Tek Başına da Olsa: Konuşmak!

Nedim Saban

Tek başınıza neler yaparsınız?

Ben, “çift oldukları halde hiç konuşacak şeyi olmayanların” yadırgayan bakışlarına rağmen tek başıma yemek yemeyi, sinemaya, müzeye gitmeyi ve bazen tek başıma konuşmayı çok severim.

Çağımızda tek başına konuşmak için illa deli olmak gerekmiyor. Tek başına konuşur musunuz bilmem ama bence toplumumuzda tek başına konuşanların sayıları artmış olmasa da, tek başına konuşulanların sayısı delice arttı.

Belki de çocukluğumda tiyatro aşkım içime “Birlikte Oynayalım” adlı oyunla düştüğünden olsa gerek, tek kişilik oyunları yadırgamışımdır… Başka biriyle oynamak çok büyük keyifken, bir oyuncu neden tek başına konuşur anlayamam! Bu nedenle de tek kişilik oyunların yönetmenleri bazen konuşmaya bir gerekçe uydururlar, örneğin oyuncu aynayla, ayrıldığı sevgiliyle konuşur filan da falan. Ya da dördüncü duvarı kırıp, seyirciye stand up yapar.

Cem Yılmaz, Ferhan Şensoy, Mehmet Esen, Ata Demirer gibi ustaları saymazsak, stand up, benim çok keyif almadığım bir tür. Anlatacak hiçbir şeyi olmayan, donanımsız çocukların atari salonu muhabetlerine kulak kabartmak bana hiçbir şey kazandırmıyor. Bazı oyuncuların “ben artık büyüdüm” dürtüsüyle tek başlarına ego yarıştırmaları da beni hep itmiştir.

Öte yandan, mutlaka tek başına oynanması gereken oyunlar da var.

Günay Karacaoğlu’nun oynadığı yalnız kadını görünce, kocasının sahneye gelmesini istemedim! Türkiye’nin ilk transseksüel stand up’çısı “Esmeray”ın bohçasını samimiyetle tek başına açması, şu sıralar öz babasının kendisine nasıl tecavüz ettiğini babasını uyuşturduktan sonra bir yatağa yatırarak anlatıp, sahneden de öte yaratıcısının iç dünyasında büyük bir devrim yapan “Ağustos’ta Karla Dans” adlı performans gösterisi özel bir yerde… Bu gibi “çok özel” ve samimi söylemlere, çok fazla kişi bulaşmamalı!

Genco Erkal ise tek başına oynadığı her oyunda, ortaya anlattığı kişinin ruhunu taşıyabilen bir virtüöz! Tek başına oynasa da her yapıtının, oynadığı kişiyle örtüşen farklı bir dokusu var!

Şu sıralar Müjdat Gezen ve Levent Kırca gibi ustalar da tek kişilik oyunlar oynuyorlar. Ben bunu politik kimliğini ve söylemini kaybetmeyen, özü sözü bir kişilerin yalnız bırakılmışlıklarıyla bağdaştırıyorum. Onlardan bir “ikinci” yok, adı üstünde özü sözü birler!

Gençlerin tek başına oynadıkları oyunların artış göstermesi ise beni derinden düşündürüyor. İnsanın ekip ruhunu en coşkuyla yaşaması gerektiği çağda neden yalnız oynamayı seçiyorlar? Bir araştırma yapmak gerek, tiyatronun altın yıllarında, biraz da demokrasi varken memlekette, bunca çok tek kişilik oyun var mıydı diye!

Merve Engin, tiyatromuza yeni bir ruh ve biçem katarak Commedia dell Arte karakterlerini sahneye taşıdı… Şimdilerde çok sevdiğim yazar Mine Söğüt’ten uyarladığı “Sinekler Sevişirken’i oynuyor.

Ama aynı oyuncudan 3 tane tek kişilik oyun bana biraz fazla! Arkadaşımın hırsını iyi bildiğim için, belki bu yazıya inat, seneye yedi tane tek kişilik oyun çıkartmış olur. Aslında haftanın her günü yeni bir kimliğe sahip olmak da çok tahrik edici olabilir!

Cüneyt Yalaz’ın “Yeni Bir Hayat İçin” ve Aybike Esin Tumluer’in “Çok Hücreli Bölünen” oyunlarının da çok başarılı olduğunu duydum. Esra Bezen, “Ve Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” ile oyunculuğunun doruğundaymış. Bu oyunları çok merak ediyorum.

Ayrıca Hakan Gerçek’in oynadığı, Cemal Süreyya’nın dizelerine hayat verdiği “Üstü Kalsın” ve Kemal Kocatürk’ün “Can” adlı oyunu ilk izlenecekler listemde.

Yıllar sonra beni en çok etkileyen tek kişilik oyun ise Nuri Gökaşan’ın müthiş bir duyarlılık ve incelikle sergilediği “Adam Adam” oldu! (Yaklaşık 15 yıl önce Ankara Sanat Tiyatrosu bünyesinde turneye gelen Altan Erkekli’nin tek kişilik oyununa kattığı sıcak ruhu bu oyunda buldum yıllar sonra.)

Bu oyunu bir delinin, Rodin’in düşünen heykeline seslenişi olarak değerlendirmek, hafifsemek olur. Çok fazla anlatmak ise, her dakikası sürprize açık olan oyunu ele vermek olur. Nuri Gökaşan bize eski eşinin ve annesinin cenazesine gidemeyen kişiyi anlatırken, sihirli değneğiyle çok daha derinlere taşıyor.

Bugün ülkemizde çocuklarının cenazelerini polisten alamayan, çocukları kayıp nice anne var!

Nuri Gökaşan’ın zengin dili ve izleyeni yeni çağrışımlara davetkâr oyunculuğu bana bu anneleri, babaları hatırlattı.

Nuri ağabey, “Bazen bilmek, anlayabilmek, ağır gelir insana. Kimi taşır benim gibi, kimi taşıyamaz… Sahaf dükkanında kedimi beslerken telefon çaldı. Komşuları anamın öldüğünü söylediler. Eve girdiklerinde pencerenin yanındaki koltukta, yarım bardak çayı ve elinde benim çocukluk resmimle bulmuşlar. İnançlıydı. Oğlunun yaşadıklarının ağırlığına, dua ile katlanırdı. Üzdüm onu hiç istemeden. Ben anamla hiç tatil yapamadım” derken salonda hiçbirimiz gözyaşlarını tutamıyoruz.

Sadece Gökaşan’a değil, karşısındaki düşünen adam heykeline, bu ülkede düşünen her yalnız adama, Mumcu’lar, Hrant’lara ağlıyor, düşünceleri uğruna ölümü göze alanları ise ayakta alkışlıyoruz!

Ölüm, tek kişinin sevdiklerine oynadığı bir oyun. Ölümsüzlük ise, cesaretle yaşamak ve bunu sanata yansıtmakta gizli!

Uğur Mumcu’nun ardından, “susturulduk ey halkım, korkutulduk” diyenlere er geç hesap soracak tarih. Susmamak için, başkaları duymak istemese de konuşmak, gerekirse sadece tek başımıza konuşmak gerekli! Karşımızdakini dinlemeyi de bilerek, çok konuşmak! Hiç susmamacasına…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: