Tiyatrodaki Kargaşa

Nükhet Eren

Bilge Karasu’nun Usta beni Öldürsen E!  adlı öyküsünde çırak ölecek kimselerin yüzünde ben görür.  Tam burunlarının sağ kanadı dibinde ve zeytin iriliğindedir benler. Ustasına baktığında gördüğü ben,  aslında kendi yüzünün yansımadır. Ustası aynasıdır ve çırak-çocuk ölür. Tıpkı alıntı yaptığı Japon öyküsünde söylendiği gibi.

İBB Şehir Tiyatrolarında bu sezon sahnelenmeye başlayan Kargaşa oyunundaki beş kadının da sağ yanaklarında aynı büyüklükte benleri vardır. Sanki örselenmiş gençliklerini ve ortak sonlarını bu iri benlerinde taşırlar. Ölen erkeğin “bir kadın için değer mi” sorusuna karşılık veren öldüren erkek “bu kadın için değer” der ve oyun boyunca erkeklerin sürükledikleri yerdeki kadınları görürüz.  Kırmızı ışığın vurduğu kafeslerinden tek tek çıkarlar ve kendi şiirsel dilleriyle hikâyelerini yaşatırlar. Kiminin saçlarına yıldızlar düşer, kimi balerin gibi dans eder, kimi aynasındaki yansımasıyla birliktedir.

Kargaşa için bugüne kadar seyrettiğim oyunlar içinde metaforların ve alegorilerin en çok kullanıldığı tiyatro eseri desem abartmış olmam.  Oyunun yazarı Abdul Mounem Amayri aynı zamanda yönetmen olunca yazı dilinde başladığı soyut, dolaylı anlatımı sahneye de taşımış diye düşündürüyor.  Mısır tarlasındaki mısırlar, banyodayken gelen kan, babaya düşkün olma daha anlaşılır kadın hallerini çizerken sağdaki ışık dairesi, kel peruklu kadın, kuyruklu elbise, yıldız yağmuru nereye bağlanacaktı? Ben bulamadım.  Tıpkı oyunda söylenen” sevmek çok güzeldir ama sevgi gerçekten var mı” sözü gibi anlaşılamaz haliyle zihnimde kendine yer açtı.

Edgar Ellen Poe, yazdığı eserlerde sadece bir unsuru gerçeküstü aldığını söyler, diğerleri tamamen gerçek yaşam gibi olmalıdır ki hikâye ortaya çıksın ve onun üzerinden ilerlesin. Kargaşa’yı izlerken bu kadar çok metaforun içinde kaybolduğumu fark ettim. Ardı ardına gelen göndermelerle sarıp sarmalanmış, örtülmüş olay örgüsü içinde kadına ilişkin derdin ne olduğu bile tam anlaşılamıyor.  Erkeklerin biçimlendirdiği kadının kendini nerede bulacağı dolaylı olarak işaret ediliyor.  Öte yandan oyuncular gerçekten zor oyun içinde çok başarılı performans sergiliyorlar. Tek başına konuşmalar üzerine kurulu oyunda öne gelen oyuncu seyirci ile karşı karşıya kaldığında cümlelerin, vücut dilinin, mimiklerin hakkını sonuna kadar veriyor.

Bugünün sanal dünyasına yakın olduğu düşünülerek Suriyeli yazar-yönetmen tarafından bu metaforik drama dili seçilmiş olabilir. Bu dili iyi oyunculardan izlemek için bu oyun görülmeli ve ayrıca kadın sorunsalına yakın biriysek izlemek zenginleştirir diye düşünüyorum.

Okuyucu Yorumları

“Tiyatrodaki Kargaşa” yazısına3 birden fazla yorum var.

  1. Gülseren BEKTAŞ dedi ki:

    Evet oyunu ben de izledim. Nükhet hanımın yorumuna katılmamak mümkün değil. İş dönüşü yorgunluğu akşam trafiğiyle birleştiğinde, koltuğumda oturup oyundaki metoforların içinden çıkmaya çalışmak beni daha da yordu. Dikkatimi özellikle Nergis Çorakçı’da yoğunlaştırdım. Sayın Çorakçı’dan son bir yılda izlediğim üçüncü oyundu. “Bachalar-Çığ- Kargaşa” Üç oyunda da üç muhteşem performans.. Doğrusu metaforları bir kenara bırakıp tüm dikkatimi onun oyununa yoğunlaştırdım. Bachalarda vahşi,sıra dışı,psikolojinizi alt üst eden, sizi koltuğunuza çivileyen oyunculuğuna şahit oldum. Çığ’da tamamen yüreğiyle oynayan, mesleğine gönül vermiş, işini gerçekten seven ve ciddiye alan bir oyuncu vardı karşımda. Çığ’daki diğer oyuncular (Dede rolünü yorumlayan sanatçı hariç) bıkkın, bir an önce oynayalım da bitsin tavrıyla ve sanki onları zorla sahneye çıkarmışlar edasıyla oynarken Nergis hanımın rolüne asılması ve sizi oyunun içine çekmesi çok sahiciydi. Gelelim Kargaşa’daki oyununa…16 yaşına takılıp kalmış patroniçenin naifliğini, aşkını yaşayamadan katılaştırdığı yüreğini, bırakın kadın olmayı insan bile olamamanın ezikliğini çok güzel yorumlamış doğrusu. Her üç oyunun da ortak temasının kadın olması Nergis hanımın kadın sorunsalını içselleştirip, yaşadığı toplumun kadınlarına ve erkeklerine mesaj verebilme sorumluluğunu yüklendiğini düşündürdü bana. Biz yine Kargaşa’ya dönersek bu oyunda da dudaklarından dökülen “Karıncalar toprağın altına çekti. Ne mutlu ona karanlıkta bedava yaşıyor.” cümleleri bütün oyunun ve kadın sorunsalının bel kemiği gibi geldi bana. Günümüz kadınlarının içinde yaşadığı karanlık, ödedikleri bedel, erkek egemen dünyada yine onların egolarına ve uçkurlarına hizmet ederek daha da karanlığa çekilmek, korkuyla, aşksız, sevgisiz yaşamak, daha doğrusu bir kadın olarak yaşarken ölmek bir tokat gibi şakladı karanlık salonda Nergis Çorakçı’nın yorumuyla. Ali ölüp gitmişti. Ne güzel toprağın altında hiç bir bedel ödemeden, bedavadan yatıyordu. Ölmek bedel miydi sanki…Ama ya o, ya kızlar?..Toprağın üstünde karanlıkta olmak?..Bedenleri yaşarken ruhlarını öldürmek?…Acaba bu da günümüz kadın çocuklara, çocuk olamamış kadınlara bir gönderme değil mi? Henüz çocukluklarını yaşamadan annelerinin eliyle lolita yapılan kendi yaşayamadığı cinselliğini kızı aracılığıyla erkeklere sunan kadınlar o kadar çok ki yaşadığımız bugünde. Kadının kurtuluşu yine kadında olması gerekirken “En büyük kazığı yine ben atarım.” göndermesi de var Nergis Çorakçı’nın oyununda…Oyunun başından itibaren birbirinden habersiz, birbirinin dünyasına yabancı ve birbirini anlamayan 5 kadın yağmurun altında buluşuyor . Yağmur onları arındırıyor. Birbirlerini görebilmelerini, , bedenle değil ruhla yaşamayı, birbirlerini fark etmelerini, kadın olduklarını fark etmelerini sağlıyor. Yağmur altında arınarak beraberce tutsak edildikleri erkek toplumundan , kafeslerinden çıkıyorlar. Aslında bu oyun bir kez değil iki hatta üç kez izlenmeli derim ben. Eminim biz kadınlara ve sevgili erkeklere her izleyişte yeni farkındalıklar kazandırıp bizlere çok şey söyleyecektir hem oyun olarak hem de oyuncular olarak.

Yorum


işlemi tamamlayınız: