak yorumun inşa sürecinde çağını anlayabilme kabiliyetini… Bu anlamda toplum bilim her zaman tiyatronun ayrılmaz bir parçasıdır. Teatral analiz toplum bilimin ışığında yolunu bulmaya çalışır. Dolayısıyla tiyatro yazarlarını, (eserin yorumuna şekil verenler olması ölçüsünde) yönetmenleri ve oyuncuları, yaşadıkları çağların aynı zamanda birer toplum bilimcileri olarak görmek mümkündür. Bu anlamda, klasikleşmiş ve büyüklüğü yadsınmaz tiyatro yazarlarını günümüze ulaştırabilen şeyin, sadece edebi kabiliyetleri değil aynı zamanda çağlarının büyük toplum bilimcileri olmalarından kaynaklandığını söylemek de güç değildir. Aradan asırlar geçse de onları hala sahnelerimize taşıyan özellik, insana ve topluma dair değerlendirmelerinin derinliği ve sağlamlığından kaynaklanır.

Shakespeare’i ve Fırtına‘sını düşünün… Montaigne olmasaydı emin olun ki Caliban’ı, Ariyel’i, Prospero’yu şu anki derinliğinde ve çelişkileriyle yaratamayacaktı. Ya da Machivalli okumayan bir Shakespeare’in taht kavgalarının, kısır iktidar döngülerinin bireyde ve toplumda yarattığı tahribatı işleyebilmesi mümkün olabilir miydi? Yeni burjuva değerlerin doğuşunu ve feodalizmin çöküşünü kavrayamayan bir Shakespeare, Shakespeare olur muydu? “Tiyatronun kabul edilebilir bir şekilde sunulan derslerle, insanların kusurlarını yüzlerine vurmak için ustalıklı bir yol arayan şiir formundan daha fazla veya daha az bir şey olmadığını” söyleyen Moliere’in hukuk eğitimi almadığını ve filozof Gassendi’den dersler almadığını Descartes okumadığını düşünün. Böyle bir Moliere’in, özentilik, paraya taparlık, narsizm gibi burjuva hastalıklarını sahnesinde gülme ve alayla cezalandırması da mümkün olmayacaktı…

Tiyatrocuların, yaratıcılıklarını bir bağlama oturtan; önlerini görebilmelerini sağlayan analiz araçlarına ihtiyaç duyduklarını herkesin saygıyla andığı iki büyük yazar üzerinden böylece hatırlatmış ve vurgulamış olduk. Dolayısıyla dram sanatı ile uğraşanların buluşma noktası haline gelen; bilgi alış verişini ve düzeyli tartışma ortamlarını sağlaması bağlamında bu sitede yazanların, günümüzü değerlendirebilmeyi sağlayan araçlara dair öneriler ve değerlendirmeler yapması da pek normal olacaktır.

Şimdi bu uzun girizgahtan sonra gelelim asıl meseleye: Shakespeare’e tapan, Moliere’i sevgiyle anan tiyatro camiamızın büyük çoğunluğunun günümüz Türkiye’sine dair söylemlerini hatırlayarak işe başlayalım. Malumdur, özellikle tiyatro hakkında yazıp çizen veyahut söylem üreten bu kesimin dilinde pelesenk olmuş günümüz Türkiye’sini açıklama iddiasına sahip bazı söylemler var: Takiye ve gericilik… Bu ve buna benzer söylemlerin pek çok çelişkinin ve karmaşıklığın üstünü örttüğü, meseleleri dar kalıplar içerisinde değerlendirmeye neden olduğu rahatlıkla savunulabilir. Bu analiz körlüğüne çare olacak bir kitap önermek ve bu kitap hakkında bir kaç kelama girişmek de işte bu yazının konusunu oluşturuyor.

Gündelik yaşamın içerisinden diyaloglara yer vermesi itibariyle okunması gayet zevkli, ilginç anekdotlardan oluşan, dili sade, kuru bir doktora çalışmasının sınırlarını zorlayan bir kitap. Günümüz Türkiye’sini anlatma derdinde olan her tiyatrocunun, güncel toplumsal analizlerini geliştirme yönünde bir adım niteliği taşıyacak Cihan Tuğal’a ait “Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” adlı doktora çalışmasını okumayı tavsiye ediyorum.

Kitap, mütedeyyin insanlara dair kaba, indirgeyici, içeride var olan çelişkileri ve karmaşıklığı takiye ve gericilik söylemleri ile düzleştirerek görmezden gelen “güya” muhalefet söylemlerinden kurtulmak konusunda derde deva bir alan çalışması niteliğinde.

Şöyle ki, Cihan Tuğal 90’larda İslamcıların bir nevi kalesi haline gelen Sultanbeyli’de 2000’lerin başında bir alan çalışması yapıyor. Daha sonrasında AKP’nin kuruluşu ve toplumsal hayatın ciddi dönüşüme uğradığı Sultanbeyli’ye tekrar gidiyor ve 2006’da bir kez daha alan çalışması yapıyor. Kamusal alanın ve insanların nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, kimi zaman anekdotlar eşliğinde ve kimi zamansa insanların hayata bakışlarını gündelik konuşmalarıyla sunuyor.

Mekanın ve insanın değişimini gündelik yaşamın ayrıntıları içerisinden veren böyle bir çalışmadan bir tiyatrocunun etkilenmemesi haliyle pek mümkün olmuyor. Zaten, araştırma yaptığı bölgede pek çok insanla “muhabbet kurmuş” bir toplum bilimcinin yıllar sonra tekrar aynı yerde araştırma yaparak değişime tanık olma durumu başlı başına dramatik bir hareket noktası kuruyor.

Kitap sayesinde günümüzde yaşanan ciddi siyasal ve sivil dönüşümün nedenlerini ve nasıllarına dair kafa yoruyor; bu dönüşüm sürecinde İslami çevrelerin çelişkilerine ve çatışmalarına tanık oluyorsunuz. Çelişki ve çatışmanın olduğu yerde ise dram sanatının kıvılcımı çakılmış oluyor. Herhalde bu kitabı bir tiyatrocunun kaynak kitapları arasına alması için bunlar yeterli bir sebepler…

Kestirmeden söyleyelim kitabın temel tezi şunun üzerine kurulu: AKP’yi ve öncü olduğu toplumsal dönüşümü gerçek İslamcı gündemi gizleyen bir vitrin olarak görmenin sığlığını ortaya koyması ve bu dönüşümün İslami ve muhafazakar kesimin sisteme entegre olması üzerinden okunması gerektiğini ispat etmesi… Yazar, dönüşümün devlete karşı gelişmediğini, bilakis devletin İslamcılara saldırıları ile bağlantı (hatta bazen işbirliği) içinde oluştuğunu savunuyor.

Yazar şu sorunun yanlış bir soru olduğunu söylüyor: Türk İslamcıları gerçek emellerini gizliyorlar mı, yoksa gerçekten değişip sıradan muhafazakarlar haline mi geldiler?

Yazar yukarıdaki sorunun içerisinde yer alan ikiliğin, siyasal ve toplumsal dönüşümü anlamanın önünde engel teşkil ettiğini belirtiyor. Ki bu görüşe katılmamak mümkün değil. Saha çalışmasında Sultanbeyli’nin seçilmesinin nedenini ise İslamcılığın bir dönem kalesi olan bu yerin 2000’lerdeki toplumsal dönüşümle birlikte İslamcılığın sisteme soğurulması ile bu vasfını kaybetmesi olgusundan kaynaklandığını belirtiyor.

Kitabın içeriğine daha derinlemesine değinmeyi ve Sultanbeyli’de kamusal hayatın dönüşüm hikayesini anlatmayı ise bir sonraki yazıya bırakalım…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: