Felsefe, Aşk ve Siyaset Üçgeninde Aşkın Sıradanlığı

Metin Boran

20. yüzyılın en çok tartışılan filozofu Alman Martin Heidegger, akademik hayatı, genç öğrencisi (Hannah Arendt) ile yaşadığı aşkı ve Nazizme verdiği siyasal destekle bilinir. Filozofun yaşam serüveni Aşkın Sıradanlığı adlı oyunla bu defa tiyatro sahnelerinde tartışılıyor. Oyun, aynı zamanda bir dönem Martin Heidegger ile yaşadığı aşkla anılan Yahudi kökenli Siyaset Bilimci ve Yazar Hannah Arendt’in yaşamındaki karanlık noktaları da yeniden tartışmaya açıyor.

İstanbul Devlet Tiyatrosu, Yahudi asıllı Alman Kadın Yazar Savyon Liebrecht’in yazdığı, çevirisini Tarık Günersel’in yaptığı ‘Aşkın Sıradanlığı’nı Özgür Yalım’ın rejisi ile sahneye getiriyor. Dekor tasarımını Behlüldane Tor, giysi tasarımını Nalan Alaylı’nın gerçekleştirdiği oyunun ışık tasarımı ise Yüksel Aymaz’a ait.

Martin Heidegger 1889 yılında Baden’de doğdu, Freiburg Üniversitesi’nde teoloji, felsefe ve tarih okudu. Öğrenim yıllarında Nietzsche, Kierkegaard, Hölderlin ve Hegel okumaları yaptı, yazdığı Varlık ve Zaman adlı yapıtı ile ‘varlığın özü’, ‘zaman’ ve ‘metafizik’ olgu ve kavramları üzerine yoğunlaşarak modern felsefede yeni bir tartışma başlattı. 1924 yılında sonradan önemli bir yazar olan öğrencisi ve sevgilisi Hannah Arendt ile karşılaştı ve Arendt ile uzun yıllar birlikte yaşadı. 1933 yılında Hitler faşizminin iktidara geliş sürecinde felsefe profesörü olarak Nazileri destekledi ve sonra Freiburg Üniversitesi’ne rektör oldu ve bilinen ırkçı ve faşist konuşmasını yaptı. Heidegger’in Hitler’e olan hayranlığı kısa sürdü ve yanılgısını kabul ederek 1934 yılında rektörlükten istifa etti. Ancak faşist Nazi rejimine verdiği destek ölene kadar yakasını bırakmadı, akademi, siyaset ve felsefe çevrelerinde hep tartışıldı.

Yönetmen Özgür Yalım, Aşkın Sıradanlığı’nı yorumlarken Heidegger ile Arendt’in ilişkisinin başlangıç evrelerinden filozofun ölümüne kadar olan süreci her yönü ile anlatmak ve aydınlatmak üzere açık bir konsept ortaya koyuyor. Ancak Yalım’ın bu çabası en başta oyuncularda ve dekor tasarımında tam olarak karşılığını bulmuyor. Sahnede Heidegger ile Arendt ilişkisinin felsefi, düşünsel ve duygusal derinliği yeterince vurgulanamadığı gibi filozofun faşizme destek olması ve Hitler iktidarını savunan konuşması karşısında Arendt’in tavrı da net olarak ortaya konulamıyor. Oyuncular sanki Heidegger’in adını ilk kez duyuyorlarmış gibi konuşuyorlar.

Hannah Arendt’i yansılayan Nisa Yıldırım, içinde bulunduğu durumu yeterince içselleştirememiş bir düz algı ile seyircinin karşına çıkıyor. Hannah’ın duygusal gelgitleri, düşünsel olarak yaşadığı çelişki ve Heidegger’e olan hayranlığı ve hasreti Yıldırım’ın oyunculuğu ile net olarak seyirciye yansımıyor. Heidegger’de izlediğimiz Saydam Yeniay daha önceki oyunlarda izlediğimiz performansından uzak, ağırlığı olmayan bir oyunculuk örneği ile Heidegger’in yaşamını tek boyutlu, sadece aşık olan bir akademisyene indirgiyor. Oysa oyunda Heidegger’in faşizme destek veren tavrı, sonra yanılgısı ve pişmanlığı… sonra Hannah’dan uzaklaşması ve üniversiteden atılma süreci dramatik bir durum olarak yazar tarafından ortaya konuluyor. Fakat bu süreçlerin hiçbir aşaması Yeniay’ın oyunculuğu ile tam olarak ortaya çıkmıyor, çıkamıyor. Heidegger’in öğrencisi ve genç sevgilisi rolünde izlediğimiz Deniz Elmas sahne sempatisini, içten ve samimi oyunculuğunu kullanarak genç Hannah’ın gençlik duygularını ve akademik arayışlarını ve düşünsel derinliğini yansılarken kimi yerde yanlış konumlansa da başarı ile sahneliyor. Michael ve Rafael rollerinde izlediğimiz Efe Tuncer, göz dolduran oyunculuğu ile sahnenin en başarılı oyuncuları arasında yer alıyor. Özgür Yalım oyunun görsel yorumunda dekor tasarımını Heidegger ve Hannah geçmişi ve bugünü vurgulamak anlamına da gelebilecek olan döner sahne kullanmayı tercih ediyor ancak tasarlanan dekor dönerken ve durdurulurken izleyeni rahatsız eden bir hal alıyor. Dekorun bu durumda amatörce kullanımı izleyenin dikkatini dağıtıyor.

Aşkın Sıradanlığı, aşkın kişiyi nasıl etkisi altına aldığını ve nerelere sürüklediğini sorgularken bir yandan da faşizmi iktidarına omuz veren bir felsefeci ile aşk yaşayan bir kadın akademisyenin içinde bulunduğu durumu her yönü ile tartışmaya açılıyor.

Yönetmen Özgür Yalım, 20. yüzyılın her eylemi ve davranışı tartışmalı olan bir filozofunun hayatından kısa yaşam parçaları sunarken bugünün siyasal, toplumsal ve düşünsel çelişki ve yanılgılarına da gizli ama özel bir gönderme yapıyor.

Savyon Liebrecht’in oyununa ayrıca yakın geçmişte yaşanılan vahşet iktidarına ve siyasal despotizmin gaddar ve barbar işleyişine uzak açıdan bakmaları için bugünün aymazlık içinde tek parti faşizmine destek olan aydınların ve şuursuz akademisyenlerin görmesi gerekiyor. Belki çok geç olmadan yanılgılarının farkına varırlar ve Heidegger gibi özeleştiri yapar ve onurlu bir insan olarak bilim ve felsefe tarihinde yerlerini alırlar.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: