Sanat, Sanatçı ve Sponsorlar Eleştirisi

(Adil Okay’ın sanat ve sponsorluk ilişkisi üzerine kaleme aldığı Haber Fabrikası’nda yer alan yazısını yayınlıyoruz.)

En İyi Patron İflas Etmiş Patrondur ya da Sanat – Sanatçı ve Sponsorlar

“Zalimin parasını alan, O’nun kılıcını çalar.”

Konuya, Filistin kamplarında tanıştığım, 68 kuşağından sendikacı Kazım Kırteke’nin sözüyle giriş yapmak istiyorum: “En iyi patron, ölü patrondur.” 15 yıl sürgün yaşantısından sonra Türkiye’ye dönerken elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz Kırteke’nin yukarıdaki sözünü; “En iyi patron, iflas etmiş  –mülksüzleştirilmiş –  patrondur” olarak da yorumlayabiliriz. Son nefesine kadar ilkeli bir sosyalist olarak yaşayan kadim dostum Kazım, büyük olasılıkla Proudhon’un Mülkiyet hırsızlıktır”, Jean Léon Jaurès’in “Zenginlik suçtur”saptamalarına mizahla gönderme yapıyordu.

Elbette burada ‘mülkiyet – zenginlik’ derken, üretim araçları üzerindeki haksız özel mülkiyetten söz ediyoruz. Suların, ormanların, fabrikaların, madenlerin özel mülkiyet haline getirilmesinden. Bir diğer deyişle doğanın ve insanlığın ortak üretiminin, çoğunluktan (ç)alınarak, azınlığın hizmetine sunulmasından. İşte kapitalizm bu anlamda, bitmek –doymak- dur durak bilmeyen, denizi, dağları, ormanları ve insanları -tabi sanatı ve sanatçıyı da- kirleten bir suç makinesidir. Kapitalist üretim biçimi, insanı kendine ve ürettiğine yabancılaştırır. Hindistan’da günde bir dolara Nike fabrikasında çalışan çocuk da, jaguar fabrikasında çalışan işçi de ürettiğine yabancıdır. Nike’ın ve jaguar’ın patronları gibi, işçilerini erken ölüme mahkum eden kum taşlama sektörünün, denizleri ve akarsuları kirleten HES’lerin, kanser üreten nükleer santralllerin, GDO’lu ürünlerin, siyanürle altın arayıp kârlarına kâr katan Koza gibi firmaların, milyonlarca ton zehirli atığını denize boca eden Kromsan’ın, 1970′de Güney Afrika’da ırkçı rejimin hapse attığı siyah mahkumları ayda 7.5 dolara çalıştıran, II. Dünya savaşında Hitler’i destekleyen, sendikacı öldürten Coca Cola’nın, Honda, BMW, Mercedes gibi otomobil sektörünün patronları da Jaurès’in belirttiği gibi suçludur, Proudhon’un altını çizdiği gibi hırsızdır. Tabi bu arada yukarıda saydığım ‘suçlu – hırsız patronların’ işbirlikçilerini de aklamamak gerekir. Örneğin 2004 İstanbul NATO Zirvesine (yani bir savaş örgütüne) sponsor olan TOBB Eczacıbaşı, Aksa, Vakıfbank, Ülker, İş Bankası, Türkcell, Sanko, Petrol Ofisi, Vestel, MNG, Sabancı Müzesi, NUROL, Enterkon, Doğan Yayıncılık da en az onlar kadar suçludur. Bu patronların ellerinde, pazar-paylaşım için çıkartılan savaşlarda öldürülen, yerlerinden yurtlarından göç ettirilen insanların kanı vardır. Küresel sermaye sözcülerinin, ‘Küreselleşme iyidir’ safsatalarının arkasında, küresel suç ortaklığı yatmaktadır. Artık dünyanın tüm büyük patronları aynı örgüt içinde yer almakta, aynı suç makinesini elbirliği ile çalıştırmaktadır. (Örneğin 22 Kasım 2010’da, Russell Mahkemesi’nin İkinci Oturumunda, dünyanın farklı ülkelerinden uzmanlardan oluşan bir jüri, uluslararası hukuk ihlallerinde şirketlerin suç ortaklığını gösteren delillerin ikna edici olduğuna karar vermiştir.[ii])

Doğayı ve insanı kirleten patronlardan Sponsorluk adı altında  kim destek alıyor

İşte zurnanın zırt dediği yer de tam burasıdır. Bu suç makinesinin aktörleri bir yandan kendilerini aklamak, halka şirin görünmek diğer yandan sistemin devamlılığına katkıda bulunmak amacıyla dönem dönem sosyal faaliyetlere, sanatsal etkinliklere de sponsor olmaktadırlar. Peki, bu gerçekleri bilen bir sol grubun (veya solcu olduğunu iddia eden sanatçıların) yapacağı etkinlik için bu vahşi kapitalistlerin kapılarını çalması, reklam karşılığı yardım istemesi nasıl açıklanabilir. Bu solun tabiatıyla çelişmez mi. Sanatçıların ‘güç odaklarından bağımsız – özgür yaratıcılık’ şiarıyla  çelişmez mi? Bu durumun istisnası –‘ama’sı olmaz. Yaşayanlar anımsayacaktır: 1980 öncesi, 78 kuşağının ‘domuzdan kıl kopartmak’ teorisi vardı. Ancak o teoride ‘domuz’ sponsor değil, düşman ilan edilir, para karşılığı reklamı yapılıp yüceltilmez tersine ‘suçlu ve hırsız’ olarak teşhir edilirdi. Ne değişti. Sözünü ettiğim bu ‘patronlar’ doğaya ve insana daha yararlı üretime mi geçtiler, yoksa neo-liberalizm döneminde daha mı fütursuz, hayasız oldular? Yoksa ‘değişim-gelişim’ adı altında, teslimiyete, suç ortaklığına ‘modern veya postmodern’ kılıf mı aranıyor?

Bu yazıyı hazırlarken konu hakkında tartışma açtığım ortamlarda: ‘Peki sola gönül vermiş küçük – orta sınıftan patronlar, onların gönüllü sunduğu destek ne olacak’, sorusu sıklıkla geldi. Sol grupları destekleyen küçük patronların, esnafların sundukları eğer gerçekten ‘destek’ ise, zaten karşılığını reklam olarak istemezler, istememelidirler. Bu dayanışma olarak değerlendirilir. Bu destekler için kocaman afişler – pankartlar, sinevizyon gösterimi ve/veya broşürlerde patronlara baş köşeler değil, küçük bir teşekkür ibaresi yetmelidir. Aksi durumda destek sunan da, alan da aynı eleştiriden nasibini alacaktır.

Buraya kadar yazdıklarıma kendine solcuyum – sosyalistim hatta demokratım diyen bir insanın itirazı olmaz. Sorun da burada zaten. Bu söylenenlere, yazılanlara ‘doğru’ diyoruz ama yine de gidip ‘suçlu’ patronların kapısını çalıyoruz. Hazırlanılan tanıtım broşürlerinde sponsor olan patronların adları, sanatçıların, bilim insanlarının, panelistlerin adlarından daha büyük yazılıyor. Bir festivalde şiir okurken, türkü, şarkı söylerken, protest müzik yaparken kafamızın üzerinden ışıklı reklamla, etkinliğe sponsor olan şirketlerin adları geçiyor. Panellerin yapıldığı salonlara, konuyla ilgili sloganlar yerine, sponsor olan firmaların pankartları, afişleri asılıyor. Okuduğumuz şiir de, söylediğimiz marş da, türkü de, sunduğumuz tebliğ de, yaptığımız etkinlikler de en hafif deyimle mundar oluyor.Düzen partileri ile sistemden beslenen bazı STK’lar bir yana, varlığının nedenini ‘kapitalist sistemi yıkmak’ olarak tanımlayan ve ‘başka bir dünya mümkün’ diyen bazı örgütlerin, popüler bir grup ya da sanatçı davet edebilmek için kapitalistlerin reklamını yapmaya razı olması, onların sermayesinden ‘ricayla’ nemalanması nasıl hoş görülebilir. Peki ya muhalif söylemleri olan, izleyicileri – dinleyicileri solcular olan, yani sol söylemlerle soldan beslenmeye devam eden bazı sanatçıların, ucube reklamların yarattığı görüntü kirliliğine nasıl tahammül edebildiği, o kirlenmeden nasıl rahatsız olmadıkları başka bir soru işaretidir.

“Özel şirketlerin sponsorluğu ve kamu fonlarına bağımlı gerçekleşen sanatsal etkinlikler, şirketlerin sanata müdahil olması, hatta sanat yapıcı olması sanatçıları kendi kökeninden koparır- kopukturlar. Sanatsal bir etkinlik olarak bienaller, festivaller ve onların sanatçıları, yenidünya düzeninde yeni ekonomik ve politik güçlerinin kültürel düzeyde hegemonyasına hizmet ediyor. Örneğin İstanbul Bienali; Türkiye’yi yöneten ve çekip çevirenlerin AB üyeliğine girmek için gerekli olan seküler ve neo-liberal standartlara uyum sağlandığının bir garantisini sergiliyor, arzuluyor… Ürkütücü olan, sanatın neo-liberalizmin propagandasını yapması değil, neo-liberalizmin inşasında rol ve işlev üstlenmesi. Bu neo-liberal küreselleşme sanat dünyasını şirket enternasyonalizmini benimseyecek şekilde dönüştürmüştür.”[iii] Kaldı ki bu gelişmenin temelleri Marshall planı ile atılmış, amacı sovyetlere karşı savaş olan “Özgür Avrupa Ülküsü, Kültürel Özgürlük Kongresi, Varfield vakfı” adlı vakıflar kurulmuştu. Marshall planından sonra ABD’nin kültürel alanda uygulaması farklılaştı. “Kültür alanının NATO’su olarak görülen ‘Kültürel Özgürlük Kongresi’, 35 ülkede açtığı bürolar aracılığıyla yayıncılık faaliyeti ve dağıttığı ödüllerle kayda değer pek çok entelektüeli istihdam etmiştir.”[iv] Bu gibi vakıflar onyıllar boyunca -kendi seçtikleri ve örgütledikleri sanatsal etkinliklere milyarlarca dolar aktarmıştır. Çalışma kurullarında General Motors başkanı ve Henry Ford gibi işadamları yanısıra CİA ajanları da yer almıştır. Sözünü ettiğim vakıflar bugün deşifre olmuş durumdadır. Ama sanatın ve sanatçının “sponsorlarla” ehlileştirilme süreci yine farklı araçlarla devam etmektedir. Türkiye’de de durum çok farklı değildir.

Olumlu örnekler ve sponsorsuz etkinlikler

İstanbul’da Şizofreni hastalarının yazdığı öykülerden bir tiyatro oyunu ortaya çıkarılacak ve tıp öğrencileri sahneleyecekti. Sponsor olan ilaç şirketi, hekimlere şirket reklamı yapılmasını dayatınca ‘Sosyal sorumluluk’ projesi çöktü. “Öğrenci-oyuncular onurlu davranıp projeden çekilme nedenlerini şöyle anlattılar: Projeye sponsor olmak için ‘Bilim İlaç Firması’nın şartları şuydu: Üzerinde Bilim İlaç logosuyla, içinde Bilim İlaç firmasının tanıtımı yapılan ve oyundan da ‘üç dört dakikalık görüntüler’ içeren bir CD hazırlanacak ve oyunu izleyemeyen doktorlara gönderilecekti. (…) Bu fikir açık açık sadece firmanın reklamını yapmaktan, daha doğrusu şizofreni hastalarının ötekileştirilmesine karşı çıkan projeyi sömürmekten başka bir şey değildi. Projeye destek vermek amacıyla girdiğini iddia eden Bilim İlaç’ın, ötekileştirilen şizofrenler üzerine bir söz söylemek bir yana kalsın, onlar üzerinden rant sağlamayı amaçlayan bu şartı üzerine, hazırlanmış olan oyunumuzu iptal edip projeden ayrılmaya karar verdik.[v]

İşte yazının başından beri eleştirdiğim bu koca koca ‘solcu’ adamlara – kadınlara, sanatçılara en azından bu çocuklardan örnek alınız diyorum. Salonları – meydanları tanınmış sanatçılar getirerek doldurabilmek için; patronlardan ‘destek rica etmek’ ve karşılığında onların reklamını yapmak yerine, etkinliği iptal etmek daha onurlu – ilkeli bir tutumdur. Diğer yandan o ‘tanınmış – popüler’ grupların – sanatçıların adıyla dolan salonlar – meydanlar tez boşalır. O kalabalık bir yanılsamadır. Etkinliği düzenleyen gruplar geçici bir tatmin – zafer duygusu yaşarlar. Ama etkinlik bitip, sanatçılar salonları – meydanları terk edince o amorf kitle de yok olur. Geriye duvarlardaki, broşürlerdeki kapitalist firmaların – patronların adları kalır. Bunlar da birer ‘utanç belgesi’ olarak arşivlere kaldırılır.

“Coca Cola’nın sponsor olmadığı bir ekoloji projesi, Koç Holdingin finanse etmediği bir sanat etkinliği, ilaç şirketlerinin sponsor olmadığı tıp kongreleri, A veya B bankasının desteğiyle yapılmayan öğrenci şenlikleri, vs. hayata geçirilemez mi?(…) Sanat etkinliğimize, astronomik düzeydeki ücretlerini karşılayamayacağımız sanatçıları getiremeyince sanat mı kaybeder? Tıp kongresine gittiğimizde 5 yıldızlı otellerde jakuzili odalarda kalamazsak tıbbi görüşlerimizi meslektaşlarımızla paylaşamaz mıyız? Biz kendi gücümüze güvenmek yerine; göllerin kurtarılmasını, sanatın gelişmesini, tıbbın ilerlemesini tamamen şirketlerin inisiyatifine mi bırakmalıyız? Aslında hepimiz kurallarını kabul ettiğimiz bir oyunun içindeyiz. Bu “kurallara göre oynanan oyun”da gösterdiğimiz çabanın karşılığında hak ettiğimiz konforu elde etmek ve bu konforu güvenilir bir yere saklamak istiyoruz. Toplumsal projelere destek verdiklerini iddia eden sponsorlar da bu “oyun”daki sabit ve değişmez gözüyle bakılan yerlerini alıyorlar…”

Sendikalar, yerel yönetimler ve TÜSİAD farkı

Birkaç örnek daha vereyim: Ankara’da geçen yıl düzenlenen ve benim de konuşmacı olarak katıldığım Hrant Dink’e adanan, uluslararası “Öncesi ve Sonrasıyla 1915 İnkar ve Yüzleşme” sempozyumu iki gün sürmüş ve etkinlik boyunca ekranlarda, salonda, girişte hiçbir sponsor adı geçmediği gibi, tanıtım broşürlerinde de hiçbir kapitalist firmanın  reklamı yapılmamıştı. Yine İstanbul’da iki gün aksamasız olarak süren, Hrant Dink’ten Sibel Özbudun’a kadar onlarca yazar- şair ve siyaset- bilim insanın katıldığı “Aydınlık Sorgular Sempozyumu”nda da hiçbir patronun reklamı yapılmadı. 2008 tarihinde ankara’da gerçekleştirilen iki gün süren “Manifesto’nun 160. yılında marksizm’in güncelliği sempozyumu”nda da gözümüze sokulan reklam olmadı. ‘Karaburun Bilim Kongresi’de her yıl sponsorsuz gerçekleştiriliyor.Coca Cola’nın, İstanbul’da Rock’nCoke adı altında düzenlediği festivale alternatif hazırlanan Barışa Rock’da, Mersin 68’liler Derneğinin her yıl düzenlediği Denizleri anma etkinlikleri de bu anlamda sayılabilecek olumlu örneklerdendir. Elbette bu etkinlikler için (sol bir partinin, örgütün, derneğin üye aidatları çoğu zaman etkinlik yapmaya yetmediğinden) gönüllülerden, yerel yönetimlerden, sendikalardan destek alınıyor.

Bu örneklerin yanı sıra, daha küçük kent ve kasabalarda da ‘görgüsüz sponsorlara’ ihtiyaç duyulmadan yapılan etkinlikler saymakla bitmez. Görgüsüz sponsor dedim de elbette muhalif bir sanatçı, hele hele kendine solcuyum diyen kişi veya grup, görgülü de olsa, görgüsüz de olsa kapitalistlerin himmetine sığınmaz. Onların reklamını yapmaz. Örneğin Eczacıbaşı ‘görgülü’ bir sponsordur. YKY ve İŞ Bankası görünüşe göre çok zarif kitaplar basmaktadır. Ama bu onların, doğayı ve insanı (ve sanatçıyı) kirleten kapitalist sistemin suç ortakları olduğu gerçeğini değiştirmez. Tek tek insanların iyiliği – kötülüğü verilen bağışla ölçülmez. Hacca gitmenin insanı suçlarından arındırmayacağı gibi. Ayrıca biliyoruz ki firmalar sponsor olduklarında: 1- Bedava reklam yapmaktadırlar. 2- devlete verecekleri vergiden indirim yaptırmaktadırlar. 3- İlk iki madde söz konusu olmasa bile, unutmamalı ki, onların verdikleri para ‘artı-değer’ sonucu elde edilmiştir. Bu anlamda TÜSİAD ve türevlerinden, tekelci medyadan veya taşra burjuvazisinden yardım istemek (ve alınan yardım karşılığı onlara hizmet etmek, yüceltmek) yerine, örneğin yönetimine karşı çıktığımız Türk İş’ten, HAK-İş’ten veya yerel yönetimlerden destek istemek bile daha terbiyeli bir davranıştır. Zira TÜSİAD’lar, MÜSİAD’lar, üyelerinden, yönetimine kadar ‘suçlu’ patronlardan oluşmaktadır. Hiç olmazsa Türk-İş’in, HAK-İş’in üyeleri işçidir.

Solun parametreleri ve muhalif sanatçı

Bu konu daha çok uzun zaman gündemimizi meşgul edecektir. Dileğim, bu yazıyı okuyan sol grupların, derneklerin, dergi çevrelerinin, sanatçıların sponsor arayışlarında daha ilkeli olmaları, ‘bizim çocuklar’ diye coşkuyla gittiğimiz festivallerde, etkinliklerde, konserlerde, panellerde veya okuduğumuz dergi sayfaları arasında ‘görgülü – görgüsüz patronların’ reklamlarıyla karşılaşıp ağzımızın tadının kaçmamasıdır. Solun en önemli parametresi ‘amasız- istisnasız’ sermaye karşıtı olmak, her durumda emek cephesinde yer almaktır. ‘Ortodoks, klasik, radikal, modern veya postmodern’ olsun, bu temel ilke değişmez. Sermayeyle uzlaşmayı, sınıflar arası uzlaşıyı savunmak sosyalistlerin değil sosyal demokratların işidir. Kaldı ki AB’yi referans gösteren liberallerin ve sosyal demokratların da, Avrupa’da sanatsal etkinliklerde bu denli görgüsüz – fütursuz reklam yapılmadığını bilmeleri gerekir. Diğer yandan sanatçıların da her daim özgürlük ve özgünlük peşinde koşması, egemenlerle arasına mesafe koyması gerektiği de değişmez ortak ilkedir. ‘Kapitalizm iyileştirilebilir, sol öldü, artık ütopyalarımız yok, parayı veren düdüğü çaldırır’ diyen sanatçılar zaten konumuz dışıdır. Zira onlar artık dostlar sofrasında değil, halka karşı sermaye cephesinin (dolaylı ve/veya dolaysız) sofrasında oturmaktadırlar. Mehmet Fuat’ın ifadesiyle söyleyecek olursam: “Aç Kalmalı Sanatçı, ölmeli.  Aç kalmıyorsa, ölmüyorsa, kendisini istemeyenlerin, kendisine yer göstermeyenlerin çevresinde dönenip sıkışacak bir yer arıyor demektir. Pazarlık ediyor, anlaşıyor demektir. Uşak isteyen politikaların, ölüm kalım savaşına girişmiş tepeden tırnağa yalana boğulmuş politikaların, erdemsizliği erdem diye öne süren, insanları insanlara, ulusları uluslara düşman eden politikaların arasında… En güzel, en yüce düşüncelerin, ülkülerin ticaretini yapan, kârını bölüşen insanların, insancıkların, insanımsıların arasında… Sanatçı aç kalmalı, ölmeli. Ondan ötesi anlaşmalar, kollamalar, kalleşlikler…”[vi]

Sonsöz: Ne yapmalı: Az olmanın, azınlık olmanın haksız olmak anlamına gelmediğini biliyoruz. Az da olsak, ‘sol memesinin altındaki cevahir’ henüz kararmayan sanatçılarla dayanışma içinde olmalı, onları sponsorların kucağına itmemeliyiz. Bu duruma düşmemek için, karşı çıkmamız ve örgütlenmemiz gerekir. Karşı çıkışımız tek başına var olan hükümete değil, aynı zamanda kapitalist sisteme de olmalıdır. Karşı çıkışımız sadece Coca Cola’ya, Koç ve Sabancı’ya değil aynı zamanda yaşadığımız kentlerde – kasabalarda bulunan küresel sermayenin taşeronu taşra burjuvazisine, görgülü veya görgüsüz sponsorlara da yönelmelidir. Sermayenin dili-dini-ırkı-milliyeti olmaz. Kuzeyli veya güneyli, yeşil veya pembe, ABD’li veya Fransız, Türkiyeli veya İranlı, Fethullah veya Koç fark etmez; sermaye sınıfını oluşturan büyük patronlar, dünyanın her yerinde aynı suç şebekesinin dolaylı veya dolaysız üyeleridir. Feqiye Teyra’nın sevdiğim sözünü kendimize uyarlarsak: “Biz ise, nerede ve nereli olursak olalım, emekçi halkların, mülksüzlerin, ‘sans culottes’ların yanında yer almalıyız. Mirlerin, beylerin değil.”

Haber Fabrikası

Yorum


işlemi tamamlayınız: